Perşembe, Mart 26, 2009

Bir ninninin anatomisi

  • Televizyon kültürü üzerine, kültür-kültür bir irdeleme.

Günümüz insanı toplumsal yapının bir parçası olmak yerine kendisini ve ailesini evine kapatıyor. Hem koruma güdüsü, hem de ekonomik yetersizliğin verdi hareket kısıtlılığı tercihinde etkili iki unsur. Bunun dışında, ev ortamında yapabildiği pasif etkinlikler de pek de önemli şeyler değil. Bu etkinliklerden en önemlisi televizyon seyretmek.

Televizyon seyirciliği, birçok ailenin ve bireyin zamanında çok yoğun bir yer tutuyor. Bu durum, tahmin edilenin çok üzerinde etkileri olan zaman kayıplarına neden oluyor.

Televizyon seyircisi, başka işlerle yada etkinlikler ile geçirebileceği zamanını hem hareketsiz, hem de anlamsız bir uğraş için heba ediyor.

Kendisinin fazla televizyon seyretmediğini söyleyen -ve öyle zanneden- bireylerde bile yaşam süresinin çok önemli bir kısmını heba edildiğini söyleyebiliriz.

Sadece haftanın bir günü televizyon karşısına geçtiğini söyleyen, tek bir dizinin yada programın izleyicisi için basit bir hesap yapalım.

Haftada bir gün, sadece iki saat televizyon seyrediyor.

Bu seyirci, iki yıl boyunca aynı diziyi yada programı izliyor olsun.

Yılda elli iki hafta, iki yılda yüz dört hafta aynı dizi yada programı takip ediyor.

Toplam iki yüz sekiz saat süreyi televizyon karşısında geçirmiş.

Bu süre tam gün çalışan birinin, bir maaş dönemi için işyerinde geçirdiği süreden fazladır. Ne kadar fazladır? Haftada altı gün çalışan bir kişinin bir ay iki günlük mesaisine denk bir süre kaybedilmiştir.

Yada başka bir hesapla, aynı sürede ortalama (dört dakikada bir sayfa) hızda okuyan birisi için 500 sayfalık 7 kitabı bitirmek mümkün. (Eğer okunacak kitaplar 300 sayfalık seçilirse okunabilecek kitap sayısı 11 adede çıkıyor.)

Burada belirtilen değerler, haftanın sadece bir gününde, sadece iki saatini televizyon karşısında geçiren bir kişinin kayıplarını göstermektedir.

Aslında 2004 yılında yapılmış bir araştırmaya göre Türkiye’de sabit ücretli (memur, işçi ve emekliler) bireylerin ortalama günlük televizyon tüketimi bile, iki saatin çok üzerinde. (Günlük ortalama televizyon tüketimi üç buçuk saat.)

Yani yukarıda belirttiğim sayıları yedi ile çarpıp daha sonra da, bunun üzerinde (iki katına yakın) bir değer düşünmemiz gerekiyor.

Örnekleri kitapla verdik öyle devam edelim. Haftada bir gün, iki saat televizyon seyretmenin, kaybettirdiği zamanda 300 sayfalık, 11 kitap okunabiliyor demiştik.





Şimdi bunu bütün hafta için hesaplarsak: 77 kitap yapıyor!!!

Bu sayı günde iki saatlik tüketim için hesaplanmıştır.

Eğer istatistikteki gibi üç buçuk saat süreyi esas alırsak; 132 adet kitap yapar.

Ki bu sayı, sadece iki yıllık bir dönemi kapsadığı düşünüldüğünde çok ciddi bir birikimdir.

Emin olun birilerinin bu kadar çok kitap okumasını istemeyenler olacaktır.


Kim istemez?

· Ülkemizi ellerinde tutan dış güçler istemez.

· Türkiye’yi sömüren güçler istemez.

· Onlara hizmet eden politikacılar[1] istemez.

· Onlara hizmet eden bürokratlar1 istemez.

· Onlara hizmet eden iş çevreleri1 istemez.[2]

· Kısıtlı bilgilerini matah bir uzmanlık edası ile sunan danışmanlar[3] istemez.

· Ağalar, derebeyler[4] istemez.

· Şeyhler, şıyhlar, cemaatleri kontrol edenler[5] istemez.

· Asalak takımından toplumu kemiren[6] kim varsa istemez.

· İstemez oğlu istemez[7].

Siz en iyisi televizyon seyretmeye devam edin.

Murat SEVGİ


__________________
[1] Politikacılar, bürokratlar ve is adamları: Ben bunlara kısaca “iktidarı elinde tutanlar” diyorum. (İktidarı elinde tutmakla iktidar olmak arasındaki farkın farkına varıldığı güne kadar…)

[2] Yayıncılar ve kitap işi ile uğraşanları ‘duygusal sebeplerle’ bunun dışında tutabiliriz.

[3] Danışmanlar: Verdikleri bilgilerin ne denli sıradanlaşmış şeyler olduğunu, kitaplarda zaten var olan bilgileri kendi ‘özgün’ fikir ve görüşleri imiş gibi sunduğunu fark ederler diye korkar, bunun için okumalarını istemez.

[4] Ağalar, derebeyleri: Güdümü altında tuttuğu insanlar, ağalık ve derebeylik sisteminin çoktan çöktüğünü fark eder diye korkar, bunun için okumalarını istemez.

[5] Şeyhler, şıyhlar, cemaatleri kontrol edenler: Bireyler kitap okur da, dinin gereklerini, şekillerini ve gerçeklerini öğrenir diye korkar, bunun için okumalarını istemez.

[6] Asalak takımından toplumu kemirenler: Toplumun her kesiminden insanlar çevrelerini daha iyi görür hale gelir ve olup bitenleri birilerinin yardımı olmadan algılar diye korkar, bunun için okumalarını istemez.

[7] İstemez oğlu istemez: Bilginin kötülüğü ve pisliği temizlemek için en güçlü deterjan olduğunu fark eden bireyler, okudukça daha çok okur hale gelir. Bilinçlendikçe bilinçlenme isteği de artar. Artık televizyon dışındaki diğer haşerenin de farkına varır diye korkar, bunun için okumalarını istemez.

Çarşamba, Mart 18, 2009

3012

Farklı bir uzay macerası!

Arthur C. CLARKE’IN bir uzay macerası üzerine…

Bir anda çağlar geçirdik.
Nice nesiller eskittik.
Bu yeni dünya haline
Bizler bugünlerden vardık.

Her şey güllük gülistanlık.
Eh, artık keyfe usandık.
Bu kadar olur mu bolluk.
Biraz da gerekir darlık.

Alışınca sevmez olduk.
Keder elem arar olduk
Acı-zulüm hasret kaldık.
Hele yokluk ve de darlık.

* * *
Acıyı katık yaparak,
Zehri üstüne serperek,
Ekmek arası dürerek,
Lokmaları arar olduk.

Sıkıntıdan hastalıktan
Doktor-doktor gezmez olduk
Sağlamları hasta eden
hastaneler görmez olduk

Onun bunun yok azarı
Nerde bu ceza yazarı?
Bürokrasiyi unuttuk
Elde evrak koşmaz olduk.

* * *

Çamur, çukur her köşesi
Yollarını arar olduk.
İçine kamyon düşesi
Çukurları arar olduk.

Sokaklarda derelerin
Kavşaklarda çağlayanın
Lağım dolmuş salonların
Konforunu arar olduk


Postal çeken balıkçının,
Donla yüzen kayıkçının,
Sahildeki akşamcının,
Gülüşünü arar olduk.

* * *

Kahvelerde işsizlerin,
Okeyini arar olduk.
Çay parası olmayınca,
Voltaları arar olduk.

Kalabalık sokaklarda
İte-kaka koşmaz olduk.
Sokaklarda volta atan,
Aylakları arar olduk.

Kuyruk-sıra-can pazarı
Sövülmeye hasret kaldık.
Arar olduk, arar olduk.
Kalan var mı? Arar olduk!


Murat SEVGİ
18 MART 2009 - ÇARŞAMBA

Pazartesi, Mart 16, 2009

  • Serbest piyasacı Milton Friedman, 2006’da öldü.
  • Thomas Friedman, ABD`nin en önemli köşe yazarlarından biri. New York Times gazetesindeki köşesinden, yıllardır, Amerikan saldırganlığını, işgalleri, katliamları, İsrail siyonizmini `aklayan` makaleler yazmakta. Ateşli savunucusu olduğu Amerikan emperyalizminin özünü pek iyi anladığı, küreselleşmenin 'daniskası' denilebilecek bir sistemin ütopik savunucusu, 1999`da yayınlanan `Lexus ve Zeytin Ağacı` adlı kitabın yazarı.
  • Bir de; ABD'nin Ortadoğu politikasının "B Planı" olarak da görebileceğimiz sistemin askerlerinden biri olarak; George Friedman diye biri var.Şeyimizi sallasak Friedman'a çarpıyor diye, karıştırmamak için birincisine "MF", ikincisine "TF", üçüncüsüne "GF" diyelim...

Şimdi bizim konumuz olan "GF",

"Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), Bush ve siyasetinin çöpe atılması ile birlikte çöpe atıldı. Sonuçta BOP'da başkanı ile birlikte tarihin çöplüğünü boyladı."Bu yorum güzel de gerçekçi değil.Peki gerçek ne?Gerçek şu ki: ABD politikaları, siyasi partilerin, eğilimlerin ve halkın gündelik isteklerinin çok daha üzerinde bir bilinç ile hazırlanır. Yanı bir politik girişimin hükümet politikası olması için bin dereden su getirilr. Bu bin dereden gelen sular içilip bitirilmeden fikirler eyleme geçmez. (Adamlar bu metodları Osmanlının 6 asırlık deneyiminden almış kullanmışlar.)Eğer BOP, ABD'nin dış politika portföyüne girmişse, bu politik yönelim, öyle Obama, bubama, şubama için değiştirilez. Bizim, monşer diyerek, biraz hasetle, biraz da imrenme (hatta kıskanma) ile ötekileştirdiğimiz dış politika askerleri, diplomatlar bunun için ötekileşirler.

Çünkü devletler toplumun tümünü yükseltemez. Ama yükseltilmiş bireylere ihtiyaç duyulan yerler vardır.Bu bireylerin ortaya çıkarılması gereken en önemli alan, diplomasidir.İşte "geri kalmakta direnen[1]" ülkelerde, toplumun tümünde bir yükseliş mümkün olmadığı için sokak kültürünün 'seçilmişleri' devlet politikalarının sürekliliğinin önünde direnç gösterirler.Çünkü; süreklilik için gerekli sebeplerin mantalitesine hakim olamazlar.Aksine gelişmeyi değişimde ararlar.

* * *

Ama ABD Türkiye ile ilgili;

  • NATO bölgesel stratejisini planlarken,
  • Ortadoğu'nun ekonomi-politini planlarken,
  • Rus-Türk ilişkilerini planlarken,
  • Asya Enerji statejilerini planlarken,

en önemlisi de;

  • Türkiye'yi planlarken

Kökleri XIX Y.Y.'a kadar uzanan kemikleşmiş politikalarını uygular.

* * *

FRIEDMAN meselesinde de durum böyledir.Hiçbir fikirden, emelden, plandan dönülmemiştir.Aynı oyun (seneryo), farklı bir senaristin elinde masaya getirilmiştir.

George Çift V Bush, dönemindeki gibi üst düzey politikalar ile yutturulamayan ilaç, ülkedeki dinsel öğelerin yoğunlaşması ve öne çıkması durumu da göz önüne alınarak DİPTEN GELEN eğilimler haline getirilmeye çalışılmaktadır.Yani İslam birliği, Asyanın lideri, Ortaduğunun lider ülkesi gibi daha popilist söylemler geliştirilmiştir.Böylece aynı ilaç ya içilecek, ya içilecek! Denilmeye çalışılmaktadır.

Planın geri kalmakta direnen ülkelerdeki anlık politika değişimleri gibi, son dakika operasyonu olmadığı da kesindir.Son zamanlarda yaşanıyor gibi görünen RUS-TÜRK yakınlaşmasını gazetelerden okuyup sevinenler için şunu da belirtmekte yarar vardır: "ABD, sırf bu yakınlaşmayı kırmak istiyor da! onun için yeni açılımlar yapmıştır." yorumu hatalıdır.

ABD, Friedman'ı en az 2-3 yıldır bu operasyona hazırlıyor olmalı.Çünkü; "Gelecek 100 Yıl 21. Yüzyıl İçin Öngörüler" isimli kitap kısa soluklu bir çalışmanın eseri değildir.Sonuç olarak ABD'de siyasi eğilimler değişmiştir, ama politika değişmemiştir.

Artık bizim de siyaset ile politikanın farklı şeyler olduğunu anlamamız gerekmektedir.

Politikaları oluşturanların, siyasilerin siyasal bilgisizlikleri ile mücadele edebilecek güçlü, azimli iradelere sahip olması gerekmektedir.

Allah onlara güç versin.

Hep sevgi ile kalın.

Murat SEVGİ
16 MART 2009 Pazartesi


_______________

[1] Geri kalmakta Direnen: Yıllardır ülkemizi, "gelişmekte olan" diye saçma sapan bir guruba alıyorlar.Geliştiğimizi zannedenler yada öyle görünmemizi isteyenlerin bir hezeyanı olan bu fikirsizlik halinin anlaşılır mazereti yoktur. "Satın al kullan" ve "Kuzu kuzu itaat" üzerine kurulu sistemin çarpıklığını kör görüyor, sağır duyuyor'

Cuma, Mart 06, 2009

1Dolar, 2 Lira Olur mu?

Hedefleri belirlemesi gerekenler, hedeflerin hedefinde kalırsa, böyle olur.Avcı, vahşi serbest piyasa ormanında elindeki yetersiz silahlar ile kondisyondan yoksun bir halde, gıdasız, hastalıktan yeni çıkmış, bitkin, genetik olarak;cılız ve bezeri olarak; yetersiz bir konumdadır.Bu onun, aslında avcı görünümlü bir avdan başka birşey olmadığının bir göstergesidir.Avcının ormandaki gerçek avcıların avı olmamasının tek sebebi, avcıların gözüne; lezzet ve doyuruculık ifadesi düşük bir bedene sahip olmasıdır.

Yani; eti-budu pek yerinde olmayan kemikli bir av olarak rağbet görmemektedir.

* * *

1 doların 1 liraya eşit olabileceği söylentileri 2008 yazı ve hemen sonrasına rastlar.Aslına bakarsanız; 2008 krizin içinde boğuşan dünyanın kötü dönemlerinden biridir.Krizin başlangıcı yada görünür işaretleri; 2006 yılında, etkilerini göstermeye başladı.2007 ve 2008 ise tam bir olgunlaşma dönemiydi.Bunu görmek için 2006 yılı gazetelerinde ekonomi manşetlerine bakmak yeterli.

PEKİ TÜRKİYE NEDEN FARKETMEDİ?
(Aynı soruyu şöylede sorabiliriz: "Türkiye Hükümeti, krizi ne zaman haber aldı?"

"ONİKİDEN TEĞET GEÇME" KAVRAMI NE DEMEK?

* * *

Türkiye gibi geri kalmakta direnen ülkelerde "iktidarı elinde tutanlar" bile, toplumun üretimin farkına varmadığı sürece kalkınmanın makyajdan öte giden bir etkisinin olmayacağını bilmektedir.Ama ellerinde tuttukları "rantı" kaybetmemek uğruna, rantabıl köşebaşlarında keyiflerini bozmadan günlerini geçirebilme kaygısı ile seslerini çıkarmıyorlar.

* * *

Kriz, salt ticari anlamı olan bir tanım değildir. Ticari anlamının yanında PSİKOLOJİK bir olaydır.Zaten, borsalar ve piyasalar tümüyle TİCARİ-PSİKOLOJİK dengenin üzerinde yürür.Bu yeni bir tanım da değildir.Arz ve talep olgusu içinde insani duyuları taşır.İnsani olan herşey de psikolojiktir.

* * *

2 Liraya giden yolu nasıl bozarız?:
2001 yılına kadar süren ve bozulmadan, değişmeden yürüyen bir enflasyon ivmesi ile yaşadık.60'lı yılların hayalleri gerçekleşti.Her mahalleye bir milyoner planlamışlardı.Hepimiz milyoner olduk!1 Dolar, 1.670 e kadar çıktı.
Geçen 8-9 yılda Dolar-Lira dengesi bu değerine hiç ulaşamadı.İşte o günlerde yaşanan iyi gidişin sebebi iktidar yada dış piyasaların etkisi değildi.
1999 depremi ülkenin en üretken bölgesi olan Marmarada büyük kayıplara neden oldu.
Deprem sonrası Türkiye'nin en zengin ve bölgelerinde o güne kadar planlanmamış bir üretim yaşandı.
Gerçek ekenomi; "üretim" olduğu için biz ister istemez etkilenmez bir zırha büründük.
Böylece bizler "ASYA KRİZİ" nin etkilerine çok geç bir dönemde maruz kaldık.İşte 2001 yılında, Dünyada işler yoluna girmişken yaşanan krizin nedeni budur.

* * *

2 Liraya giden yolu nasıl bozarız?:
2002 sonrası yaşanan hertürlü talana ve yalana rağmen yaşamsal ihtiyaçlarını gidermw yolundaki insanlar sayesinde büyük bir taban ekonomisi yükü sırtladı.
Tarımürünleri değersizleşti.
Süt sudan ucuz hale geldi.
Gelirler düştü.
Sonrasında harcamalar da düştü.
Sonuçta enflasyon da düştü.
Hatta eksi çıktı.

Gelelim sadede:

2001 yılına kadar sabit iveli bir yükseliş gösteren enflasyon, o tarihten beri öngörülen çizgisini yakalayamadı.

9 yıllık bir öngörü sapmasının stresi altında olan piyasalar, çizginin altında kalan bu ivmenin baskısını hep yaşadılar. (Bu baskı içeride görülen bir olgu değil. Dış piyasaların Türkiyer ekonomisi değerlendirirken göz önünde tuttuğu menfi bir etki.)
Eğer 2009 içerisinde yakın vadeli, "Kalkınma hamlesi", "Yatırımların Desteklenmesi", "İstihdamın Yeni İşletmeler ile Yükseltilmesi" gibi projeler ile;
  • tüketim canlandırılmaz ise
  • ihtihdam arttırılmaz ise durum daha da kötü olur.
Tüketimi canlandırmak adına çek gibi uygulamalar tamamen saçmalık.

Böyle bir tüketim teşviki TALAN ekenomisine gidişi getirir.
Tüketim, dolaylı yollar kullanılarak canlandırılmalıdır.
Yatırımlar yoluyla, işgücünü oluşturarak, vatandaşın kendi azandığı paraları harcaması ile!İş gücü çalışacak ortamlara kavuşur ve eline geçen parayı "umutla" harcarsa işte o zaman durum iyi olur.

Hep sevgi ile kalın.

Murat SEVGİ
06 MART2009-CUMA

Salı, Ocak 27, 2009

Globus

1. GİRİŞ
Müşteriler tarafından kullanılan ev kredilerinin ödenememesi sonucunda, bankalarda yaşanan büyük zararlar ve ardından gelen iflaslar ile başlamış gibi görünen bir kriz ile karşı karşıyayız. Görünen semptomları 2008’in ikinci yarısında yoğunlaşsa da 2007’nin son çeyreğine kadar giden işaretlerden söz edilmektedir. İçinde bulunduğumuz kriz, finansal yapısı sebebi ile; Asya krizi ve daha önceki Rusya krizinden farklı bir şekil oluştursa da aslında aynı -büyük- hareketin, gittikçe büyüyen dalgalarından biridir. Tüm politikacılar ve ekonomistler; krizin etkilerinin iki yıl içerisinde giderile(bile)ceğini ve 2010 ortalarında başlayarak tekrar düzenli bir ekonomik sistemin yürüye(bile)ceğini beyan ediyorlar...

Lâkin durum bağımsız bir kriz dalgasının vuruşu değildir.

Bugün yaşananlar, büyük felaketin -yaşanan- son dalgasının yarattığı yıkımın etkilerinden kurtulmak yada korunmak üzere geçici politikalar icat etmeye çabalarından başka bir şey değildir. Bugün, büyük savaşın son dalgasının tepe noktasına doğru ilerleyen bir yerlerdeyiz.
Önümüzde, para kısıtlılığının ve belirsizliğin etkisi ile artan durgunluğun etkilerini yok etme politikalarının kuşattığı bir süreç bizleri bekliyor. Kuru kuruya; “tüketimi tavsiye eden” politikalar, yerini tüketime yönlendiren teşvikçi politikalara bırakacak. Tüketmek, hem para hareketi oluşturmayı, hem de krizin yükünü paylaşmayı amaçlayan bir etkiye sahip.
Bununla birlikte doğal bir eğilim olarak; tutumluluk, bu görüşün tam zıttı fikirleri çağrıştırıyor. Ve tarafsız bir akıl, kararını her durumda tutumluluktan yana verir. Ama, karmaşık ekonomik sistemlerin, basit ticari kurallarda olduğu gibi, düz mantıkla üretilmiş davranışlar sergilemesi de beklenmemeli.
Binlerce yıldır, süregelen silahlı savaşların en büyük sebebi olan ekonomi, artık kendi başına bir muharebe metodu olarak güç mücadelesindeki yerini aldı. Bu savaşın asker sınıfı üretenler. Yani, çiftçiler, sanatkarlar ve işçiler. ‘Üreten’ olgusu, sanayi devrimi ile birlikte belirginleşen bir sınıfın tanımı ile birebir örtüşmekle birlikte, üreten kesimin toplumun tümüne homojen bir dağılım olması, sınıf tanımı içinde ele alınmasını engelliyor. Bu sebeple üretenleri, toplumun tümünün -hatta hayvanların ve makinelerin de- az yada çok benimsediği bir eğilim olarak görmek daha doğru olur. Bu şekli ile ‘üreten’ eğilimlerin kitlesine de ‘üretim toplumu’ diyebiliriz.
20. yüzyılın ikinci yarısı ile birlikte, yeniden tanımlanan başka bir eğilim de tüm insanların -hatta hayvanların ve makinelerin de- doğal üyesi olduğu bir toplum: Tüketim toplumu.
Üretkenler ve tüketkenler arasında yerimizi almış olmamız, ülkeler arasında yaşanan ekonomik savaşın askerleri olmak anlamını da taşıyor. Sonuçta bizler, yeni savaşın silahları; cüzdanlar yeni savaşın şarjörleri; para da yenisi savaşın mermileri.
Bunca yeni metaforun yanında, hayatta kalmak, ölüm ve mücadele değişmeyen olgular olarak insanlığın son savaşında yerleri koruyor.
Krizler, büyük savaşın planlı hücumlarından başka bir şey değil. İster kontrollü, ister kendiliğinden başlamış ve gelişmiş olsun tüm savaşlar gibi gücünü insanların hırslarından alan parasal muharebeler, saldıran ve savunan tarafların varlığı ve stratejileri göz önüne alındığında, yaşananlar tam bir savaş.

2. DALGA YAPISI
‘Büyük Savaş’ın ekonomik anlamdaki ilk çatışmaları sanayi devrimi ile birlikte gözlemliyoruz. Özellikle endüstriyel üretimin artması ve insan eli ile üretilmesi mümkün olmayan boyutlarda üretimlerin gerçekleştirilmesi sayesinde önemli bir boyut kazandı. Avrupa ve Amerika’da yaşanan makineleşme yarışı tümüyle bir savaşçı psikolojisi ile gelişti. Zaten top ve tüfekle yapılan savaşların da asıl hizmeti ekonomik savaşın galibiyetini güçlendirmektir. 2. Dünya savaşı ile birlikte kanlı yöntemler terk etmiş gibi göründe de son 60 yılın tarihindeki kan, her iki dünya savaşındaki kanın kat ve kat üstünde olmuştur.
Büyük savaşın yapısını daha net görebilmek için son üç dalganın, karmaşık gibi görünen resim içerisinden izole edilerek göz önüne serilmesi, gelecek tahminlerinin doğruya en yakın sonuçlarla yapılabilmesini sağlayacaktır.
Bu amaçla, içinde bulunduğumuz dalga da dahil, son üç dalganın; oluşumunu öncesi ve sonrası ile ele almak faydalı olacaktır.

2.A. BİRİNCİ DALGA
80’li yıllarda Rusya’nın yaşadığı ağır ekonomik sıkıntılar, artık birliği oluşturan diğer devletleri ‘Sovyet’ çatısı altında tutabilmesini güçleştiriyordu. İsyanlar ve ayaklanmalar ile ortaya çıkacak kötü senaryoyu gören, Gorbaçov yönetimi, baskıcı ve sert yöntemleri bırakmayı seçti. Değişim ve yenilik sloganları arasında parçalanma yavaş-yavaş başladı. Uygulanan politika en az kan ile süreci sona erdirmekti. Kriz güçlü dalgası olanca gücüyle Sovyet Birliğine çarparken asıl amaç; toplumunu büyük bir Sovyet pazarı haline getirmekti. Ama yan etki olarak, Sovyetler dağılmış ve irili ufaklı onlarca devlet ortaya çıkmıştı. Asıl amacın sonuçlarının oluşması oluşan yeni siyasi durum yüzünden biraz gecikmeye uğradı. Çünkü yeni devletler, kendilerini hiç planlamadıkları bir bağımsızlık hareketinin zaferi ile kucaklaşmış halde buldular. Her şey olup bittikten sonra Rusya, yaşananların farkına varma şansını yakaladı.
Bu yeni durum, Gorbaçov’un iktidarını da ortadan kaldırdı. Ama iş işten geçmiş, Glastnost ve Prestroyka derken birden kendilerini onlarca Türk Cumhuriyeti ile karşı karşıya bulmuşlardı.
Kriz dalgasının şiddeti Sovyetler Birliği’nin dağılması ile en güçlü noktasına ulaştı. İşte bu yıkılışın etkisi ile, sistemini Sovyetlere bağlı olarak oluşturmuş ülkeler de boşlukta kaldılar. Ama bu boşluk sadece ekonomik bir boşluk değildi. Sovyetler Birliği’nin, kontrolündeki ülkelere ihraç ettiği ideoloji ve sosyal model artık desteğini kaybetmişti.
İlk domino taşının ardından komşu devletler de eş zamanlı olarak sarsıntının etkilerine maruz kaldılar. Etkilenen ikincil ülkeler, yansıma olarak, daha çok siyasal ve toplumsal krizler yaşadı.
Sovyetlerden ayrılan ülkeler bağımsızlık sarhoşluğu içinde, olup bitenleri fark edemese de bu değişim doğu-batı sınırını oluşturan Polonya, Macaristan, Çekoslovakya, Yugoslavya, Bulgaristan ve Romanya gibi uydu devletlerde büyük sosyal etkiler yaptı.
Yaşanacak travmayı -ve bunun etkisi ile etnik parçalanma ihtimalini- erken fark eden[1] Bulgaristan; toprakları içerisindeki Türk vatandaşlarını sindirmeye başladı. 1989 ve öncesinde yaşanan asimilasyon uygulamasının nedeni; etnik ayrışmanın filizlenmesini önleme politikasıdır. Sonuçta dönemin Türkiye hükümetinin de katkısı ile Bulgaristan üniter yapısını korumuştur.
Ama Yugoslavya’da, Bulgaristan örneğindeki düzeyde baskın bir hakim ulus bulunmaması, aksine çok parçalı etnik yapı böyle bir sindirmeyi -önceden- yapmaya mümkün kılmadı. Bunun yerine kendilerini hakim ulus yerine koyan Sırplar; önce Yugoslavya’nın sonrada -sözde Büyük- Sırbistan’ın sahipliğine soyundular. Sonuçta kan ve kin ile dolu bir süreç; ulus devletlerin ortaya çıkışı hazırladı. Slovenya, Hırvatistan, Bosna Hersek, Sırbistan ve Makedonya gibi ülkeler ile tanıştık. (Daha sonraki bir süreçte buna Kosova da eklendi.)
Romanya’da halk arasından öne çıkan yeni politikacılar, boşta kalan idarenin ellerine geçişini Çavuşesku ailesinin kanıyla kutladılar. Bu kan, hem halkın, geçmişe olan kinini eritti. Hem de yeni yönetim için sanki kazanılmış ilk zafer gibi tarihe yazıldı.
Soğuk savaş döneminde -jeopolitik olarak- aynı guruba girmekle birlikte Doğu Almanya için farklı bir kader çizilmişti. Yaşanan tüm parçalanma hikayelerinin arasında, ‘Alman farkı’ denilebilecek bir duruş ortaya koydular. İki Almanya birleşerek Avrupa’nın en büyük ulus devletini oluşturdu. Doğu Almanya para birimi Ostmark’ı terk etti. Yeni ülkede, 1990 yılından itibaren Federal Almanya’nın Deutschemark’ı kullanılmaya başlandı.
Bu sırada, Türkiye yönetim zafiyeti içerisinde kıvranıyordu. 5 Nisan 1994 de “Krizden çıkmak için Türkiye tarihinin en büyük kemer sıkma programı açıklandı.”[2] Birkaç haftalık kısa süreçte Türk parası, Dolar karşısında tarihinin en büyük değer kaybını yaşadı. 6 Nisan 1994 de “Hükümete beklenmedik şok. Hükümete güvenen Merkez Bankası faizi düşürünce devalüasyon oranı %24 e çıktı.”[3] Anı iktidar, gitmeden önce, tarihin en büyük kapitülasyonu olan Gümrük Birliği[4] hediyesini de kucağımıza bırakmayı başardı. Bu olaylar dizisi[5] iktidarın da -hayırlısıyla- sonu oldu.
Ama olan ülkemize oldu. Gümrük Birliği, demir bir fetiş aksesuarı gibi boynumuzdaki yerini aldı. Olup bitenlere sessiz kalmayıp, zamanında gerekli tepkileri gösteren, bu söylemleri sayesinde daha sonraki dönemlerde koltuğa kavuşan politik şahsiyetler; koltuğa oturma sırasında geçirdikleri transformasyonun yan etkisi olarak, mazoşist bir psikolojinin, ‘kabullenici’ tutumunu içselleştirmeyi strateji olarak benimsediler.

2.B. İKİNCİ DALGA
Yaşanan; 2 Dünya Savaşına, sonrasındaki hakimiyet dalaşına, teknolojideki devrimsel yeniliklere ve sosyal değişimlere rağmen yirminci yüzyılın tümünde dik durmayı başaran, en büyük ülke: Çin. Bu sessiz dev, sıradaki dalganın hedefine koyduğu yeni kurbanıydı. Binlerce yıllık tarihi, dünyanın diğer kısmı ile olan somut farklılıkları, binlerce yıllık inanç yapısı ile kapalı bir kutu.
Çok kalın bir kabuk ile korunuyor görüntüsü veren Çin’in içine nüfuz edilemediği için hemen dibindeki ülkeler etki altına alındı. Bunun sebebi; söz konusu devletlerin, Çin ile kültürel ve sosyal yakınlıklarının bulunduğu sanısı idi. (Batıdan bakıldığında benzer gibi görünen bu ülkeler, aslında birbirlerine hiç benzemezler. Üstelik benzeri batı ülkelerinde de görülen zıtlıklar barındırırlar. Ama batı, “hepsi çekik gözlü işte!” dercesine kısır bir algı yanılgısına kapılmıştı.)
Çin’in doğu cephesini kuşatmış olan; G.Kore, Japonya, Singapur ile nispeten daha az sanayileşmiş olan; Malezya, Endonezya ve Filipinler de bu krizden etkilendi. Ülkemizde de ürünleri ve markaları bilinen G.Kore ve Japonya krizin etkilerini çevrelerine de yansıttılar.
Asya’da yaşanan bunalım tüm şiddeti ile devam ederken, Çin’de bundan psikolojik olarak etkilendi. Hemen yanı-başında yaşanan hareketliliğe tepki göstermese de -dünyanın en eski devletlerinden biri olarak- dersler çıkarmaması beklenemezdi. Medeniyetini sadece son 180 yıla sığdıran bir Amerika için bunun pek bir anlamı olmaya bilir. (Huntington’a göre ise, modern Amerika sadece 120 (1889) yıldan beri var.[6])
Yinede Çin yönetimi o kalın kabuğu dışarıdan kırdırmaktansa kendi elleri ile kontrollü bir şekilde esnetmeyi tercih etti. (Buna benzer bir babayiğitliği bir önceki dalgada Gorbaçov da kendi sömürgesi olan ülkelerin bağımsızlaşması sürecinde yapmıştı.)
Sonuçta Çin, ABD’nin ticaret alanındaki bu düello teklifini kabul etmiş oldu. Çin, sanayileşme konusunda hiç de geri bir durumda değildi. Ama mevcut yapısını oluştururken, 1960’lardan itibaren tamamen stratejik alanlar seçilmişti. Tüketime yönelik sanayileşme o güne kadar düşünülmemişti.
Tüketim, hem ideolojik, hem de stratejik vizyonlarının dışında tutulan bir olguydu. Ama elindeki mevcut teknolojiler ve mühendislik batının standartlarına pek uymadığı için zorunlu olarak yeni sanayi yatırımlarına yöneldi. Karşılıklı ticaret anlaşmaları, gümrük muafiyetleri, pazar paylaşımlarındaki ufak tefek tavizler tüketime yönelik sanayileşmeyi Çin topraklarına yöneltmiş oldu.
Çin, kendisine yapılan bu yönelim sırasında en büyük üç kozunu etkin bir şekilde kullanmaktan da çekinmedi. Bunlar:
  • Kapalı toplum yapısı ve iletişim kısıtlılıkları.
  • Ülkenin sahip olduğu işgücü kaynağı potansiyeli.
  • Ülkenin tabii kaynakları yerel ürünleri.

İşte bu kaynaklar, bizzat Çin yönetimi eliyle sömürülecek, kendi sömürgenini yaratan bir ülke yönetimi ortaya çıkacaktı. Tüketim konusu, daha önce üzerinde durulmamış, kafa yorulmamış, ciddi bir konu olarak ele alınmamış bir olguydu. Zaten hem kültürel, hem de ekonomik bir gerçeklik olarak Çin için -o ana kadar- düşünülecek gündemlerden biri değildi.
Binlerce yıldır[7], dünyanın en büyük ülkesinde, bugün süper güç diye anılan bir devlette, sıradan bile olmayan, fakir, çaresiz, çetin şartlar altında, ellerindeki az imkanlara karşın dünyanın en baskıcı rejimlerine göğüs geren ve çeşitli ulusları barındıran bir halk. Sessiz bir yaşam sürdüren Çin halkı, geçen yüzyılın son demleri yaşanırken bir anda kalk borusunun tırmalayıcı çığlığını ilk defa duyan acemi askerler gibi yataklarından fırladı. Büyük kentlerde ve eğitilmiş-erişilmiş kitleler üzerinde başlayan tüketim odaklı sanayileşme, görülmemiş bir hızla ülkenin içlerine doğru yayılmaya başladı.
Tüketim toplumunun hastalığı, Çin topraklarına SARS ve Kuş Gribinden birkaç yıl önce girmeyi başarmış tarihin en büyük salgınını tetiklemişti. Yüzlerce yıldır değişime uğramadan, bozulmadan süregelen yaşam kültürü artık bir dönüm noktasına gelmiş olabilirdi. Tipik şehirli halkı bile, Marco Polo’dan beri tanıdığı, geniş suratlı, kilolu, küstah ve geveze batı insanını hiç bu kadar kalabalık bir şekilde görmemişti.
Gelenler, kendi ülkelerinde girişimci olarak adlandırılan tüccarlardı. Büyük bütçeli işler yapanından tutun da, 10-15 bin doları toparlayıp hayatında ilk defa ülkesini terk eden maceraperestlere kadar bin türlü insanın bini de eksiksiz, Şanghay ve Pekin sokaklarında oyana buyana koşturarak iş kovalamaya başlamıştı.
Bu girişimci kitlenin içinde Çin’i tercih eden, asıl amaçları; kontrolsüz serbestlik prensibine uygun ticareti amaçlayan bir azınlık, oluşan ticaret hacminin büyük bölümünü eline aldı. Bu tüccar azınlık kendi pazarlarına Çin ürünlerini taşıyan kayıt-dışı kanallar oluşturdular. Büyük çekim gücüne kapılıp kısıtlı varlıkları ile Çin’e gelen çoğunluk, sadece planlı profesyonellerin oluşturduğu azınlığı kamufle eden bir dolgudan öte gitme şansına sahip değildi.
Legal yada illegal olduğunu bir kenara bırakırsak, oluşan büyük talep patlaması Çin yönetiminin gerekli işbirliklerini doğru becerebilmesi sayesinde, kontrollü bir arz ile karşılanabilmektedir. Sonuç olarak; alan da satan da kendi rızasının sonuçlarına katlanmaktadır. Burada çarklar arasında ezilenlerin durumu ve gelecekleri planlanmış bir konu değildir. Hesabın dışında tutulan bu kitle Çin halkından başkası değildir. Sadece bugünü geçirme kaygısına alet edilen, ve sosyal yapısı geri dönülemez şekilde tahrip edilen halkı kimse umursamamaktadır.
Dünya nüfusunun beşte birinden fazlasına sahip olan Çin, bu büyük insan kalabalığını adeta besi işletmesi gibi yöneten bir idarenin elinde sonu karanlık, acı ve mutsuzluk dolu bir geleceğe doğru koşmaya başlamıştır.

2.C. ÜÇÜNCÜ DALGA
Batı standartları diye Avrupa ve Amerikan toplumunun yaşam kalitesi üzerine koyduğu üst düzey kriterler var. İşte bu kriterler, üretim maliyetlerine yansıdıkça, buralarda üretilen ürün ve hizmetler pahalılaştı. Üretim, özellikle de emeğe dayalı endüstriyel üretim, yaşam kalitesini gözetmeyen ‘kalitesiz’ ülkelere doğru kaydı. Bu süreç, 2. Dünya Savaşı sonrası, Batı kendi makyajını tazelerken başladı. O yıllarda, deri ve tekstil gibi sanayilerin Türkiye’ye gelmesi bu sürecin bir parçasıdır.
Çin, hem insanını ucuza kullanması, hem de gerekli insani şartları oluşturmamayı fark yaratmak için bir araca dönüştürdü. Bu sürecin uç noktası olan; fiyat-kalite dengesinde hem fiyattan, hem de kaliteden yana derin bir uçurum ortaya çıkmış oldu. Çok kalitesiz olmanın ötesinde sağlığı da tehdit eden ürünler, kontrolsüzlüğün ve standart dışılığın bir sonucu oldu. Bu uçurumu fark eden Batılı tüketicileri kandırmaya yönelik son numara; “Çin Malı” imajının yerine “Made in PRC” maskesini kullanarak tüketiciyi yanıltmaya giriştiler.
Uyuşturucu ve silah da dahil ticaretin her türlüsünü mubah sayan sözde girişimci-tüccar zihniyetine sahip birçok satıcı Türkiye’nin de içinde olduğu birçok ülkeye kalitesiz olmak bir yana zehirli, hastalık kaynağı ve ölüm kaynağı ürünleri satmayı sürdürmektedir.
Bu yaratıkların[8] karşısında kurbanların haklarını tazmin edebilecekleri bir muhatap da bulunmaması konunun acı yanlarını bir misli çoğaltmaktadır.
Her ne şekilde olursa olsun, 2. Dünya Savaşı sonrasında Önce Japonya, sonrasında G. Kore, Singapur, Tayvan ve Malezya’nın pazarı haline gelen Batı, aradığı ‘en ucuz’a bir şekilde ulaşmayı başardı.
Batı, tüketim virüsünün etkisinde, kendi kendini de yemeyi sürdürürken, son 60 yılda giderek belirginleşen bir şekilde, gerçek gelirinin çok üzerinde bir hayatı yaşamaya başladı. Şişirilmiş sayısal hareketler, mevcut gelirler ile finansa edilemez hale geldi. Batı ekonomik modelinin omurgası olan banka ve borsa sistemleri, bilgi teknolojilerinin gelişmesi ile şeffaflaştı. Kolaylık ve yenilik adı altında bilgi teknolojileri kullanımı her geçen gün parasal hareketleri daha sıkı takip etmeyi sağlar hale geldi.
Buna ek olarak parasal konulardaki yasal düzenlemeler ve kamunun ticari faaliyetler üzerindeki sıkı kontrolleri öngören mevzuatları, yatırımcıların ürküttü. Bilgi teknolojileri yayıldıkça, şeffaflığın getirdiği baskı, kontrolsüz serbestliğe aşık büyük finansal kitlenin o bölgelerden kaçışını da beraberinde gerçekleştirdi.
Parasal konularda yasal mevzuatın daha esnek olduğu İsviçre, Cayman adaları, Meksika ve Panama gibi finans merkezleri de şeffaflıktan etkilendiler.
Kara paranın kontrolü ile ilgili uluslarası sözleşme Cayman Adaları ve İsviçre gibi ülkelerin finansal geleceği için mecburi bir seçenek olarak önlerine koyuldu.
1993 yılında ABD, Kanada ve Meksika arasında imzalanan NAFTA (North American Free Trade Agreement) anlaşmanın kapsamının genişletilmesi Meksika’ya büyük imtiyaz sağladı. Panama küçük bir Amerikan birliği resmen işgal edilerek sisteme uyumlu hale getirildi.
Hem kontrol sistemlerine tâbi olmak, hem de vergilerin kapsama alanında olmak finansal kitleyi uzaklaştırıyor. Kontrolsüz serbestlik ilkesine tabi para, Çin ve Rusya gibi yeni faaliyet alanlarında yoğunlaşmasını sürdürüyor.
Rusya’da ve Türk Cumhuriyetlerinde dünün eşit insanlarının arasından özel seçilmiş bir azınlık, dolar milyarderi olarak karşımıza çıkıyor. 14-15 yılda elde edilen milyarların ne derece ‘kazanılmış’, ne derece ‘çalınmış’ yada ne derece ‘hak edilmiş’ olduğunu tartışmanın bile gereğinin olmadığı ortada.
Gün geçtikçe daha büyük miktarda para, ekonominin büyük merkezlerinden uzaklaşıyor. Bunun sonucu olarak: hem parasal boyutlarda daralma, hem de ticari hareketlerde azalma olmaktadır.
Batı toplumu üretimi terk ettikçe ticari faaliyetler (dolaylı gelirler), gelir kaynakları arasındaki payını yükseltiyor. Durgunluk durumlarında, para hareketleri de kısılınca borsalar ve ekonomisini borsalara bağlamış topluluklar da zarar görür.

3. BÜYÜK SAVAŞ
Yirminci yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkan, insanlığın daha önce hiç görmediği yeni dünya düzeni, eski dünya düzeninde ayrılma, sıyrılma ve kurtulma girişimlerine başladı.
Bu kopma isteğinin ortaya koyduğu direnç ve değişimin fırsatçılarının kıpırdanmaları sonucunda biriken enerji yaklaşıl yirmibeş yıldır içinde olduğumuz büyük ve uzun soluklu bir krizin yaşanmasına sebep oldu.
Krizler, 7-7.5 yıllık bir periyodu olan, giderek tepe yüksekliği[9] artan bir dalgalar silsilesi şeklindedir. Bu finansal rezonansa[10] hakim olabilmek, ne Türkiye gibi küçük bütçeli oyuncuların, ne de ABD ve AB gibi global erk iddiasındaki oyuncuların elinde değildir.
Finansal kitlenin çok büyük ölçeklerde bir araya gelmesi bu gücü elinde bulunduranın isteği dışında davranışlar gösterebileceği gerçeğini ortaya çıkarmıştır. Mikro iktisat ve makro iktisat teorilerinin yanına, çok büyük finansal kitleleri disipline eden, ‘Mega iktisat’ teorisini eklemek artık kaçınılmaz bir mecburiyettir.
Mega iktisat, finansal varlığın, çok yüksek değerlere ulaşması durumunda; kişilere bağlı olmaksızın paranın kendi matematiği içerisinde eylemleri olabileceğini yakın bir gelecekte tanımlayacaktır. Finans kültürü üzerinde büyük değişiklikler oluşturacak yeni iktisat anlayışı geleceğin finansal yapısının nihâi modeli değildir. Sadece, klasik iktisadın terk edilmesi için ortaya koyulacak bir geçiş dönemi modelidir. Bu değişimin öngörüsünü; “E-’Den M-’Ye: Hayatın Elektronik Ortama Taşınması ve Sürecin Toplumlara getireceği Yenilikler”[11] başlıklı yazımda öngörmüştüm. Yeni süreçte artık yeri olmayacağından dolayı, klasik iktisadın yöntemleri devre dışı bırakılacaktır. Bu devre dışı bırakma işlemi:
“Bu sürecin hayatımızda yerini alması, birinin ‘Ben şunu-bunu kaldırıyorum.’ şeklinde hüküm vermesi ile olmayacak. Böyle bir tasfiye işini yapacak, tasarımcı-taslakçı sistemin hiçbir aşamasında yok. Çünkü mevcudun hantal ve işlevsiz organları yerlerine geçen dinamik yapıların gölgesinde ilgi ve işlev yoksunluğunun verdiği kansızlıkla kuruyup yok olacak.”[12]
Krizin, tekrarlayan bir periyodu bulunmaktadır. Yani sabit zaman aralıkları içerisinde tekrarlanmaktadır. Şiddeti her seferinde artmaktadır. Hem etkileri, hem de etki alanı büyümektedir. Ekonomik etkilerinin yanında sosyal ve kültürel açılardan da incelenmesi gereken sonuçlar oluşacaktır.
Bütün bu kronik durumun sonucu olarak etki altındaki ülkeler, piyasalar ve topluluklar her seferinde daha büyük zararlar yüzleşmek zorunda kalacaktır.
Bu artışın ivmesinin giderek büyümekte olduğunu, 2015-2016 gibi görünecek dördüncü dalganın bugünkü ölçeğin[13] en az üç katı olacağını görmek, hiç de zor değildir.
Krizin temel sebebi; globalleşme ile birlikte bütün dünya ekonomisinin tek bir kazanın içinde kaynamaya başlamış olmasıdır. Bu tek kazan, bilgi teknoloji ile şeffaflaşan finans dünyasının ve para hareketlerinin takip edilebilir olması gerçeğinin bir sonucudur.
'Finansal rezonans' diye tanımladığım, ve son 25 yılda ilk üç atımını yaşadığımız olay; kapalı ekonomilerin ortadan kalkması ile birlikte aynı kazanın içine dökülen ekonomik güçlerin kontrolsüz bir şekilde ülkeden ülkeye akması ile yaşanan dev para denizinin kendi kendine dönmeye başlamış olmasının ekonomi çevrelerinde yarattığı travmadır.
Bu travmanın, giderek büyümesinin birinci adımında Rusya’nın, ikinci adımında da Çin’in enfekte edilmiş olmasının etkisi büyüktür. Yaşanan enfeksiyon kapalı ekonomileri çevreleyen duvarların kaldırılması ve aynı kazana dahil edilmesidir. Kontrolsüz serbestlik şansını yakalayan para büyüdükçe kriz de büyüyerek devam edecektir. Bugün içinde olduğumuz üçüncü dalga, 2015’e kadar geçecek süreci içine almaktadır. Etkisini yitirmeye başladığında piyasalar tekrar düzene girip toparlanma ve canlanma şansına kavuşacaktır. Bu toparlanma ve canlanma sürecini görüp hareketin büyüsüne kapılan girişimciler kendilerine yeni keşif bölgeleri bulacaktır. Bu keşif bölgelerinin en başında Hindistan bulunmaktadır. 1990’ların sonunda (ikinci dalgada) keşfedilen Çin’in yerini alacak olan, Hindistan (üçüncü dalga) enfekte edilecektir.
Böylece serbest piyasa ile tanışmamış hiçbir pazar kalmayana kadar dalgalar halinde yayılan sistem tüm dünyayı etkisi altına almış olacaktır.
"Çinliler Geliyor – 1"[14] başlıklı yazımda Çin'de yaşanan kapitalist evrimin[15] ülke yönetimi tarafından ne derece stratejik(!) yönetildiğini ve idarenin kendi halkını nasıl bir çıkmaza soktuğunu anlatmaya çalışmıştım.
Para, kontrol altında tutulmayı sevmez. Özgür hareket edebilmeyi tercih eder. Serbestliğin olduğu ortamlara doğru yönlenir. Modernizmin bir gereği olarak devletler bilgi teknolojilerine eğilimlidir. Fakat, devletlerin vatandaşları ile ilgili işlemleri elektronik ortama geçirmesi yoğunlaştıkça parayı ellerinden kaçırmaları yoğunlaşır. Sonuçta ütopik bir azınlık kısıtlı imkanları ile devletin kucağında mutlu-mesut yaşar. Geri kalan özgürlükçü ruha sahip çoğunluk, sürüden kaçan kuzular gibi kurtların kucağına düşer. Ama yinede sürüde kalmazlar. Buna; bir çeşit ölümüne özgürlük ideolojisi de denilebilir.
Burada öne çıkan; global piyasa, yada serbest piyasa havuzu gibi tanımlamalar ile belirtilen benim; ‘kazan’ dediğim ortamın kurallarının oluşturulamamış olmasıdır.
Ülkemizde hukuksal boşluk tabiri ile sıkça karşılaşsak da, dünya, hele bir de bu günkü global haliyle; kuralsızlık çıkmazının içerisinde kalmayı sindirebilmiş değildir.
ABD’nin ticari ve hukuki altyapısı bugün ortaya çıkan ‘GLOBUS’[16] adlı dev ülkenin ekonomi ve ticaret sistemlerini düzenlemeye kâfi gelmemiştir. Ortada kuralsızlık ve düzen dışı olmanın verdiği büyük bir serbestlik, kontrolsüz serbestlik oluşmuştur.
İşte bu GLOBUS devletinin ABD eyaletinde baş gösteren krizin birinci sebebi ABD’nin artık GLOBUS’dan yeterli parasal payını alamadığını fark etmiş olmasıdır. Bu pay azalması, yine kendi yönetimsel doktrinlerinin gereği olarak, Rusya, Çin ve diğer ülkelere ihraç etmeye çalıştığı kapitalist öğretinin serbest piyasa modelindeki uygulamasının yan etkileridir.
İlk dalga, Moskova’da kola satmak uğruna Gorbaçov’un razı edilmesi ve prestroiyka sayesinde üçyüzmilyon Rus’un prangalarını kırması ile başlamıştır. Eski Doğu Bloğu ülkelerindeki ucuz iş gücü ve kaynakları yeterince sömürebilen bir zemin oluşturulamamış. Piyasanın istediği ucuzluk yeterince sağlanamamış olsa da ortaya çıkan başıboşluk ve serbestlik, paranın özgürlüğünü kazanmasına yetmiştir.
Sözünü ettiğimiz kontrolsüz para, günümüzde Rusya ve dağılma sonrası oluşan diğer devletlerde kendisine uygun dev yapılaşmalara imkan sağlamıştır. Bunları; holdingler, para baronları, yeni uluslarası karteller ve başta Rus mafyası olmak üzere diğer ekonomik teşekküller olarak görmekteyiz.
Paranın kontrolsüz serbestliği dönemi yavaş-yavaş azalmaya başlayınca devreye spekülatörler[17] girmiştir. “Batı sivil güçleri ve akıttığı para ile Avrasya’yı yeniden şekillendirmeye çalışırken Kremlin bu yolun her adımında bir kez daha Beyaz Sarayla karşı karşıya geliyor.”[18] Bu şartlar altında mücadele sürerken, pazardan sağılabilecek[19] maksimum para elde edilmeye çalışılmıştır.
Artık bu yeni pazarlar cazibesini kaybettiğinde sıcak para, kendine daha serbest ve kontrolden uzak mekanlar aramaya koyulmuştur.
İkinci dalga, Çin yönetiminin üretime yönelmeye ikna edilmesi ve ülkenin fabrikalarla donatılması girişimleri ile başlamıştır. Çin yönetimi, işin ilk anlarından itibaren yatırım bölgeleri ve işletmelerin altyapı, ham madde, işgücü ve lojistik ihtiyaçlarını değerlendirme yoluna gitmiştir. İçeride kontrolü ele geçiremeyeceğini anlayan finans çevreleri, ticaretin kendi üzerlerinden geçmesini sağlayabilmek için büyük kapasiteli üretimi çok düşük ücretlerle arz ettirerek Çin yönetimine baskı kurmaya çalışmışlardır.
Ama yapmak istedikleri baskı karşısında Çin yönetiminin kendi halklarını sömürmeyi planlayabileceğini hesaba katmamışlardır.
Çin, birçok sektörde dünya pazarından önemli paylar almayı başarmış, hatta batının stratejik olarak gördüğü, yükte hafif pahada ağır sektörleri de topraklarına taşımıştır.
Elektronik sektörünün yarı iletken piyasası, önce ABD topraklarında sonra da kendi vatanlarında Çin’in eline geçmiştir. Bu örnekte verdiğim doğru stratejiler yanında kendi halkı üzerinde muhtemel sömürgenlerin planlarından bile daha acımasız operasyonlara girişmiştir.
Çin’in bedava çalıştırdığı 21 inci yüzyıl kölelerinden yararlanarak; bir dolara gömlek, üç dolara ayakkabı, on dolara cep telefonu yapması ile (Burada Güneydoğu Asya otomotiv sektörünü de anmak gerekir)
Üçüncü kriz, ucuz, sahte ve kalitesiz ürünlerin, batı pazarlarında hakimiyetinin oluşması ve bu hakimiyetin alternatiflerin (Yani orijinal yada pazarın ilk sahibi batılı markaların) satışlarının düşmesi ile... kendini göstermiştir.
Yıllardan beri sabit seyir içerisinde üretim, satış ve kâr üçgenini bozmayan ‘Batılı marka ve mallar’ pazar kaybettikçe yatırımcıları sektör değiştirme eğilimine girdiler.
Birçok pazarda, çok sayıda yatırımcı, aynı zaman diliminde, yıllardır stabil şekilde işleyen sektörlerini terk edip, likitleşme eğilimi; mevcut varlıkların ederinin çok altında değerlere dönüşmesine sebep oldu.
Borsaların, yatırımcılara verdiği kağıtlar bir anda eridi.

İşte panik burada başladı!

* * *
Herkes; “Yaşanan sarsıntının iki yıl içerisinde giderileceğini, tekrar düzenin sağlanacağını, eskisi gibi ekonomilerin normal seyrine devam edeceğini…” söylüyor. Bunu, travmanın ortaya koyduğu şok halinin, politik kaygıların, gelecek vizyonundaki kurgu yetersizliğinin yada idrak yeteneğinin körelmesinin söylettirdiği kesindir.

4. KONTROLSÜZ SERBESTLİK
Kontrolsüz serbestlik peşinde koşan yatırımcılar, bilgi teknolojilerinin işlemeye başlaması ile birlikte şeffaflaşan piyasalardan kaçmaktalar. Fakat, bilgi teknolojileri sanıldığı gibi şeffaflık da sağlayan sistemler değil. Tabii bu sadece bugün için geçerli. İdealde ortaya çıkacak bir bilgi teknolojileri modelinde “mutlak kontrol” mümkündür. Bunun yapılamamasının tek sebebi, yeni geliştirilen sistemlerin, eski sistemler ile entegre olma zorunluluğudur.
Bu şeffaf ortamda vergilerden kaçan para asıl sahiplerinin cebine giremedi. Dışarıdaki kontrolsüz serbestlik ortamında elde edilen büyük paralar sistem içerisine sokulamadı.

5. SONUÇ
Onca olup bitenden ve büyük resim hakkında bir şeylere bakınca, gelecekte olası bir sonuç çıkarmak zor gibi görünebilir.
Ama Rusya örneğinin bugününü gören bir göz, Çin için benzer bir geleceği tahmin etmekte zorlanmadan öngörebilir.
Asıl kriz, düne kadar, çoğu köyünden başka bir yer bilmeyen iki milyara yakın Çinli 2015 yılında gelindiğinde, ayda 100 dolara yaşamaya razı olmayıp, fiyatını 200 dolara çıkarınca yaşanacaktır.
Daha dehşet verici olan yanı; 90 sonrasında Rusya ve diğer Eski Doğu Bloğu ülkelerinden yaşanan göçün benzerinin olma ihtimalidir.
Çin’de yaşanacak rejim boşluğu ihtimali sonrasında serbest kalacak iki milyar Çin’liden büyük kentlerde olan 700 milyonu bile göç etme eğiliminde olursa varın siz düşünün.
Son bir not olarak, Çin’de yaşayan, sayıları Türkiye’ye yakın, soydaşlarımızdan da söz etmeden olmaz. 70 yıldır Çin yönetiminin baskı ve asimilasyonuna maruz kalan, Doğu Türkistanlılar ve Uygur Türkleri sizce nereye giderler? (Ben bu hikayeyi bir yerlerden hatırlıyorum. Özal rolüne soyunan politikacılar için bulunmaz fırsat!)
Hep sevgi ile kalın.

Murat SEVGİ
27 OCAK 2009 - Salı / ÇORLU


______________________
[1] Bu bir‘fark etme’ mi yoksa Bulgar milliyetçiliğinin su yüzüne çıkardığı bir sonuç mu? Ayrı bir konu olarak tartışılabilir.
[2] Milliyet İnput Almanak, 2004, İstanbul, (LibX:11203) Sayfa 173.
[3] A.g.e., Sayfa 173.
[4] 6 Şubat 1995: Dışişleri Bakanları tarafından AB - Türkiye Gümrük birliği anlaşması karara bağlandı. Ortaklık Konseyi tarafından 6 Mart 1995 tarihinde kabul edildi.
[5] “Gümrük birliği” ve “5 nisan kararları” dışında, birçok icraatları ve uygulamaları ile de gülünç durumlara düşülmesine sebep oldular. Bu iktidarın, ortaklarının ikisinin de adlarının başında “Profesör Doktor” yazması, ayrı bir ironi olarak mizah tarihi açısından da önemli bir saptamadır.
[6] HUNTINGTON, Samuel P., “The Soldier and the State: The Theory and Politics of Civil-Military Relations”, Harvard Üniversitesi, 1956 (Türkçe’si: “Asker ve Devlet Sivil Asker İlişkilerinin Kuram ve Siyasası”, Çeviren: K Uğur KIZILASLAN), Salyangoz Yayınları, İstanbul, Nisan 2006, (LibX:12241)
[7] Binlerce yıl: Pek az ülkeye nasip olan bir ömür!
[8] Yaratık: Tüccarlık ile zerre alakası olmayan gudubet bir tür!
[9] Tepe yüksekliği: Bir dalganın şiddetini gösteren en önemli iki kriterden biridir. (Diğeri de dalganın üzerinden geçtiği yüzeydeki derinliktir.)
[10] Finansal rezonans: Piyasa nesnesinin istemsiz olarak ortaya koyduğu bir titreme nöbetidir. Herhangi bir erk'in güdümünde olmamakla birlikte gurup davranışı olarak piyasa bütününün ortaya koyduğu otonom davranışlardan biridir.
[11] SEVGİ, Murat, “E-’Den M-’Ye: Hayatın Elektronik Ortama Taşınması ve Sürecin Toplumlara getireceği Yenilikler”, 12 Aralık 2006,
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=119310
[12] A.g.y.
[13] Bugün yaşanan kriz dünya ekonomileri üzerinde üç buçuk trilyon dolar civarında bir tahribat yapacaktır. (Bu sayıyı; AB, ABD ve Japonya gibi devlerin kurtarma paketleri toplamına %50 ekleyerek buldum.)
Ayrıca dünya ticaretinin, 2015 yılına gelindiğinde daha büyümüş olacağını da büyümüş olacağını da göz ardı etmemek gerekir.
Yani bunları üst üste koyarsak dördüncü dalga için tahmin ettiğim tahribat; on trilyon doların çok üzerinde olacaktır.
[14] SEVGİ, Murat, "Çinliler Geliyor – 1", 13 Mart 2008,
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=125420
[15] Kapitalist evrim: Buna toplumun devşirilmesi, çürüme yada modernleşme de diyebilirsiniz. Ama kesin olan şudur: Geri dönülemez nokta geçildikten sonra –bütün politikacıların kafasını kesseniz de– geri dönülemez!
[16] GLOBUS: Ekonomik sistemi tüm dünyanın katıldığı serbest piyasa ile oluşturan tek dünya devleti.
[17] Spekülatör: Bu para sihirbazları gittikleri ülkeleri en iyi şekilde kontrol edebilmek için hem ülke yönetimlerine, hem de finansal oyunculara nüfuz etmeye çalışmışlardır.
[18] MacKINNON, Mark, “The New Cold War: Revolations, Rigged Elections And Pipeline Politics in the Former Soviet Union”, Kanada, 2006 (Türkçe’si: “Renkli Devrimlerin sırrı: YENİ SOĞUK SAVAŞ”, Çev: Emel LAŞKE), Destek Yayınları, İstanbul Mart 2008, (LibX:12279)

Pazartesi, Eylül 15, 2008

Atatürk ile eğitim üzerine

ATATÜRK VE EĞİTİM:(1)

«Eğitimdir ki, bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı, yüce bir toplum olarak yaşatır veya bir milleti esaret ve sefalete terk eder» ATATÜRK

Atatürk’ün eğitim hakkındaki görüşleri önce Harbiye (1899-1902) ve Erkân-ı Harp Mektebi (1902-1905) sıralarında şekillenmeye başlamış, Selânik’te Üçüncü Ordu Subay Talimgâhı Komutanıyken (1909) belirli bir olgunluğa erişmiş, ancak eğitimin felsefesine özel bir dikkat sarf etmesi Libya (1911-1912) ve Balkan (1913) savaşları felâketlerindeki gözlemlerinden sonra olmuştur.

Osmanlı ordusu hizmetinde bulunan Alman Mareşal von der Goltz Makedonya’daki 3üncü Ordu’ya tatbikat yaptırmak üzere Selânik’e gelecektir. Kolağası (=Önyüzbaşı) Mustafa Kemâl Selânik civarında tatbikini uygun gördüğü bir problemi hazırlamakla meşguldür...

Komutan Hadi ve Kurmay Başkanı Ali Rıza Paşaları bundan haberdar etmek ister. Paşalar, Önyüzbaşı Mustafa Kemâl’in bu cüretini hayretle karşılarlar:
Canım buraya gelecek olan Goltz bizden ders almak için değil, bize ders vermek için geliyor!

Genç önyüzbaşı, Komutanlarına şu cevabı verir:
Büyük âlim, filozof(2), Silâhlı Ulus yazarı olan Goltz’den yararlanmak üzerinde durulacak önemli bir noktadır. Ancak, Türk kurmay ve komuta heyetlerinin kendi vatanlarını nasıl savunmak lâzım geleceğini gösterebilmeleri elbette ondan daha çok mühimdir. Bir de buraya yorgun gelecek olan mareşale fazla külfet yüklememek münasip olur kanaatindeyim.
Ancak Komutanlar ikna olmazlar. Onun üzerine Mustafa Kemâl daha ileri giderek şöyle konuşur:

  • «Efendim, benim hazırlayacağım meseleyi Mareşale göstermek ayıp değildir; bunun aksi ayıptır. Benim eserim Mareşalin fikrine uygun düşmez veyahut Mareşal benim eserime alâka göstermezse, kendi istediğini tatbik ettirtmek onun elindedir. Fakat bütün Makedonya’ya şâmil, büyük bir Türk ordusu kumanda ve kurmay heyetinin hiç bir şeyi düşünmez ve hiçbir savunma önlemi alamaz insanlardan oluştuğu izlenimini onda uyandırırsak işte o zaman Türklüğe ve Türk askerliğine yakıştırılamayacak hareket bu olur.»


Önyüzbaşı Mustafa Kemâl’in kurduğu problem Mareşale sunulur ve çok beğenilir. Mareşal, tatbikatta bu planın uygulanmasını ister, ancak Önyüzbaşıyı yanına çağırarak «Bana yardımcı olunuz» emrini verir.

Ülkenin kaderi Atatürk hariç herkesin kafasında tamamen belirsiz bir halde iken, o, 15 Temmuz 1921 Cuma günü Ankara’da bir «Maarif Kongresi» toplattırarak öğretmenlere hitap etmiş, burada da özgün düşüncenin öneminin altını bilhassa çizmiştir:

«Şimdiye kadar izlenen tahsil ve terbiye yöntemlerinin ulusumuzun tarihi gerilemesinde en mühim bir etken olduğu kanısındayım. Onun için bir ulusal terbiye programından bahsederken, eski devrin zırvalıklarından ve doğamızla hiç de ilişkisi olmayan yabancı fikirlerden, Doğudan ve Batıdan gelen tüm etkilerden tamamen uzak, ulusal karakterimize ve tarihimize uygun bir kültür kastediyorum. Çünkü ulusal davamızın tam gelişmesi ancak böyle bir kültür ile temin olunabilir. Gelişigüzel bir yabancı kültür, şimdiye kadar izlenen yabancı kültürlerin yıkıcı sonuçlarını tekrar ettirebilir. Kültür, zeminle uyumludur. O zemin de milletin karakteridir.»

Önyüzbaşı Mustafa Kemâl’in ve daha sonra, ona tamamen uyumlu olarak, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı ve Başkomutan Mustafa Kemâl’in bu düşünce ve sözleri onun eğitim anlayışının ana hatlarını oluşturur:

  • Eğitim, eğitilenin eğitim sürecine aktif katılımını gerektirir.

  • Eğitim, problem görme ve problem çözme becerisini kazandırmalıdır.

  • Yani eğitim özgün gözlem yapabilen ve özgün düşünebilen bireyler yetiştirmelidir.



1909’dan bir yıl önce, Önyüzbaşı Mustafa Kemâl, General LİTZMANN’dan çevirdiği Takımın Muharebe Talimi adlı esere yazdığı önsözde:

«...elimizdeki Talimnâme terakkîyat-ı zemaniyeyi takibedebilecek mahiyeti haiz değildir. Onun hâyide ve fersûde yapraklarını koparıp atmak; yerine zaman-ı hazır harbinin talebeylediği evsaf ve şeraiti bahşedecek yeni bir kitab-ı mübin koymak mecburidir.» (Mustafa Kemâl, 1908) sözleriyle, eğitim malzemesinin zamanın şartlarına göre yenilenmesi gerektiğinin altını çizerek, eğitilmiş kişilerin önemini bir 1908 günü Selânik’teki Beyazkule karşısındaki askeri kulüpte şöyle dile getirmiştir:

  • «Memleketi bin bir akılsızın eline ve keyfine bırakamam. Bu çok adamların yerine birkaç kafa ile iktifa edebilirim.»

Peki, bu beğeneceği akıllı kafaların özellikleri ne olacaktı?

Atatürk bunu en açık bir şekilde 1914 yılında akrabası, mahalle ve silâh arkadaşı Mehmet Nuri (Conker)’nin 1913 kışında Birinci Fırka Komutanlarına ve subaylarına verilmiş konferanslarını topladığı Zabit ve Kumandan adlı eserine (yazılışı Nisan 1914) verdiği cevapta dile getirmiştir(3).

Mustafa Kemâl, Zabit ve Kumandan ile Hasbıhal adını verdiği cevabını 1914’te Sofya’da Kaymakam (=Yarbay) rütbesiyle askeri ataşe iken yazmış olmasına rağmen, savaş şartları içerisinde kitabı ancak 1918’de basılabilmiştir.
Yarbay Mustafa Kemâl önce, ordunun komutanlarının bilgisizliklerinin tespitiyle başlıyor:

« ...Tümen komutanı ... Vazifesinin câhilidir.
...Alay ve tümen komutanının teftiş ve tenkiddeki câhillikleri subaylarda hayret, istihzâ ve itimatsızlık duyguları uyandırıyor.


Bu zihinde ve bu ilimde Alay ve Tümen komutanlarının bugünkü askerî terakkilerle mütenâsip olarak yetiştirilmesi mecbûri olan kıt’aları yetiştiremeyecekleri ve onlara hüküm ve kumanda ve icabında onları sevk ve idare edemeyecekleri şüphe ve tereddüt kabul etmez açık hakikatlerdendir.

Bu noktadaki hakikatleri görüp söylememek ise, ordunun ataletine, kıymetsiz kalmasına, harpte vatanı kurtarmak için talep olunacak mühim vazifeyi görememesine kalp rızası göstermektir ki bu, hıyanetle isimlendirilir.»

Yarbay Mustafa Kemâl’in bu satırları yazmasından yalnızca 18 yıl sonra Cumhurbaşkanı Mustafa Kemâl Darülfünun (yani İstanbul Üniversitesi) hakkında İsviçreli profesör Albert Malche’ın 31 Mayıs 1932 tarihli raporuna koyduğu derkenarlarda Darülfünun için aynı tesbiti yapmaktadır!

«Darülfünun hocaları! yoktur. Şimdilik hariçten getirmek lâzımdır. Ondan sonra da kendi çocuklarımızı ecnebi üniversitelerinde yetiştirmek lâzım.»

Atatürk’ün üniversite için yaptığı bu tespit ve düşündüğü tedbir, Çar Büyük Petro tarafından aynen Rus Bilimler Akademisi kurulurken yapılıp uygulanmıştı!

Rus Bilimler Akademisi 8 Şubat 1724'te Petro'nun bir ikazı ile oluşturulmuş bir bilim kuruluşudur. Amacı bilim geleneği olmayan Rusya'yı modern bilimle tanıştırmak ve modern bilimi Rusya'da üreterek Rus halkının emrine vermekti. Bu açıdan Akademi, Petro’nun emirlerini onun ölümünden sonra da aynen uygulanmağa devam ettiği için kuşkusuz dünyanın en başarılı kuruluşlarından biri olmuştur.

Yarbay Mustafa Kemâl orduda kalitenin tavizsiz tutulmasından yanaydı. Osmanlı ordusunda bu eksiği görmüştü:
«Makam ve icraat sahibi olanların şahıslara merhamet etmek zayıf kalbliliğinde bulunarak ordunun çöküşüne yardım etmeleri ...»

Cumhurbaşkanı Mustafa Kemâl, aynı titizliğin üniversitede de gösterilmesinin şart olduğunu anlamıştı:

  • «Kıymetsiz talebenin ilk sene cesareti kırılmalıdır.»


Kıymetsiz öğrencinin ilk yılda elenmesi yöntemi bugün dünyanın tüm şöhretli araştırma üniversitelerinde uygulanan bir yöntemdir. Örneğin University of Chicago veya Fransız Üniversite sistemi bu yöntemi aynen Atatürk’ün ifade ettiği şekilde uygulamaktadırlar. Hatırlanacağı gibi İstanbul Teknik Üniversitesi’nin kaliteli bir yüksek okul olduğu yıllarda kullanılan baraj sistemi de bunun benzeriydi. Barajın kaldırılması üniversiteyi çökertmiştir.

Eğitim kurumlarında gereken disipline Cumhurbaşkanı Atatürk tekrar tekrar dikkat çekmiştir. Bir örneği 1 Kasım 1925 yılı Meclis açılış nutkundan verebilirim:
«Bu takdirlerimle beraber, istisna teşkil etse de, haberdar olduğum bir eksiğe ait tavsiyeyi burada söylemeyi gerekli addederim. Yaşamın her çalışma safhasında olduğu gibi özellikle eğitimde disiplin başarının esasıdır.»

Atatürk’ün burada yaptığı vurgu öğrenci disipliniyle ilgilidir. Ama, 1932’de Malche raporuna koyduğu ve Darülfünunda yön ve hız eksikliğine vurgu yapan derkenarları, kendisinin aynı kaygıyı üniversite hocaları ve yönetimi için de taşıdığını açıkça göstermektedir.
Yarbay Mustafa Kemâl, komutanların bilgisizlik ve hattâ akılsızlıkları hakkında iki örnek daha verdikten sonra diyor ki: «ordunun selâmetini vicdânen düşünen nâmus ve ahlâk sahipleri dalkavukluk etmezler. Mükemmel ahlâk sahipleri genellikle barış ve düzen zamanında iltifatlı bakışları üzerlerine çekmekten ziyade, önleyen bir şekilde sözlerini kullanırlar.

Sonra ne oldu sizce malûmdur. Denildi ki: ‘Bu yükselen feryâdın mânası yoktur. Bu lüzumsuz bir gayret aşırılığı ve belki deliliktir!

Yok ... Yok ... O feryâd delilik değildi. O feryâd bugünkü felâketi vicdan gözü ile ve akıl gözü ile görebilmekten kaynaklanan acıların tepkileriydi. ...

Bir gün işittim ki, vatanım Selânik ve orada anam, babam, kardeşim, bütün akraba ve taalûkatım —mahiyetlerini anlattığım için vatanımdan kovulduğum zevat tarafından- düşmana hibe edilmiştir ...»

Bu söylenenlerden çıkan ders, eğitimde eleştirinin sürekli olarak bulunmasının ve ciddiye alınmasının büyük önemidir.
Eleştirinin iki doğal çıkarımını anlatır sonra Yarbay Mustafa Kemâl:

Bir subay, mertçe hasletlere, fedakârca duygulara, iyi bir karaktere sahip olabilir. Ama bunlar subayın kalitesi için yetersizdir:

  • «Karakter, ilim ve fen ile sağlamlık kazanmasa bile bir büyüklükler kaynağıdır; ancak her vakit emin ve ideal sonuçlar vermez.»



Bu nedenle, bilgi ve deneyim önemlidir. Bu da, yalnız okulda değil, ömür boyu eğitimle kazanılır.
Yarbay Mustafa Kemâl bu ömür boyu eğitim fikrinin özenle altını çizmektedir:

«Bence, Harbiye mektebinden alınan diplomalar, genç teğmenin bölük komutanı efendisinin eğitimi altına kabul edilebileceğini gösterir.

Genç teğmen, sanatının asıl ruhunu, katıldığı bölüğün bireyleri önünde, bölüğün babası olan yüzbaşısından ve daha büyük amirleri tarafından, iş üzerinde bulunarak öğrenecektir. Önce, komutan olacaktır; bir takıma! ... Ve sonra komutan olmağa hazırlanacaktır; bir bölüğe!... Ve işte böyle öğrenecektir ve sonra öğretecektir.

Uygulamalı ordu okulu ancak bu şekilde makamının ehli bölük komutanları, makamının ehli tabur, alay vs komutanları yetiştirmek sayesinde milletin evlatları bir sürü gibi değil, şanlı, şerefli insanlar olarak şan ve şerefe sevk ve tevcih olunabilirler.»

Atatürk yaşam boyu uygulamalı eğitimin altını bıkıp usanmadan defaatle çizmiştir. Örneğin, 25 Ağustos 1925’te Ankara’da ilk kez toplanan Öğretmenler Birliğindeki konuşmasında bakınız ne diyor:

«Arkadaşlar,
Ben millî eğitimimiz ve millî terbiyemiz hakkındaki bakış noktalarımı çeşitli zamanlarda ve çeşitli vesilelerle söyledim. Ama bu bakış noktalarımı birkaç kelimede toplayarak tekrar etmeyi faydasız görmüyorum.
Öğretmenler!
Erkek ve kız çocuklarımızın, aynı şekilde bütün tahsil derecelerinde tâlim ve terbiyelerinin uygulamalı olması mühimdir. Memleket evladı, her tahsil derecesinde ekonomik yaşamda iş yapabilir, etkili ve başarılı olacak şekilde teçhiz edilmelidir. ...»

Buraya kadar Atatürk’ün eğitimin şekli üzerindeki düşüncelerini gördük. Bunu şöyle özetlemiştik:
Eğitim, eğitilenin eğitim sürecine aktif katılımını gerektirir.

Aktif katılım; Uygulamalı eğitim,

  1. Eğitimde eğitilenin de tenkit edebilme hakkının yalnız olması değil, bunun teşvik edilmesi gereği ve,

  2. Ancak tüm eğitimin disiplinli bir şekilde yapılarak ehliyetsize, yeteneksize, kendi terimiyle kıymetsize acımadan sistemden elenmesi şartları olarak açılabilir. Ayrıca,

  3. Atatürk eğitimin ömür boyu sürmesi ve okuldan sonra iş üzerinde de eğitim yapılmasının şart olduğunu söylemekle kalmıyor, okul eğitiminin ancak iş üzerinde eğitime kabul basamağı olabileceğinin altını çiziyor.



Peki bu şekilde sürekli ve disiplinli bir şekilde ömür boyu verilmesi gereken eğitimin içeriği ne olacaktı?
Bunun en açık ve net işareti Kurtuluş Savaşı kazanılır kazanılmaz, daha İstanbul işgal altındayken, oradan kendisini tebrike gelen öğretmenlere Bursa’da Şark Tiyatrosunda 27 Ekim 1922 akşamı verilmiştir:

"Hanımlar, Beyler, Memleketimizin en lâtif, en mâmur en güzel yerlerini 3,5 sene kirli ayaklarıyla çiğneyen düşmanı mağlup eden zaferin sırrı nerededir, bilir misiniz? Orduların sevk ve idaresinde ilim ve fen düsturlarını rehber ittihaz etmektedir. Milletimizi yetiştirmek için asıl olan, mekteplerimizin, üniversitelerimizin kurulmasında aynı yolu izleyeceğiz. Evet, milletimizin siyasî, toplumsal hayatında, milletimizin fikrî terbiyesinde kılavuzumuz ilim ve fen olacaktır."

Atatürk, ulusun eğitiminde bilimin ve özellikle fen bilimlerinin, önemini vurgulamaktan asla bıkmamıştır. 1924’te Samsun’da gene öğretmenlere aynı vurguyu şu çok bilinen sözleriyle tekrarlamıştır:

  • «Efendiler, dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayat için, muvaffakiyet için, en hakikî mürşit ilimdir, fendir; ilim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalâlettir. »



Ancak genellikle Atatürk’ün bu sözlerin hemen arkasından söyledikleri pek hatırlanmaz:
«Yalnız ilmin ve fennin yaşadığımız her dakikadaki safhalarının tekâmülünü idrak etmek ve terakkiyatını zamanında takip etmek şarttır.
Bin, iki bin, binlerce sene evvelki ilim ve fen ve lisanın çizdiği düsturları şu kadar bin sene sonra bugün aynen tatbikata çalışmak elbette ilim ve fennin içinde bulunmak değildir.»

1933 yılında Onuncu Yıl Nutku’nun belki de en çarpıcı hedefi «Millî kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkaracağız» kelimeleriyle dile gelen hedeftir. Atatürk’ün ulusunun bunu başaracağından şüphesi yoktur, çünkü «Türk milletinin elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir.»
Kısacası Atatürk, uluslararası güncel bilimle de yetinilmemesi gerektiğini, bunun da üzerine çıkılmasının ulusal kültürümüzü de birlikte çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine taşıyacağını düşünüyordu.

Bağımsız araştırma fakirliği, İstanbul Darülfünun’unda gördüğü en büyük eksiklikti. Bunu Malche raporuna koyduğu derkenarda şöyle ifade etmiştir:

  • «Darülfünunun en büyük zaafı, şahsi mülâhaza ve araştırmaya sevk eder tarzda öğretim yok. Ansiklopedik malûmat veriliyor.»



Atatürk’ün eğitimde özgün araştırmanın temel alınması düşüncesinin altında kişinin bağımsız ve eleştirel düşünebilmesine ve gözlem yapabilmesine verdiği büyük önem yatmaktadır. Bunu Zabit ve Kumandan ile Hasbıhal’de Yarbay Mustafa Kemâl çok güzel anlatır:

«Talimnâmelerimiz, kanunnâmelerimiz gözden geçirildikçe askerlik san’atının asıl olan kuralları, yasaları ve yöntemleri okunur ve öğrenilir...
Fakat, bu bilgilerin insanı san’atkâr yaptığına, yapacağına inanmak elbette gaflet olur.
Hattâ, bu usul ve kaidelerin uygulama yönleriyle az çok uğraşmış olmak bir ordunun kurtuluşunu sağlamayabilir.
Herhangi bir birliğin küçük bir manevrasını izleyelim; ve kabul edelim ki bu birliğin en büyük komutanından erine kadar herkes talimatnâmelerde belirtilen ve bildirilen usulleri ve kuralları biliyor; ve bu manevra ilk tatbikatları da değildir.

.... Hareketi son safhasına kadar iyi idare edilmiş görüyoruz.»

O halde hüküm verebilecek miyiz ki, bu kıt’a muharebe vazifesini görebilir ve yurda muzafferiyet sağlayabilir?
Bu hükmü vermekte aceleci olmayarak biraz dikkatli hareket etmek gerekir. Çünkü bu kıt’anın savaşta karşılaşacağı haller ve şartlar hep bu gördüğümüz gibi olmayacaktır.

O halde, ne kadar hâl ile karşılaşmak ihtimali varsa, hepsini tasvir ve tatbik edelim! Çok güzel! Bunu yapmaktan geri durmayalım. Fakat: ‘Harpte öyle ahval dahî vâki olur ki, böyle haller hakkında önceden tavsiyede bile bulunulamaz.

Talimnâmelerimizin bu gibi haller için tavsiyede bulunmasını bir yana bırakalım, esasen içerdikleri kurallar ve düzenler savaşta genellikle karşılaşılan bazı tâbiye hallerini ancak kapsayabilirler.
Halbuki kumandanlar her hâl ve andaki duruma karşı gereken tedbirleri tereddütsüz ve hızla almağa mecburdurlar.

Üstelik diyor, Yarbay Mustafa Kemâl, «Fevkalâde ve ansızın ortaya çıkan hallerle ilk temas eden, bir kıt’anın en büyük kumandanı değildir.

Büyük, küçük her birliğin içinde her subay, her astsubay ve hattâ her er, hareketinin ne şekilde olması gerektiğine dair üstünden hiçbir emir ve hiçbir fikir almadığı haller karşısında kalır. İşte bu sebepledir ki, gerek komutanların ve gerek erlerin bizzat düşüncelerini işleterek kendiliklerinden iş görebilecek meziyette yetiştirilmiş olduklarına kanaat edilmeden, bir askerî kıt’anın, bir ordunun güvenilir ve dayanılır bir kuvvet olarak tanınması gaflettir, felâkettir.»

Bu özellikler ne tür insanlara verilebilir? Yarbay Mustafa Kemâl bunu da detaylı olarak açıklıyor ki bu sözler, tüm sağlıklı bir toplumun aslında nasıl olması gerektiğini, dolayısıyla eğitimin amaçlarını da özetliyor:

  • «Bir kuvveti vücuda getiren insanlar genel yaşantıları, fikirleri, hareket serbestlikleri ezilmemiş, gürbüz, neş’eli erlerden ve subaylardan oluşursa böyle bir askeri kıt’ada biraz düşünce işletilerek kendiliğinden iş görme hassası bolca ortaya çıkar.»


Yarbay Mustafa Kemâl inisiyatifin önemi tüm ders kitaplarında vurgulandığı halde, «kendiliğinden hareket ve iş görmenin yayılmasını genellikle faydalı bir şekle sokarak onun belli bir görev halinde tanınması için alınması gereken önlemler hakkında Osmanlı Ordusunda zihin sarf edilmemiş ve bir karara varılmamıştır» demektedir.
Yıllar sonra, 1924’te Cumhurbaşkanı Mustafa Kemâl öğretmenlere uygar esaslar ve hür fikirlerle arttırılıp desteklenmeyen bir ahlâkın olamayacağının bilhassa altını çizmiştir:

  • «Bu çok mühimdir. Bilhassa nazarı dikkatinizi celbederim. Tehdit esasına dayanan ahlâk, bir fazilet olmadıktan başka itimada da şâyan değildir.»



Sakarya Meydan Savaşından önce Ankara’da toplanan öğretmenlere Meclis Başkanı ve Başkomutan Mustafa Kemâl, Türk Millî Eğitiminin de o veya şu hazır programa göre değil, ulusu ve çevreyi (yani sorunları) tanıyan öğretmenlerin kendi bulacakları özgün bir programla yönlendirilmesi gerektiğini anlatmıştı:

  • «İşte biz, bu kongrenizden yalnız, çizilmiş eski yollarda alelâde yürümenin tarzı hakkında fikir değiş tokuşu yapmayı değil, belki sıraladığım şartları içeren yeni bir san’at ve marifet yolu bulup millete göstermek ve o yolda yeni nesli yürütmek için rehber olmak gibi kutsal bir hizmet bekliyoruz.»



Sizlere buraya kadar sunduğum alıntılar, Atatürk’ün Akademi’den yeni çıkmış bir kurmay subay olduğu dönem ile, üniversite reformunun yapıldığı 1933’e kadar geçen zaman içinde eğitim hakkındaki düşüncelerinin kanımca en temel olanlarını içeren konuşma ve yazılarından alınmıştır. Atatürk eğitim konusunu daha Harbiye’de iken (kendisine verilen eğitimden tatmin olmadığı için) düşünmeye başlamış, ama Libya ve Balkan Harbi felâketleri ona eğitim eksikliğinin ülke için ne korkunç sonuçlar doğurduğunu göstererek bu konuya dikkatle eğilmesine neden olmuştur. Birinci Dünya Savaşı felâketi ve ondan sonra Kurtuluş Savaşını başlatmak için Anadolu’da karşılaştığı ve genellikle Kurtuluş Savaşı tarihlerinde pek de vurgulanmayan büyük güçlükler onu eğitimin ulusun en yaşamsal konusu olduğu fikrine getirmiştir.

Atatürk’ün istediği eğitim, kendi nesline verilenin tam tersi olacaktı:

  1. Eğitim, eğitilenin eğitim sürecine aktif katılımıyla gerçekleşmek zorundadır.

  2. Eğitim aktif katılımla birlikte mutlaka her düzeyde uygulamalı olacak, öğrenilenin yaşama uygulanıp uygulanamadığı kontrol edilecektir.

  3. Eğitim, mutlaka eğitimin gerektirdiği ve amaçladığı kalitenin sürekli kontrol edilebileceği bir disiplin içinde olacaktır.

  4. Eğitim, öğretileni tekrarlama değil, öğretilenden yararlanarak gerçek yaşam durumlarında problem görme ve problem çözme becerisini kazandırmalıdır

  5. Yani eğitim özgün gözlem yapabilen ve özgün düşünebilen bireyler yetiştirmelidir.



Doğan CÜCELOĞLU’nun birkaç yıl önce ortaya sürdüğü terimlerle konuşursak, Atatürk «kalıplanmış» değil, «gelişmiş» ve sürekli gelişebilen insanı eğitimin esas amacı olarak görüyordu.

Ülkemizde, onun bu görüşleri büyük ölçüde askerî okullarımızda dikkate alınmış ve alınmağa devam etmektedir.

Her düzeydeki sivil okullarımızda da bu görüşleri temel alıp onları gerçekten uygulayabildiğimiz ölçekte gelişmiş, müreffeh, emin bir ülke olacağız - ve onun en önemli arzusunu yerine getirebileceğiz:

Efendiler ve Ey Millet,
İyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler dervişler müritler, mensuplar memleketi olamaz.
En doğru, en hakiki tarikat, tarikat-ı medeniyettir.
Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak, insan olmak için kâfidir.

Mustafa Kemâl Atatürk


__________________________________
(1) A.M. Celâl Şengör, İstanbul Teknik Üniversitesi
(2) Das Volk in Waffen, 1883
(3) Atatürk bu kitabı ancak 1914 Mayıs’ında okuyabilmiştir

Cumartesi, Eylül 13, 2008

SUBYANAKON

Milliye Blogda gezerken bir yazı gördüm.
Yolumun üstüne çıktı.
Adı: "FENERGENEKON".(1)
Hemen muhalif oldum.
Yok efendi o isim olmaz dedim! (içimden)
Yahu koymuştum adını. Ne gerek vardı bi de göbek adına! Yazıyı okuyunca tepem attı! İki tane yorum saydırdım arkasından: Birinin adı, "Adı bu: 'SÜBYANAKON!' "; diğeri, "Yol bulmak için araçlar"

Yazı yazmaktansa yorum yapmak daha bir hoşuma gidiyor. Nasıl olsa konu hazır. Altına iki satır salla! Oh beleş iş. Benim de herkes gibi beleşe alerjim var. Limon gibi sulanırım hemen. Beleş mezar bulsa ölcek derler ya öyle beleşçiyim işte. :))
Birinci yorumum, koyduğum ismin nedenleri üzerine:

Adı bu: "SÜBYANAKON!"
Şimdi bulmadım!
Taa, ilk duyduğumdan beri söylüyorum.
Neden "sübyan", Neden "kon" dersen?
Diyeyim birer birer.

Çünkü; bu İslam papazlarının, bu sefer ki taciz adresleri, muhtacın, acizin, işgöremezin ve eli işe ermeyenin hakkı.

Yani annenin sütüne, sofranın ekmeğine, çocuğun mamasına, önlüğüne göz koymuşlar. Göz koymakla kalmamışlar bir de el koymuşlar. (Allah da onlara el koysun!)

Yani anlayacağın yumulup mideye indirdikleri öyle birinin hakkı ki! Ama Allahım!! "Dokunanın gazını keser, ocağını taş eder." Cehenneme odun olmak garanti.

Öyle bir hakka el sürmüşler ki ne soyu ne sopu kurutmadan bırakmazmış. Yılan kemiği olurmuş bu hak, sahibinin kursağına girmeyince. Taş olurmuş, midelere otururmuş. Takipçisiymiş bizzat kendisi! Ben demiyorum bunları bilin bakalım kim diyor? Gazını keser, diye!

Yani anlayacağın sübyanın hakkı!

Bir de "kon" dedik ya, konacak bir şey bırakmadım ki yaza yaza kaldı iki harflik hakkım. Ona da selam kondurayım da laf bitsin bari! (1000 harflik yorum alanı doldu!)

İkinci yorumum, yol bulmanın, ve yolunu bulmanın iki aracı üzerine:

YOL BULMAK İÇİN ARAÇLAR: AMPUL, FENER, ...
Ahireti düşünerek dünya malı toplamaya meyilli bir dinin mensupları bunlar. Müslümanlıkları lafta ve seyirlik. Gönüllerinde para ve mal var bunların.

Her şekline temah ediyorlar ve yedikçe yiyesi geliyor. Oburluktan kimin neyi var çörekleniyorlar.

Devletin ormanına, yetimin elindeki ekmeğe. Fakirin sadakasına yamanıyorlar.

Bu İslam papazları, habire fenere, ampul sarılıp yollarını bulmaya çalışıyorlar ya!

İşte o sırada karanlıkta neye çarptıklarını bilemeden bodoslama gidiyorlar. bir bakıyorsun ampul kırılmış.

Koş bakkal amcaya ampul al bitane!

Sonra böyle önlerine bir taş çıkıyor, tökezliyorlar.

Düşmeyelim diye çevrede ne bulurlarsa avuçluyorlar.

Allah düşürmesin, öyle büyük şey gerekmez düşmeye, mevla bir fındık tanesine takıl der, bir bakmışsın yerdesin, burnun öpmüş secdeyi.

Bu fener papazları bu sefer önlerini hiçten görmeden yürümüşler. Düşmeyelim derken, tuttular Alamanın .....

Anladınız işte, dalgayı siz!
Artık selamlaşma vaktide geldi bitiyor yorumun son harfleri.

YORUMLARIN ARDINDAN BURAYA DA BİŞEY İLİŞTİREYİM:
(Kendi yazıma da yorum yapasım geldi!)
  • "Yol bulacam diye, gecenin zifirinde ne ararsın! Işık diye almışsın, elindeki fenere bakarsın. Bırak güneşi bekle gün yüzüyle yap işini rahatlarsın. Gecenin karanlığını ararsın yoksa bişey mi saklarsın? Sanki bir hayır yaparsın da saklarsın? Elinden geleni yap. Bu kayanın dibi derindir, boşuna zorlarsın. Nafile işle uğraşır ömrü boşa harcarsın."


Yorumun dibi görünmüyor.
Yordukça yorulmuyor(2).
Yordum yeni bir yorum:

  • "Garibin hakkına sürersen kirli elini,
    Hak beklemez, şikayeti, duayı, amini.
    Kul, adalet, dilemeden sussa da zannedip felekten,
    bir bakarsın gitmiş eller billekten."
  • :))

Murat Sevgi
13 Eylül 2008

_____________________
(1) Sadi ÖZBAY, http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=131285, 10 EYLÜL 2008
(2) _____, http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=131660, 13 EYLÜL 2008