Pazar, Nisan 04, 2010

egemenlik

16 YAŞINDA BİR ÇOCUK
Ve ‘egemenlik’ üzerine...



Yakın tarihimizde Türkiye ekonomisi için çok önemli bazı tarihler vardır. Bu tarihler, büyük kararların ve sonrasında yaşanan değişimlerin doğum günleri oldukları için zihnimize kazınmıştır. Son 30 yılımızı şekillendiren, iç ve dış siyasi etkileri olan tarihlerden iki tanesi 24 Ocak ve 5 Nisandır.


Müsteşar olarak görev aldığı hükümetten son anda istifa ederek 12 Eylül askeri darbesi ile yasaklı duruma gelmekten kurtulan Turgut ÖZAL'ın imzasını taşıyor. ÖZAL, yaşanan darbe sürecine rağmen ekonominin yönetimini bırakmayıp, adeta dokunulmaz bir boyutta varlığını sürdürmüştür. Askerlerden kurulu Bülent ULUSU hükümetinde de sonrasında kurduğu parti ile kendi hükümetinde de ekonomi yönetimini ara vermeden sürdürmüştür.

Bu yönetim süresince Türkiye renkli televizyon, video ve marlboro gibi pek çok batı ürünü ile legal olarak karşılaştı. Serbest piyasanın her türlü serbestliği en üst seviyede yaşanırken ABD doları da aynı serbestlikten yararlanıp uçma fırsatı buldu! Aslında dolar filan uçmuyordu. Bizler maden kuyusuna inen bir asansördeki işçiler gibi yukarı baktığımız için, yüzeyde kalıp bizden uzaklaşanları uçuyormuş gibi görüyorduk. Gerçekte ise hızla yerin dibine doğru batmakta olan bizdik. Ülkeyi koruyan ekonomi duvarlarının çoğu yıkılmış yabancı şirketlerin paraları ve malları hoyratça ve özgürce at koşturabilir hale gelmişti. Bunun adı: 'Ekonomik serbestlik' di, 'Serbest Piyasa Ekonomisi' idi yada o gün akıl etselerdi: 'Ekonomik Açılım' dı!

Ülke içine düştüğü kör kuyunun farkına varmak için çevresine bakıp uyanma fırsatı ararken gündemi bu defa top sesleri bulandırdı. Güneyimizde ABD'nin şımarık evlatlığı Irak yönetimi, Batımızda da Rusya’nın huysuz kuzenleri Sırplar savaş çıkardılar... Biz de ekonomi derdini unutup savaşa bulaşmama hesapları yapmaya başladık.

Sonuçta o tantana arasında Türkiye’nin parasını pula çevirenler yaptıklarından utanacağına, pişkinliği iyice kavurup, ülkenin varını yoğunu satmanın derdine girildi. Köyünde kıt-kanaat geçinen insanlarını işadamı diye ortalarda dolaşan ağa bozuntusu 'kaplanların' önüne ucuz işçi olarak atmak uğruna gecekondu kültürünü standartlaştırmaya çalıştılar.

Köyler boşaldı, tarım, hayvancılık, yöresel üretim ve küçük esnaf dışlandı. Köylere ve küçük kasabalara kadar endüstri ürünlerinin girmesi sağlandı. Büyük markalar televizyonları kullanarak toplumu kandırmayı çok sevdi. Geri zekalı reklamcılar, yeni çıkan ürünü satabilmek için kendi ürünlerine bile kir attı: "DBD öldürür. Bu deterjanda LAB var!" Dediler. Bir Allah'ın kula da çıkıp bu güne kadar niye öldürücü ürünü sattın diye sormadı. (Bugün ABD ve AB yardakçılığı yapanlar şunu bilmeli: Aynı işler, ABD'de olsa adamı ne yaparlar? O demokrasi cennetinde(!) vatandaşını koruyan ve kollayan öyle yasalar var ki! Araştırın, oralarda demokrasi ne demekmiş bir görün!)

Köyler boşaldı, kırsalda yaşayan milyonlarca vatandaş yatağı yorganı sırtlayıp şehirlere geldi. Şehirlerin çevresinde mıknatısa toplanan demir tozları gibi öbek–öbek yığıldılar. Eğitim yoktu, beceri yoktu! Bizim kaplanlar, tam onlara göre işer icat ettiler...

Bu kadarı yetmezdi. Yarım asırdır Avrupa Ekonomik Topluluğu'na gireceğiz yalanı ile kandırılan vatandaş artık yalanı yemiyordu. Uyanmaya başlamıştı. 'Millet bu ayaklardan sıkılmıştı.'

Tam o sırada ülkenin gündemi yeniden değiştirildi. Türkiye yönetim zafiyeti içerisinde kıvranıyordu. 5 Nisan 1994 de “Krizden çıkmak için Türkiye tarihinin en büyük kemer sıkma programı açıklandı.” Birkaç haftalık kısa süreçte Türk parası, Dolar karşısında tarihinin en büyük değer kaybını yaşadı. 6 Nisan 1994 de “Hükümete beklenmedik şok. Hükümete güvenen Merkez Bankası faizi düşürünce devalüasyon oranı %24 e çıktı.

Bu başarıların mimarı olan iktidar, gitmeden önce, hediyesini de kucağımıza bırakmayı başardı: "Dünya Tarihinin En Büyük Kapitülasyonu", 6 Şubat 1995 tarihinde “Dışişleri Bakanları tarafından AB - Türkiye Gümrük birliği anlaşması karara bağlandı.” Başlıklı basın bülteni ile bildirildi. Bu karar; ortaklık Konseyi tarafından 6 Mart 1995 tarihinde kabul edildi. Bu olaylar dizisi iktidarın da sonu oldu: “Gümrük Birliği” ve “5 nisan kararları” dışında, birçok icraatı ve uygulamaları ile de gülünç durumlara düşülmesine sebep oldular. Bu iktidarın, ortaklarının ikisinin de adlarının başında “Profesör Doktor” unvanının bulunmasının, ayrı bir ironi oluşturması, mizah tarihi açısından da önemli bir saptamadır.

Aradan çok zaman geçti. O yıl doğan çocuklar bu yıl liseyi bitiriyor… Hayat devam ediyor. O gün atılan imzalar sayesinde; Hakkari’den Atlas Okyanusuna kadar, Hatay’dan Kuzey Buz Denizi kıyılarına kadar tek bir ekonomik coğrafyada yaşıyoruz. Büyük bir ekonomik birlikteliğin üyesiyiz. ‘Birliktelik’ kolay bir olgu değil. Buraya kadar tamam! Ama:

Bu olayda gözden kaçırılan çok önemli bir nokta var: Biz, Türkiye olarak; bazı egemenlik unsurlarımızı devrettik. Üçüncü ülkeler ile ilgili olarak; gümrük imtiyazlarımızı, ikili anlaşmalar yapabilme haklarımızı, karşılıklı muafiyetlerden doğan avantajlarımızı ve buna benzer birçok ‘hakkımızı’ kaybettik. Bağımsızlığımızın gerekleri olan bazı ‘egemenlik haklarını’ bu anlaşma ile Brüksel’e devrettik. (Eğer AB üyesi olursak; çok daha fazlasını devredeceğiz.)

Bu durumda “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” denilebilir mi?

Dolayısıyla bugün; 16 yaşından küçük bir çocuğun, hayatı boyunca bir gün olsun ‘Tam bağımsız yaşa[MA]dığını’ söyleyebiliriz. Her yıl yaşanan ‘Egemenlik’ bayramlarında bunu daha iyi düşünmek gerekir. Mustafa Kemal, o bayramları, çocuklara; olmayan egemenliklerini kutlamaları için mi verdi!..

Ve bunu sağlayan imzayı atanlar, zafer kazanmış bir hükümdar edası ile gururlandılar. Bizler de güzel bir şeyler oluyor zannederek, o gün onları alkışladık! Yarın, aynı şeyleri söylememek için, vatandaş olarak bu gün, neyi alkışladığımızı bilmek zorundayız.

Hep sevgi ile kalın.

Murat SEVGİ
msevgi@mental.com.tr

Not____:
Ağa bozuntusu, sömürgen, kemirgen işadamı müsveddelerini yazının bir yerinde kaplana benzetip, 'kaplanlar' olarak tarif ettim. Ama yazmayı bitirdikten sonra hatamı fark ettim: Kaplan yılında olduğumuz şu günlerde, yaban hayatının onurlu devleri ile ülkemizin parazitlerini aynı kefeye koyma gafletini göstermişim. Bunun için üzüntü duydum.

Çarşamba, Mart 31, 2010

Endüstri kültürü



ENDÜSTRİ KÜLTÜRÜ
Sanayileşmenin eksik tarafı

SANAYİLEŞME:
Kriz dönemlerinde işletmeler arayış içerisine girerler. Yeni pazarlar için tanıtıma yönelenlerin çoğu bu girişimlerinde başarılı olur. Ayrıca mevcut pazarlarda paylarını koruyanlar bu pazarlara sundukları ürünlerini daha ucuza imal edebilmenin derdi ile işletme içinde bazı düzenleme planları da yaparlar. Bu planların, öncelikli tek hedefi vardır. Bu hedef; mevcut gider kalemlerinin kısılmasını sağlamaktır. Yani tasarruf!

Tasarrufu sağlamanın yolu israfın belirlenmesi ve yok edilmesidir. İsraf edilen yerleri ortaya çıkarmak için malzeme ve gider oluşturan (elektrik, yakıt, su, kimyasal, ambalaj ve personel gibi) diğer kalemler kontrol altına alınmaya çalışılır. Bütün bu kontrol güdüsünün tetiklediği yegane yönelim otomasyondur.

Otomasyon en ekonomik üretim sistemidir. Ancak, otomasyon genellikle işler sıkıya geldiğinde tercih edilir. Kriz ile sıkıntıya giren işletme, rahat günlerinde sıkı tutmadığı bazı masrafları otomasyon sayesinde kısabileceğini görür.

Ülkemizde endüstrileşmenin en önemli faydası; istihdam olarak anlatılır. Ama endüstrileşme istihdamın en büyük düşmanıdır. Çünkü temel amacı üretimi en az girdi ile gerçekleştirmektir. Ve girdilerin başında istihdam gelir.

OTOMASYON VE İSTİHDAM BİRBİRİ İLE TERS ORANTILI UNSURLARDIR:
Bunu şu şekilde gösterebiliriz: X birim üretim yapan bir işletmenin 100 birim işçi ve sıfır otomasyon ile yaptığı bir işi olsun. Bu işletmenin otomasyona geçmesi ile birlikte aynı X birim işi 70 yada 60 birim işçi ile yapması durumu ortaya çıkmaktadır ki; bu tümüyle üretim politikasının işletme sahipleri tarafından iyi kavranamaması ile açıklanabilir. Yani otomasyona geçen işletme iş kapasitesini büyütmek yerine maliyet olarak gördüğü canlı işgücü miktarını azaltmayı tercih etmektedir. Aslında otomasyon sayesinde olması gereken; 100 birim işçi ile X birim iş üretmek yerine 2X birim iş üretimi yapmasıdır. Bu çelişkinin sebebi, İBDÜ (İşçi başına düşen Üretim) miktarını yükseltme politikasıdır. İşletmenin ‘vizyon yetersizliği’, planlama kusurları ve gelecek tahminlerinin eksik yada hiç olmaması sık görülen tablolardır.

Bu; kriz psikolojisinin birbirini tetikleyen zincirleme tepkilerinin ilk ayağını oluşturan korumacılık ve içe kapanma sendromunun sonucudur. Bu içe kapanma zincirleme bir küçülme, işçi çıkarma, kapasite azaltma, pazar kaybı, tekrar küçülme... sarmalını beraberinde getirir.

Kriz dönemlerinde, üretim sistemlerinde daha ileri teknoloji kullanmaya geçen işletmelerin personel çıkarma fırsatına kavuşmasının sebebi budur. Aslında olan, sadece işletme sahiplerinin yeterli iş vizyonu ve girişimci ruha sahip olmayan kısır ve kısıtlı kapasitelerinin sahip oldukları tesislerin işletilmesine yansıyan yanlış politikalar üretmesinin bir sonucudur. Kısacası; patronun -endüstri kültürü açısından- cahilliği, işi batırmasının tek sebebidir. Başka hiçbir sorumlu yoktur. Durumu, yaşadığım bir örnek üzerinden daha rahat anlayabiliriz:

2001 krizinin hemen sonrası idi. Sarsılan piyasalar, iş dünyasını iyice etkilemişti. İstanbul'da önde gelen yazılım firmalarından biri ile birlikte tekstil endüstrisine yönelik yazılım projeleri geliştiriyordum. İşletme giderlerinin büyük bir bölümünü oluşturan sabit gider kategorisindeki masrafları azaltmak isteyen firmalar için otomasyon çözümleri önemsenir olmuştu. Otomasyon sayesinde üretim proseslerinin düzene sokma şansı vardı. Bunun yanında; işletme daha iyi takip edildiği için daha çok siparişi işe dönüştürmenin mümkün olması işletme sahiplerinde de otomasyon taleplerini arttırmıştı.

Başta İstanbul olmak üzere; Çukurova, Gediz havzası, Bursa gibi tekstilin yoğun olduğu bölgeleri hedeflemiştik. Danışmanlık çalışmaları kapsamında tabii ki tekstilin yoğun olduğu Trakya bölgesinde de pek çok işletmeye ziyaretler yapıyorduk. Yine böyle bir ziyaret programına çıktık:

Birlikte çalıştığım yazılım firmasının genel müdürü İstanbul'dan geliyordu. Çorlu'daki büromda bir araya geldik. Vakit kaybetmeden yola çıktık. Gittiğimiz işletme bölgenin büyük (ortanın üstü) ölçekte üretim yapan tesislerinden biriydi. Ben ilk defa içine girecektim. Organize sanayi bölgesi içerisinde bulunan işletmenin bahçesine aracımızı park ettik. Binanın girişinde sekreter bizi karşıladı. İçeri girdiğimizde klasik, sarayları andıran, muhteşem bir dekorasyon ile karşılaştık. Giriş kapısının hemen karşısında balık gözü mercekle çekilmiş bir fotoğraf gibi kıvrılan ikiz merdivenler ve merdivenlerin arasında tavandan sarkan devasa bir avize "gör beni, gör beni" diye bağırıyordu... Üst kata çıktığımızda patronların sol tarafta, üst düzey müdürlerin ise sağ tarafta konuşlanmış makam odalarını gördüm. Sekreter bizi işletme müdürünün odasına yönlendirdi. İçeri girdiğimizde iki müdür, bizi bekliyordu. Mermer kaplı odada, oymalı-kakmalı ve iri ölçekli mobilyalar arasında ufak birer çocuk gibi kalmıştık.

Bu lüks ve ihtişam karşısında kendimizi, sanki az önce tozlu topraklı yollarından geçtiğimiz sanayi bölgesinde değil de Taksim-Beşiktaş-Bebek hattında, gizli bir Osmanlı sarayında devrik padişahın huzuruna çıkacakmış gibi hissettik.

Bu işte bir çarpıklık vardı, ama…

İŞLETME ORTAMI:
Osmanlı sarayı gibi döşenmiş girizgaha rağmen sonuçta bir tekstil işletmesi ile karşı karşıyaydık. Gittiğimiz tekstil işletmesinde fabrika müdürü ve işletme (üretim) müdürü ile tanıştık. Kapasitelerini, pazar ve ürün gamını tanıttıktan sonra fabrika müdürü yanımızdan ayrıldı.

İşletme müdürü ile birlikte üretim alanına keşfe çıktık. Depodan başlayarak ürünün geçirdiği aşamaları adım, adım takip edip paketleme ve sevkıyata kadar geldik.

Mevcut yapıyı görmek için bu gezinin yeterli olduğunu düşünen müdür, gezi sonunda bizi odasına geri götürdü. Çaylar söylendi ve konuşacak bir ortam oluşturuldu. Teknik yapı ile ilgili kafama takılan noktaları sorup notlar alıyordum. Birkaç sorudan sonra iyice sıkılan ortam, gündemi benim sorularımdan uzaklaştırdı. Birlikte geldiğim arkadaşım da konuyu değiştirdi. Önce futbol anlatılmaya başladı, sonra da diğer ıvır zıvır konulardan biri seçilip konudan konuya atlandı. Bu sefer de ben sıkılmıştım ve iyice bunalmıştım.

Futbol ve benzeri laylaylom (magazin) konulardan kurtulmak için bir mazeret uydurup odadan çıktım. Firmanın logosu işlenmiş özel halılar ile bezeli İtalyan graniti koridorlardan geçip, muhteşem merdivenleri (kaymadan) indikten sonra, benim araf kapısı dediğim (birazdan niye araf dediğimi anlarsınız) kapıyı açıp işletme kısmına geçtim.

Prefabrik yapı sistemi ile standart holler şeklinde yapılan üretim alanı dokuma kumaş, örgü kumaş, açık en boyama (baskı) ve örgü boyama gibi bölümlerden oluşuyordu. İşletmenin içerisinde dolaşan çok fazla işçi vardı! Depo ve sevkıyat bölümlerinde büyük elyaf balyaları ve kumaş topları arasında uzanmış ameleler, kendilerine iş gelmesini bekliyordu. Boyama işleminin kalbi olan boya mutfağında bir köşede duran eski tahta raflar ve ucuz çelik raflardan oluşan bir stand üzerine dizilmiş boyalar her yeri boya içinde kalmış işçiler tarafından boya kolileri ve variller merdiven yapılarak indirilip bindiriliyordu. Boya mutfağının hemen yanında boya çözme tankları dizilmiş, bu tanklarda sulandırılan boyalar borular vasıtası ile işletmeye sevk ediliyordu. Boya karıştırma tanklarının rutubetli alanı, kupkuru olması gereken boya ve kimyasal deposunun içinde, bir köşesindeydi.

Boya mutfağının içinde taban betonuna yapışmış (fikse olmuş) kalın bir boya tabakasının üzerinde dolaştıktan sonra yürüyen bir stampa gibi yerleri boyayarak işletme içinde gezmeye devam ettim.

Boyahane bölümünde keskin bir kostik buharı kokusu, Türk hamamını andıran nemli ve sıcak ortamın mistik yapısını bozuyordu. Her makinenin başında ceza nöbeti tutan askerleri andıran işçileri görünce makinelerin her an izlenmesi gereken, el yordamı ile yönetilen düşük teknolojili makineler olduğu rahatça anlaşılıyordu. Boyahane bölümü olarak kullanılan holün başında eski bir masanın üzerinde kartonlara yazılı parti ve sipariş kartlarını işleyen işçinin önündeki bilgisayara elindeki kartlardan bir şeyler yazdığını görünce yanına gittim. El ile doldurulan takip kartlarına girilen parti, boyama emri, proses gibi bilgileri bilgisayar ekranında kendi(!) geliştirdiği bir Excel dosyasına kaydedip amatör bir raporlama oluşturan işçinin diğer işçilere göre üst bir sosyal konumu olduğunu fark etmemek imkansızdı. Bana, yaptıklarını (böbürlenerek) anlatırken, yanımızda boş-boş gezen işçilerden birine; “oğlum iki çay kap bakiim” deyişindeki kendine güven ve babalanma durumu çok komikti.

Gelen siparişleri makinelerin kapasitelerine göre 300-500 kiloluk partilere ayırıp 1, 2, 3 diye numaralıyordu. Bunların üzerine de hazır durumdaki boya reçetelerini zımbalayıp yolluyordu. Reçeteler o mal için değil, standart bir ürün türü için laboratuarda önceden üretilmiş değerleri taşıyordu. Elyaf yada boyamayı yapacak makinenin kriterleri kimsenin umurunda değildi.

Olanla yetinmenin ötesinde genel bir ‘boş vermişlik’ havası tüm işçilerde hakim olmuştu.



KİM BUNLAR?:
Madem muhabbeti koyulaştırdık, çaylar da gelince iyice özele dalıp konudan konuya geçtik. Önce memleketimi soran adam, “Sabah seni patronlarla gördüm.” Derken aslında ne için geldiğimizi soran bir telepatik sinyal veriyordu. Biz otomasyon için geldik, müdür beyle görüşüyoruz dediğimde verdiği cevap ilginçti:

“Ne gerek var! Kim bilir kaç paradır?” Deyişinin içinde gizli duran “Biz ne güzel hallediyoruz.” İfadesini rahatça duyabiliyordum.

İşçi kısa sürede çözüldü. Ben de sıkı bir savcı edası ile topladığım istihbaratı değerlendirmeye başladım:

İşletmedeki işçilerin çoğu patronun köylüsüydü. Bir çoğunun eğitimi yoktu yada ilkokulu (formaliteden) bitirmiş milyonluk istatistiğin numuneleriydiler. Bu durum boş-boş dolaşan kalabalıkların sebebini açıklıyordu. Ama hepsi vasıfsız da değildi.

Patronun kardeşi ve üç yeğeni ile bunların kayın biraderleri ve enişteleri ile çekirdek kadro oluşturulmuştu. Tam bir aile(!) fabrikasıydı. Benzer özelliklere sahip, Lüleburgaz-Çorlu-Çerkezköy üçgeninde kurulu pek çok işletmeyi 90’ların ortalarında yaşanan ekonomik patlama(!)dan beri izliyorum. Bu vahim durum, tekstil işletmelerinin çoğunun kaderiydi ve bundan kurtuluş yolu da (o gün için) yoktu.

İşçiler, çok lüks bir sitede patrona ait dairelerde koğuş esası ile barındırılıyor, bir odada 4-5 işçi, usta ve vardiyacı gibi daha eli ayağı tutan görevlerde olanlar ise bir evde 4-5 işçi şeklinde yaşıyorlardı. Çoluk çocuk, eş, akraba hepsi köyde bırakılmıştı. Eee, ekmek derdine gelmişlerdi… Kolay mıydı?

Bir de gizli ortak (yada ortaklar) vardı. Bu gizli ortak patronun tekstil işine girmesinin sebebi olan ‘fikir babası’ ve yatırım danışmanıydı. Birkaç ülkede bağlantıları olan yurtdışı siparişler getiren bu ortak işletmede pek görünmüyordu. Yeni bir müşteri yada iş bağlantısı yakaladığı zaman avına son darbeyi yuvasında vuran bir kartal gibi müşteriyi işletmeye getiriyordu. Patronlar (yada ortaklar) da bu danışmanın (siz bu sıfatlara bir de pazarlamacıyı ekleyin) işletmeyi kendi fabrikası gibi görmesine alışmıştı. Bağlantıları sağlayan danışmanın, misafirlerin yanında ‘yatırımlarım’ edası ile kurbanlık bir dana gibi tanıtıp gezdirmesi sık görülen olaylardı. Bu sahne işçiler açısından aynı şatafat ve görkeme sahip değildi. Danışman geldiğinde, işçilerin deyimi ile tüm fabrikayı; ‘öttürüyordu’ Yani onun geleceğine yakın tüm fabrika teyakkuz durumuna geçiyor, işletmenin VIP bölümleri silinip paklanıyordu. Tekstil işletmeciliğinin ne olduğunu bilmeyen yatırımcı yada sözde iş adamı havasındaki misafirler bu VIP bölümünde ağırlanıyordu. Bazen de sosyetik tipler yada kartvizitinde ‘modacı’, ‘creatör’ (Evet, ‘Ö’ ile) yazan efemine beyefendiler ziyaret ediyordu.

Kendi memleketinde bir şekilde öz sermayeyi temin eden ve İstanbul piyasasına tüccar olarak giren, daha uzun yıllar sonra ticaretini yaptığı ürünleri imal etme yolunu seçen patron profili nispeten daha şanslıydı. Bu şans, hem sektörün eskilerinden olmalarına hem de pazarın içinden gelmelerine dayanıyordu. Özellikle 20. yüzyıl sonuna kadar, tekstilin kalbi olan Mahmutpaşa ve Sutanhamam çevresinde dükkanlarda toptan satış işleri ile ilgilenen, Anadolu’ya ürün satarak büyüyen tüccarlar, 80’li yıllar ile birlikte üreticiliğe de soyundular. Erken girenler ve -havlu, ev tekstili ve perde gibi- özellikli ürünleri seçenler daha şanslıydı. Ama, hem kapasite hem de finansal boyutları aşçısından- sektörün en büyük payına sahip olan örgü kumaş ve kumaş boyama işine yönelenler için aynı şanstan söz etmek zor. Tekrar işletmeye dönersek:

Özellikle boya mutfağında iyice kirlenmiştim. Boya, ellerime iyice bulaşmıştı. İşçilerin kullandığı lavabolara girdiğimde avucunda boya mutfağından aldığı beyaz bir toz bulunan işçi yanıma geldi. O tozu sabun gibi kullanarak elindeki ve yüzündeki boyaları sökmeye çalışıyordu. İşe de yaradı. Kimyasalı kullanan işçi, bir dakikada pıt diye temizleyip bembeyaz yapmıştı! Bu maddeler kanserojen, çok zararlı olabilir dediğimde cevap karşısında dehşete düştüm: “Ooo, ben geldiğimden beri kullanıyorum kimseye bir şey olmadı. Boş laf onlar!”

Yediğim fırça bana yetmişti… Sessizce önüme döndüm. Nefes alırken burnuma yapışan boyaları da o anda aynaya bakınca fark ettim. Benim ellerim de (muhtemelen kapı kollarından) boya içerisinde kalmıştı. Ben boyayı çıkarmak için lavabo yanında bulunan Arap sabununu kullandım. (Ama çıkmadı.)

İşçinin pratik zekası ile kullandığı kimyasaldan faydalanacak kadar cesur değildim. Yada: Canımı sokakta bulmadım.



DANIŞMANLIK:
Müdür odasına döndüğümde genel müdür arkadaşım, firmanın işletme müdürü ile maç sohbetine devam ediyordu. (Yok olduğumu fark etmemişlerdi bile!) Müdür, saatine bakıp;
- “İsterseniz yemeğe geçelim...” dedi ve kalktı. Biz de kalkıp deve kervanı gibi tek sıra olduk. Yemekhane üst kattaki makam odalarına çok uygun dekorasyona sahipti. Beyaz granit kaplı zemin ve çok kaliteli mobilyalar ile döşeli büyük bir salondu. Yemekhanede 8-10 kişi vardı. İki garson yemeklerimizi tabaklarda servis etti. Bizler konuşurken servisi yapan yemek şirketinin, İstanbul’un ünlü firmalarından biri olduğunu fark ettim.

Üst kat koridorunun bir köşesindeki camekandan işletmenin için izlenebiliyordu. Yemekhaneden çıkınca o kısımda durup, işletmeye bakarak kapasite oranlarını ve işletmenin verimlilik bilgilerini dinledik. O camekandan gösterilen kısımlar az önce benim gezdiğin kısımlara hiç benzemiyordu.

Tekrar odasına gittiğimizde müdür bize; tüm işletmenin otomasyona geçmesini planladıklarını söyledi. İlk günkü keşif gezisinden sonra bunu yapmak için gerekli projelendirmeyi bizden bekliyorlardı. Benzer durumdaki işletmeler ile daha önce de karşılaştığımız için projelendirme için fazla bir süre istemeyeceğimizi söyledik. İki gün sonrası için gün alıp işletmeden ayrıldık.

Dönüş yolunda arkadaşımla konuşurken, futbol muhabbetinden sıkılıp işletmenin içini gezdiğimi söyledim. Arkadaşım, kendisinin de futbolu sevmediğini ama bu iş için böyle şeyler gerektiğini anlattı. Cebinden bir kart çıkarıp bana verdi. Kartı elime aldığımda şaşkınlığım iyice artmıştı. Futboldan hoşlanmıyordu ama büyük bir takımın kongre delegesi olmuştu. Kartı alıp cebine koyarken, bana:
- “Artık işler işletmede bağlanmıyor! İş bağlamak, bu tip adamlar ile ‘prestij yarışı’ yapmaya bağlı. Sen işletme içerisinde gezerken biz, derbi maçına gitmek için sözleştik. Maçtan sonra ...” Dediğinde ben, arkadaşıma:
- “Dünyada bu tür ilişkiler olur, doğaldır. Ama prestij yarışının; mezun dernekleri, sosyal klüpler, iş dernekleri yada kariyerler ile yapılması gerekir.” Diye söylemeye başladığımda sözümü keserek:
- “Bende biliyorum. Ama burası Türkiye! Ülkenin bir ucu Afrika, diğer ucu Amerika şartlarında yaşıyor. Doğal olarak kültür düzeyi de; ‘nevi şahsına münhasır!’ bir halde.” Dediğinde işletmelerin yönetimine gelen profesyonellerin de patronların kültürel seviyesine indiğini iyice anladım.

Benim aklım işletmenin içine takılmıştı. Gerçekten de işletme içerisinde yapılabilecek çok şey vardı. Çok mükemmel bir işletmede danışmanlık hizmetinin etkisini gözlemlemek daha zordur.

İkinci buluşmada işletme de hazırlıklıydı. Tüm gün süren kapsamlı bir proje bilgilendirme etkinliği sunmaya başladık. İşletme içerisindeki üniteleri tek-tek ele alıp, kısımları ayrı-ayrı değerlendirdik.

Kısımlar ile ilgili otomasyon senaryoları anlatmaya başladık. Hepsini birden bir seferde anlatmamız işletme içinde heyecan yaratmıştı. Toplantıya kısım sorumluları ve ofis çalışanlarının birçoğu katılmıştı.

Patronlar, anlatılan her iyileştirme projesi için olumlu görüş söylüyordu. Yöneticilerin zaten soracağı bir şey bırakmayacak kadar detaylı anlatımlar yapıyorduk. Benzer projelerle gelen rakiplerle kıyaslandığımız kısa bir sorgulama süreci yaşadıktan sonra artık karar verme aşamasına gelindi. Biz dönüş yolunda birbirimize “bu iş oldu!” diyerek; yapılabilecekleri en üst düzeyde vermiş olmanın mutluluğu içine girdik. Artık, iş; ‘gelin, başlayın’ demeye kalmıştı.



HASAT ZAMANI:
İşletme müdürü ile birkaç defa telefonla konuştuk. Bir ay kadar zaman geçtikten sonra bizi işletmeye çağırdılar. Heyecan içinde gittik. Kapıcılar ve sekreterler ile uğraşmadan doğrudan görüşeceğimiz müdürün yanına çıkacak kadar samimi olmuştuk. Müdürün yanına gittiğimizde sıcak bir karşılama ile buyur edildik. Patronların projemizden çok etkilendiği ama şu anda o çapta bir çalışmanın bütçelerini çok zorlayacağı anlatıldı. Bunu kısa zamanda yapamayacakları, bir iki yıla yayarak bu işi bize yaptırmakta kararlı olduklarını söylediler. Öncelikle benim geliştirdiğim bir yazılımı almak istediklerini, bunun arkasının geleceğini belirten müdür lafı dolamayıp konuya doğrudan girmek istediğini belirtti ve: “Otomasyon için öncelikle sizin yazılımınızı almak istiyoruz. Ama ilk etapta lazım olan modüllerde indirim yaparsanız çok iyi olur. Bu konuda sizi mağdur etmeyiz. Sonraki aşamalarda bunu telafi ederiz.” Dedi. Almayı istediği ürün bizim iki gün boyunca anlatıp kafa patlattığımız projenin %1’lik kısmı bile olmayan küçük bir cihazdı. Açıkçası iki günlük mesaimizin giderini bile karşılayacak bir değerde değildi. Bu yetmezmiş gibi 5.000 Dolarlık modülü almak için bize 2.000 Dolar teklif ettiler!..

Biz de gelecekte vermeyi düşündüğümüz hizmetlerin ve iş bağlantısı yapmış olmanın yüzü suyu hürmetine %60’lık indirim yapacaktık. Kaz gelecek yerden tavuğu esirgemeyecektik.

Kaz bekleyecek durumda olsaydık gerçekten de kaz gibi yolunmaya razı olabilirdik. Ama bizim böyle bir bonkörlük yapabilecek durumumuz yoktu. Mali durumumuz sınırdaydı, yeterli finansmanımız yoktu. Yani bizim kümeste tavuk yoktu.

İşletme müdürüne: “Bizim kümeste tavuk kalmadı. O yüzden kaz bekleyerek tavuk dağıtamıyoruz.” Deyip işi bozmak da istemiyordum. Ama söylenecek söz gerçekten de buydu. O müdür ve patronu bu lafı yemeyi çoktan hakketmişti.

Ben bunları düşünerek dişlerimi sıkmış, haftalardır üzerinde çalışılan işin “boşa sardığını” fark etmenin sinirini dışarı vurmamaya çalışıyordum. Bir an önce oradan çıkıp boş bir arazide avazım çıktığı kadar bağırıp rahatlamak istiyordum. Benim çevremde olup bitenlere karşı ilgim tamamen yok olmuştu. Kendime geldiğimde gördüğüm tek şey; müdürün mor bir renk alan suratını hala hatırlıyorum. Ben ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Arkadaşım çantasını toplayıp odadan dışarıya çıkarken ben müdüre yöneldim. Tokalaşmak için elimi uzattığımda müdür tereddütlüydü. Çekinerek elini uzattı. Tokalaşıp, ‘Görüşürüz’ dediğimde arkadaşım koridordan seslendi: “Haydi Murat!” Ben küçük bir tebessüm patlatıp odadan çıktım. Arkadaşımın yanına gittiğimde birlikte dışarıya doğru yürümeye başladık. Başı önde, düşünceli ve kızgındı. Filmin en önemli yerini kaçırmıştım. Dahası içimde kalan birkaç lafı da söyleyememiştim. Arabaya bindiğimizde bir saniye içerisinde tavırları normale döndü. Ben, ne olduğunu sormaya çekiniyordum. Ama o, açıklamak için sormamı beklemeden hemen söyledi:
- “Bizim verdiğimiz fiyatın onda birini başka bir firmadan daha teklif almışlar. O teklifte, bir tek senin yaptığın modül eksik. O yüzden sadece senin modülü almak istediler!…” Dedi. Ben, o anda olup bitenleri duymadığıma dua ediyorum. Yoksa arkadaşım kadar sakin olamayabilirdim. Ben:
- “Peki, ne dedin de morardılar?” dediğimde bana aynen şunu söyledi:
- “Şu anda sizin yerinizde olsam, ben de onda bir fiyat vereni seçerim. Önce onu alıp bir deneyin. Sonra bize geldiğinizde, meseleyi daha iyi kavramış olursunuz. Böylece sizinle daha rahat anlaşırız. Ama şunu belirtmekte yarar var: İlk geldiğimiz firmalara uygulanan fiyat politikamız artık sizin için geçerli olmayacak. Bu işletme ürünlerinizi ancak liste fiyatları ile temin edebilir.”

O lafı söylediği sırada patronu da yanımızdaydı. Onun da morarıp morarmadığını bilmiyorum. Ama müdür gerçekten de işletmesi için bir şeyler yapmaya çalışan özverili bir mühendisti. Zaten proje sunumu sırasında gözleri parlayan tek kişi de oydu.

Sonuçta onlar tavuğu, biz de kazı kaçırdık.

Hep sevgi ile kalın.

Murat SEVGİ

Perşembe, Mart 26, 2009

Bir ninninin anatomisi

  • Televizyon kültürü üzerine, kültür-kültür bir irdeleme.

Günümüz insanı toplumsal yapının bir parçası olmak yerine kendisini ve ailesini evine kapatıyor. Hem koruma güdüsü, hem de ekonomik yetersizliğin verdi hareket kısıtlılığı tercihinde etkili iki unsur. Bunun dışında, ev ortamında yapabildiği pasif etkinlikler de pek de önemli şeyler değil. Bu etkinliklerden en önemlisi televizyon seyretmek.

Televizyon seyirciliği, birçok ailenin ve bireyin zamanında çok yoğun bir yer tutuyor. Bu durum, tahmin edilenin çok üzerinde etkileri olan zaman kayıplarına neden oluyor.

Televizyon seyircisi, başka işlerle yada etkinlikler ile geçirebileceği zamanını hem hareketsiz, hem de anlamsız bir uğraş için heba ediyor.

Kendisinin fazla televizyon seyretmediğini söyleyen -ve öyle zanneden- bireylerde bile yaşam süresinin çok önemli bir kısmını heba edildiğini söyleyebiliriz.

Sadece haftanın bir günü televizyon karşısına geçtiğini söyleyen, tek bir dizinin yada programın izleyicisi için basit bir hesap yapalım.

Haftada bir gün, sadece iki saat televizyon seyrediyor.

Bu seyirci, iki yıl boyunca aynı diziyi yada programı izliyor olsun.

Yılda elli iki hafta, iki yılda yüz dört hafta aynı dizi yada programı takip ediyor.

Toplam iki yüz sekiz saat süreyi televizyon karşısında geçirmiş.

Bu süre tam gün çalışan birinin, bir maaş dönemi için işyerinde geçirdiği süreden fazladır. Ne kadar fazladır? Haftada altı gün çalışan bir kişinin bir ay iki günlük mesaisine denk bir süre kaybedilmiştir.

Yada başka bir hesapla, aynı sürede ortalama (dört dakikada bir sayfa) hızda okuyan birisi için 500 sayfalık 7 kitabı bitirmek mümkün. (Eğer okunacak kitaplar 300 sayfalık seçilirse okunabilecek kitap sayısı 11 adede çıkıyor.)

Burada belirtilen değerler, haftanın sadece bir gününde, sadece iki saatini televizyon karşısında geçiren bir kişinin kayıplarını göstermektedir.

Aslında 2004 yılında yapılmış bir araştırmaya göre Türkiye’de sabit ücretli (memur, işçi ve emekliler) bireylerin ortalama günlük televizyon tüketimi bile, iki saatin çok üzerinde. (Günlük ortalama televizyon tüketimi üç buçuk saat.)

Yani yukarıda belirttiğim sayıları yedi ile çarpıp daha sonra da, bunun üzerinde (iki katına yakın) bir değer düşünmemiz gerekiyor.

Örnekleri kitapla verdik öyle devam edelim. Haftada bir gün, iki saat televizyon seyretmenin, kaybettirdiği zamanda 300 sayfalık, 11 kitap okunabiliyor demiştik.





Şimdi bunu bütün hafta için hesaplarsak: 77 kitap yapıyor!!!

Bu sayı günde iki saatlik tüketim için hesaplanmıştır.

Eğer istatistikteki gibi üç buçuk saat süreyi esas alırsak; 132 adet kitap yapar.

Ki bu sayı, sadece iki yıllık bir dönemi kapsadığı düşünüldüğünde çok ciddi bir birikimdir.

Emin olun birilerinin bu kadar çok kitap okumasını istemeyenler olacaktır.


Kim istemez?

· Ülkemizi ellerinde tutan dış güçler istemez.

· Türkiye’yi sömüren güçler istemez.

· Onlara hizmet eden politikacılar[1] istemez.

· Onlara hizmet eden bürokratlar1 istemez.

· Onlara hizmet eden iş çevreleri1 istemez.[2]

· Kısıtlı bilgilerini matah bir uzmanlık edası ile sunan danışmanlar[3] istemez.

· Ağalar, derebeyler[4] istemez.

· Şeyhler, şıyhlar, cemaatleri kontrol edenler[5] istemez.

· Asalak takımından toplumu kemiren[6] kim varsa istemez.

· İstemez oğlu istemez[7].

Siz en iyisi televizyon seyretmeye devam edin.

Murat SEVGİ


__________________
[1] Politikacılar, bürokratlar ve is adamları: Ben bunlara kısaca “iktidarı elinde tutanlar” diyorum. (İktidarı elinde tutmakla iktidar olmak arasındaki farkın farkına varıldığı güne kadar…)

[2] Yayıncılar ve kitap işi ile uğraşanları ‘duygusal sebeplerle’ bunun dışında tutabiliriz.

[3] Danışmanlar: Verdikleri bilgilerin ne denli sıradanlaşmış şeyler olduğunu, kitaplarda zaten var olan bilgileri kendi ‘özgün’ fikir ve görüşleri imiş gibi sunduğunu fark ederler diye korkar, bunun için okumalarını istemez.

[4] Ağalar, derebeyleri: Güdümü altında tuttuğu insanlar, ağalık ve derebeylik sisteminin çoktan çöktüğünü fark eder diye korkar, bunun için okumalarını istemez.

[5] Şeyhler, şıyhlar, cemaatleri kontrol edenler: Bireyler kitap okur da, dinin gereklerini, şekillerini ve gerçeklerini öğrenir diye korkar, bunun için okumalarını istemez.

[6] Asalak takımından toplumu kemirenler: Toplumun her kesiminden insanlar çevrelerini daha iyi görür hale gelir ve olup bitenleri birilerinin yardımı olmadan algılar diye korkar, bunun için okumalarını istemez.

[7] İstemez oğlu istemez: Bilginin kötülüğü ve pisliği temizlemek için en güçlü deterjan olduğunu fark eden bireyler, okudukça daha çok okur hale gelir. Bilinçlendikçe bilinçlenme isteği de artar. Artık televizyon dışındaki diğer haşerenin de farkına varır diye korkar, bunun için okumalarını istemez.

Çarşamba, Mart 18, 2009

3012

Farklı bir uzay macerası!

Arthur C. CLARKE’IN bir uzay macerası üzerine…

Bir anda çağlar geçirdik.
Nice nesiller eskittik.
Bu yeni dünya haline
Bizler bugünlerden vardık.

Her şey güllük gülistanlık.
Eh, artık keyfe usandık.
Bu kadar olur mu bolluk.
Biraz da gerekir darlık.

Alışınca sevmez olduk.
Keder elem arar olduk
Acı-zulüm hasret kaldık.
Hele yokluk ve de darlık.

* * *
Acıyı katık yaparak,
Zehri üstüne serperek,
Ekmek arası dürerek,
Lokmaları arar olduk.

Sıkıntıdan hastalıktan
Doktor-doktor gezmez olduk
Sağlamları hasta eden
hastaneler görmez olduk

Onun bunun yok azarı
Nerde bu ceza yazarı?
Bürokrasiyi unuttuk
Elde evrak koşmaz olduk.

* * *

Çamur, çukur her köşesi
Yollarını arar olduk.
İçine kamyon düşesi
Çukurları arar olduk.

Sokaklarda derelerin
Kavşaklarda çağlayanın
Lağım dolmuş salonların
Konforunu arar olduk


Postal çeken balıkçının,
Donla yüzen kayıkçının,
Sahildeki akşamcının,
Gülüşünü arar olduk.

* * *

Kahvelerde işsizlerin,
Okeyini arar olduk.
Çay parası olmayınca,
Voltaları arar olduk.

Kalabalık sokaklarda
İte-kaka koşmaz olduk.
Sokaklarda volta atan,
Aylakları arar olduk.

Kuyruk-sıra-can pazarı
Sövülmeye hasret kaldık.
Arar olduk, arar olduk.
Kalan var mı? Arar olduk!


Murat SEVGİ
18 MART 2009 - ÇARŞAMBA

Pazartesi, Mart 16, 2009

  • Serbest piyasacı Milton Friedman, 2006’da öldü.
  • Thomas Friedman, ABD`nin en önemli köşe yazarlarından biri. New York Times gazetesindeki köşesinden, yıllardır, Amerikan saldırganlığını, işgalleri, katliamları, İsrail siyonizmini `aklayan` makaleler yazmakta. Ateşli savunucusu olduğu Amerikan emperyalizminin özünü pek iyi anladığı, küreselleşmenin 'daniskası' denilebilecek bir sistemin ütopik savunucusu, 1999`da yayınlanan `Lexus ve Zeytin Ağacı` adlı kitabın yazarı.
  • Bir de; ABD'nin Ortadoğu politikasının "B Planı" olarak da görebileceğimiz sistemin askerlerinden biri olarak; George Friedman diye biri var.Şeyimizi sallasak Friedman'a çarpıyor diye, karıştırmamak için birincisine "MF", ikincisine "TF", üçüncüsüne "GF" diyelim...

Şimdi bizim konumuz olan "GF",

"Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), Bush ve siyasetinin çöpe atılması ile birlikte çöpe atıldı. Sonuçta BOP'da başkanı ile birlikte tarihin çöplüğünü boyladı."Bu yorum güzel de gerçekçi değil.Peki gerçek ne?Gerçek şu ki: ABD politikaları, siyasi partilerin, eğilimlerin ve halkın gündelik isteklerinin çok daha üzerinde bir bilinç ile hazırlanır. Yanı bir politik girişimin hükümet politikası olması için bin dereden su getirilr. Bu bin dereden gelen sular içilip bitirilmeden fikirler eyleme geçmez. (Adamlar bu metodları Osmanlının 6 asırlık deneyiminden almış kullanmışlar.)Eğer BOP, ABD'nin dış politika portföyüne girmişse, bu politik yönelim, öyle Obama, bubama, şubama için değiştirilez. Bizim, monşer diyerek, biraz hasetle, biraz da imrenme (hatta kıskanma) ile ötekileştirdiğimiz dış politika askerleri, diplomatlar bunun için ötekileşirler.

Çünkü devletler toplumun tümünü yükseltemez. Ama yükseltilmiş bireylere ihtiyaç duyulan yerler vardır.Bu bireylerin ortaya çıkarılması gereken en önemli alan, diplomasidir.İşte "geri kalmakta direnen[1]" ülkelerde, toplumun tümünde bir yükseliş mümkün olmadığı için sokak kültürünün 'seçilmişleri' devlet politikalarının sürekliliğinin önünde direnç gösterirler.Çünkü; süreklilik için gerekli sebeplerin mantalitesine hakim olamazlar.Aksine gelişmeyi değişimde ararlar.

* * *

Ama ABD Türkiye ile ilgili;

  • NATO bölgesel stratejisini planlarken,
  • Ortadoğu'nun ekonomi-politini planlarken,
  • Rus-Türk ilişkilerini planlarken,
  • Asya Enerji statejilerini planlarken,

en önemlisi de;

  • Türkiye'yi planlarken

Kökleri XIX Y.Y.'a kadar uzanan kemikleşmiş politikalarını uygular.

* * *

FRIEDMAN meselesinde de durum böyledir.Hiçbir fikirden, emelden, plandan dönülmemiştir.Aynı oyun (seneryo), farklı bir senaristin elinde masaya getirilmiştir.

George Çift V Bush, dönemindeki gibi üst düzey politikalar ile yutturulamayan ilaç, ülkedeki dinsel öğelerin yoğunlaşması ve öne çıkması durumu da göz önüne alınarak DİPTEN GELEN eğilimler haline getirilmeye çalışılmaktadır.Yani İslam birliği, Asyanın lideri, Ortaduğunun lider ülkesi gibi daha popilist söylemler geliştirilmiştir.Böylece aynı ilaç ya içilecek, ya içilecek! Denilmeye çalışılmaktadır.

Planın geri kalmakta direnen ülkelerdeki anlık politika değişimleri gibi, son dakika operasyonu olmadığı da kesindir.Son zamanlarda yaşanıyor gibi görünen RUS-TÜRK yakınlaşmasını gazetelerden okuyup sevinenler için şunu da belirtmekte yarar vardır: "ABD, sırf bu yakınlaşmayı kırmak istiyor da! onun için yeni açılımlar yapmıştır." yorumu hatalıdır.

ABD, Friedman'ı en az 2-3 yıldır bu operasyona hazırlıyor olmalı.Çünkü; "Gelecek 100 Yıl 21. Yüzyıl İçin Öngörüler" isimli kitap kısa soluklu bir çalışmanın eseri değildir.Sonuç olarak ABD'de siyasi eğilimler değişmiştir, ama politika değişmemiştir.

Artık bizim de siyaset ile politikanın farklı şeyler olduğunu anlamamız gerekmektedir.

Politikaları oluşturanların, siyasilerin siyasal bilgisizlikleri ile mücadele edebilecek güçlü, azimli iradelere sahip olması gerekmektedir.

Allah onlara güç versin.

Hep sevgi ile kalın.

Murat SEVGİ
16 MART 2009 Pazartesi


_______________

[1] Geri kalmakta Direnen: Yıllardır ülkemizi, "gelişmekte olan" diye saçma sapan bir guruba alıyorlar.Geliştiğimizi zannedenler yada öyle görünmemizi isteyenlerin bir hezeyanı olan bu fikirsizlik halinin anlaşılır mazereti yoktur. "Satın al kullan" ve "Kuzu kuzu itaat" üzerine kurulu sistemin çarpıklığını kör görüyor, sağır duyuyor'

Cuma, Mart 06, 2009

1Dolar, 2 Lira Olur mu?

Hedefleri belirlemesi gerekenler, hedeflerin hedefinde kalırsa, böyle olur.Avcı, vahşi serbest piyasa ormanında elindeki yetersiz silahlar ile kondisyondan yoksun bir halde, gıdasız, hastalıktan yeni çıkmış, bitkin, genetik olarak;cılız ve bezeri olarak; yetersiz bir konumdadır.Bu onun, aslında avcı görünümlü bir avdan başka birşey olmadığının bir göstergesidir.Avcının ormandaki gerçek avcıların avı olmamasının tek sebebi, avcıların gözüne; lezzet ve doyuruculık ifadesi düşük bir bedene sahip olmasıdır.

Yani; eti-budu pek yerinde olmayan kemikli bir av olarak rağbet görmemektedir.

* * *

1 doların 1 liraya eşit olabileceği söylentileri 2008 yazı ve hemen sonrasına rastlar.Aslına bakarsanız; 2008 krizin içinde boğuşan dünyanın kötü dönemlerinden biridir.Krizin başlangıcı yada görünür işaretleri; 2006 yılında, etkilerini göstermeye başladı.2007 ve 2008 ise tam bir olgunlaşma dönemiydi.Bunu görmek için 2006 yılı gazetelerinde ekonomi manşetlerine bakmak yeterli.

PEKİ TÜRKİYE NEDEN FARKETMEDİ?
(Aynı soruyu şöylede sorabiliriz: "Türkiye Hükümeti, krizi ne zaman haber aldı?"

"ONİKİDEN TEĞET GEÇME" KAVRAMI NE DEMEK?

* * *

Türkiye gibi geri kalmakta direnen ülkelerde "iktidarı elinde tutanlar" bile, toplumun üretimin farkına varmadığı sürece kalkınmanın makyajdan öte giden bir etkisinin olmayacağını bilmektedir.Ama ellerinde tuttukları "rantı" kaybetmemek uğruna, rantabıl köşebaşlarında keyiflerini bozmadan günlerini geçirebilme kaygısı ile seslerini çıkarmıyorlar.

* * *

Kriz, salt ticari anlamı olan bir tanım değildir. Ticari anlamının yanında PSİKOLOJİK bir olaydır.Zaten, borsalar ve piyasalar tümüyle TİCARİ-PSİKOLOJİK dengenin üzerinde yürür.Bu yeni bir tanım da değildir.Arz ve talep olgusu içinde insani duyuları taşır.İnsani olan herşey de psikolojiktir.

* * *

2 Liraya giden yolu nasıl bozarız?:
2001 yılına kadar süren ve bozulmadan, değişmeden yürüyen bir enflasyon ivmesi ile yaşadık.60'lı yılların hayalleri gerçekleşti.Her mahalleye bir milyoner planlamışlardı.Hepimiz milyoner olduk!1 Dolar, 1.670 e kadar çıktı.
Geçen 8-9 yılda Dolar-Lira dengesi bu değerine hiç ulaşamadı.İşte o günlerde yaşanan iyi gidişin sebebi iktidar yada dış piyasaların etkisi değildi.
1999 depremi ülkenin en üretken bölgesi olan Marmarada büyük kayıplara neden oldu.
Deprem sonrası Türkiye'nin en zengin ve bölgelerinde o güne kadar planlanmamış bir üretim yaşandı.
Gerçek ekenomi; "üretim" olduğu için biz ister istemez etkilenmez bir zırha büründük.
Böylece bizler "ASYA KRİZİ" nin etkilerine çok geç bir dönemde maruz kaldık.İşte 2001 yılında, Dünyada işler yoluna girmişken yaşanan krizin nedeni budur.

* * *

2 Liraya giden yolu nasıl bozarız?:
2002 sonrası yaşanan hertürlü talana ve yalana rağmen yaşamsal ihtiyaçlarını gidermw yolundaki insanlar sayesinde büyük bir taban ekonomisi yükü sırtladı.
Tarımürünleri değersizleşti.
Süt sudan ucuz hale geldi.
Gelirler düştü.
Sonrasında harcamalar da düştü.
Sonuçta enflasyon da düştü.
Hatta eksi çıktı.

Gelelim sadede:

2001 yılına kadar sabit iveli bir yükseliş gösteren enflasyon, o tarihten beri öngörülen çizgisini yakalayamadı.

9 yıllık bir öngörü sapmasının stresi altında olan piyasalar, çizginin altında kalan bu ivmenin baskısını hep yaşadılar. (Bu baskı içeride görülen bir olgu değil. Dış piyasaların Türkiyer ekonomisi değerlendirirken göz önünde tuttuğu menfi bir etki.)
Eğer 2009 içerisinde yakın vadeli, "Kalkınma hamlesi", "Yatırımların Desteklenmesi", "İstihdamın Yeni İşletmeler ile Yükseltilmesi" gibi projeler ile;
  • tüketim canlandırılmaz ise
  • ihtihdam arttırılmaz ise durum daha da kötü olur.
Tüketimi canlandırmak adına çek gibi uygulamalar tamamen saçmalık.

Böyle bir tüketim teşviki TALAN ekenomisine gidişi getirir.
Tüketim, dolaylı yollar kullanılarak canlandırılmalıdır.
Yatırımlar yoluyla, işgücünü oluşturarak, vatandaşın kendi azandığı paraları harcaması ile!İş gücü çalışacak ortamlara kavuşur ve eline geçen parayı "umutla" harcarsa işte o zaman durum iyi olur.

Hep sevgi ile kalın.

Murat SEVGİ
06 MART2009-CUMA

Salı, Ocak 27, 2009

Globus

1. GİRİŞ
Müşteriler tarafından kullanılan ev kredilerinin ödenememesi sonucunda, bankalarda yaşanan büyük zararlar ve ardından gelen iflaslar ile başlamış gibi görünen bir kriz ile karşı karşıyayız. Görünen semptomları 2008’in ikinci yarısında yoğunlaşsa da 2007’nin son çeyreğine kadar giden işaretlerden söz edilmektedir. İçinde bulunduğumuz kriz, finansal yapısı sebebi ile; Asya krizi ve daha önceki Rusya krizinden farklı bir şekil oluştursa da aslında aynı -büyük- hareketin, gittikçe büyüyen dalgalarından biridir. Tüm politikacılar ve ekonomistler; krizin etkilerinin iki yıl içerisinde giderile(bile)ceğini ve 2010 ortalarında başlayarak tekrar düzenli bir ekonomik sistemin yürüye(bile)ceğini beyan ediyorlar...

Lâkin durum bağımsız bir kriz dalgasının vuruşu değildir.

Bugün yaşananlar, büyük felaketin -yaşanan- son dalgasının yarattığı yıkımın etkilerinden kurtulmak yada korunmak üzere geçici politikalar icat etmeye çabalarından başka bir şey değildir. Bugün, büyük savaşın son dalgasının tepe noktasına doğru ilerleyen bir yerlerdeyiz.
Önümüzde, para kısıtlılığının ve belirsizliğin etkisi ile artan durgunluğun etkilerini yok etme politikalarının kuşattığı bir süreç bizleri bekliyor. Kuru kuruya; “tüketimi tavsiye eden” politikalar, yerini tüketime yönlendiren teşvikçi politikalara bırakacak. Tüketmek, hem para hareketi oluşturmayı, hem de krizin yükünü paylaşmayı amaçlayan bir etkiye sahip.
Bununla birlikte doğal bir eğilim olarak; tutumluluk, bu görüşün tam zıttı fikirleri çağrıştırıyor. Ve tarafsız bir akıl, kararını her durumda tutumluluktan yana verir. Ama, karmaşık ekonomik sistemlerin, basit ticari kurallarda olduğu gibi, düz mantıkla üretilmiş davranışlar sergilemesi de beklenmemeli.
Binlerce yıldır, süregelen silahlı savaşların en büyük sebebi olan ekonomi, artık kendi başına bir muharebe metodu olarak güç mücadelesindeki yerini aldı. Bu savaşın asker sınıfı üretenler. Yani, çiftçiler, sanatkarlar ve işçiler. ‘Üreten’ olgusu, sanayi devrimi ile birlikte belirginleşen bir sınıfın tanımı ile birebir örtüşmekle birlikte, üreten kesimin toplumun tümüne homojen bir dağılım olması, sınıf tanımı içinde ele alınmasını engelliyor. Bu sebeple üretenleri, toplumun tümünün -hatta hayvanların ve makinelerin de- az yada çok benimsediği bir eğilim olarak görmek daha doğru olur. Bu şekli ile ‘üreten’ eğilimlerin kitlesine de ‘üretim toplumu’ diyebiliriz.
20. yüzyılın ikinci yarısı ile birlikte, yeniden tanımlanan başka bir eğilim de tüm insanların -hatta hayvanların ve makinelerin de- doğal üyesi olduğu bir toplum: Tüketim toplumu.
Üretkenler ve tüketkenler arasında yerimizi almış olmamız, ülkeler arasında yaşanan ekonomik savaşın askerleri olmak anlamını da taşıyor. Sonuçta bizler, yeni savaşın silahları; cüzdanlar yeni savaşın şarjörleri; para da yenisi savaşın mermileri.
Bunca yeni metaforun yanında, hayatta kalmak, ölüm ve mücadele değişmeyen olgular olarak insanlığın son savaşında yerleri koruyor.
Krizler, büyük savaşın planlı hücumlarından başka bir şey değil. İster kontrollü, ister kendiliğinden başlamış ve gelişmiş olsun tüm savaşlar gibi gücünü insanların hırslarından alan parasal muharebeler, saldıran ve savunan tarafların varlığı ve stratejileri göz önüne alındığında, yaşananlar tam bir savaş.

2. DALGA YAPISI
‘Büyük Savaş’ın ekonomik anlamdaki ilk çatışmaları sanayi devrimi ile birlikte gözlemliyoruz. Özellikle endüstriyel üretimin artması ve insan eli ile üretilmesi mümkün olmayan boyutlarda üretimlerin gerçekleştirilmesi sayesinde önemli bir boyut kazandı. Avrupa ve Amerika’da yaşanan makineleşme yarışı tümüyle bir savaşçı psikolojisi ile gelişti. Zaten top ve tüfekle yapılan savaşların da asıl hizmeti ekonomik savaşın galibiyetini güçlendirmektir. 2. Dünya savaşı ile birlikte kanlı yöntemler terk etmiş gibi göründe de son 60 yılın tarihindeki kan, her iki dünya savaşındaki kanın kat ve kat üstünde olmuştur.
Büyük savaşın yapısını daha net görebilmek için son üç dalganın, karmaşık gibi görünen resim içerisinden izole edilerek göz önüne serilmesi, gelecek tahminlerinin doğruya en yakın sonuçlarla yapılabilmesini sağlayacaktır.
Bu amaçla, içinde bulunduğumuz dalga da dahil, son üç dalganın; oluşumunu öncesi ve sonrası ile ele almak faydalı olacaktır.

2.A. BİRİNCİ DALGA
80’li yıllarda Rusya’nın yaşadığı ağır ekonomik sıkıntılar, artık birliği oluşturan diğer devletleri ‘Sovyet’ çatısı altında tutabilmesini güçleştiriyordu. İsyanlar ve ayaklanmalar ile ortaya çıkacak kötü senaryoyu gören, Gorbaçov yönetimi, baskıcı ve sert yöntemleri bırakmayı seçti. Değişim ve yenilik sloganları arasında parçalanma yavaş-yavaş başladı. Uygulanan politika en az kan ile süreci sona erdirmekti. Kriz güçlü dalgası olanca gücüyle Sovyet Birliğine çarparken asıl amaç; toplumunu büyük bir Sovyet pazarı haline getirmekti. Ama yan etki olarak, Sovyetler dağılmış ve irili ufaklı onlarca devlet ortaya çıkmıştı. Asıl amacın sonuçlarının oluşması oluşan yeni siyasi durum yüzünden biraz gecikmeye uğradı. Çünkü yeni devletler, kendilerini hiç planlamadıkları bir bağımsızlık hareketinin zaferi ile kucaklaşmış halde buldular. Her şey olup bittikten sonra Rusya, yaşananların farkına varma şansını yakaladı.
Bu yeni durum, Gorbaçov’un iktidarını da ortadan kaldırdı. Ama iş işten geçmiş, Glastnost ve Prestroyka derken birden kendilerini onlarca Türk Cumhuriyeti ile karşı karşıya bulmuşlardı.
Kriz dalgasının şiddeti Sovyetler Birliği’nin dağılması ile en güçlü noktasına ulaştı. İşte bu yıkılışın etkisi ile, sistemini Sovyetlere bağlı olarak oluşturmuş ülkeler de boşlukta kaldılar. Ama bu boşluk sadece ekonomik bir boşluk değildi. Sovyetler Birliği’nin, kontrolündeki ülkelere ihraç ettiği ideoloji ve sosyal model artık desteğini kaybetmişti.
İlk domino taşının ardından komşu devletler de eş zamanlı olarak sarsıntının etkilerine maruz kaldılar. Etkilenen ikincil ülkeler, yansıma olarak, daha çok siyasal ve toplumsal krizler yaşadı.
Sovyetlerden ayrılan ülkeler bağımsızlık sarhoşluğu içinde, olup bitenleri fark edemese de bu değişim doğu-batı sınırını oluşturan Polonya, Macaristan, Çekoslovakya, Yugoslavya, Bulgaristan ve Romanya gibi uydu devletlerde büyük sosyal etkiler yaptı.
Yaşanacak travmayı -ve bunun etkisi ile etnik parçalanma ihtimalini- erken fark eden[1] Bulgaristan; toprakları içerisindeki Türk vatandaşlarını sindirmeye başladı. 1989 ve öncesinde yaşanan asimilasyon uygulamasının nedeni; etnik ayrışmanın filizlenmesini önleme politikasıdır. Sonuçta dönemin Türkiye hükümetinin de katkısı ile Bulgaristan üniter yapısını korumuştur.
Ama Yugoslavya’da, Bulgaristan örneğindeki düzeyde baskın bir hakim ulus bulunmaması, aksine çok parçalı etnik yapı böyle bir sindirmeyi -önceden- yapmaya mümkün kılmadı. Bunun yerine kendilerini hakim ulus yerine koyan Sırplar; önce Yugoslavya’nın sonrada -sözde Büyük- Sırbistan’ın sahipliğine soyundular. Sonuçta kan ve kin ile dolu bir süreç; ulus devletlerin ortaya çıkışı hazırladı. Slovenya, Hırvatistan, Bosna Hersek, Sırbistan ve Makedonya gibi ülkeler ile tanıştık. (Daha sonraki bir süreçte buna Kosova da eklendi.)
Romanya’da halk arasından öne çıkan yeni politikacılar, boşta kalan idarenin ellerine geçişini Çavuşesku ailesinin kanıyla kutladılar. Bu kan, hem halkın, geçmişe olan kinini eritti. Hem de yeni yönetim için sanki kazanılmış ilk zafer gibi tarihe yazıldı.
Soğuk savaş döneminde -jeopolitik olarak- aynı guruba girmekle birlikte Doğu Almanya için farklı bir kader çizilmişti. Yaşanan tüm parçalanma hikayelerinin arasında, ‘Alman farkı’ denilebilecek bir duruş ortaya koydular. İki Almanya birleşerek Avrupa’nın en büyük ulus devletini oluşturdu. Doğu Almanya para birimi Ostmark’ı terk etti. Yeni ülkede, 1990 yılından itibaren Federal Almanya’nın Deutschemark’ı kullanılmaya başlandı.
Bu sırada, Türkiye yönetim zafiyeti içerisinde kıvranıyordu. 5 Nisan 1994 de “Krizden çıkmak için Türkiye tarihinin en büyük kemer sıkma programı açıklandı.”[2] Birkaç haftalık kısa süreçte Türk parası, Dolar karşısında tarihinin en büyük değer kaybını yaşadı. 6 Nisan 1994 de “Hükümete beklenmedik şok. Hükümete güvenen Merkez Bankası faizi düşürünce devalüasyon oranı %24 e çıktı.”[3] Anı iktidar, gitmeden önce, tarihin en büyük kapitülasyonu olan Gümrük Birliği[4] hediyesini de kucağımıza bırakmayı başardı. Bu olaylar dizisi[5] iktidarın da -hayırlısıyla- sonu oldu.
Ama olan ülkemize oldu. Gümrük Birliği, demir bir fetiş aksesuarı gibi boynumuzdaki yerini aldı. Olup bitenlere sessiz kalmayıp, zamanında gerekli tepkileri gösteren, bu söylemleri sayesinde daha sonraki dönemlerde koltuğa kavuşan politik şahsiyetler; koltuğa oturma sırasında geçirdikleri transformasyonun yan etkisi olarak, mazoşist bir psikolojinin, ‘kabullenici’ tutumunu içselleştirmeyi strateji olarak benimsediler.

2.B. İKİNCİ DALGA
Yaşanan; 2 Dünya Savaşına, sonrasındaki hakimiyet dalaşına, teknolojideki devrimsel yeniliklere ve sosyal değişimlere rağmen yirminci yüzyılın tümünde dik durmayı başaran, en büyük ülke: Çin. Bu sessiz dev, sıradaki dalganın hedefine koyduğu yeni kurbanıydı. Binlerce yıllık tarihi, dünyanın diğer kısmı ile olan somut farklılıkları, binlerce yıllık inanç yapısı ile kapalı bir kutu.
Çok kalın bir kabuk ile korunuyor görüntüsü veren Çin’in içine nüfuz edilemediği için hemen dibindeki ülkeler etki altına alındı. Bunun sebebi; söz konusu devletlerin, Çin ile kültürel ve sosyal yakınlıklarının bulunduğu sanısı idi. (Batıdan bakıldığında benzer gibi görünen bu ülkeler, aslında birbirlerine hiç benzemezler. Üstelik benzeri batı ülkelerinde de görülen zıtlıklar barındırırlar. Ama batı, “hepsi çekik gözlü işte!” dercesine kısır bir algı yanılgısına kapılmıştı.)
Çin’in doğu cephesini kuşatmış olan; G.Kore, Japonya, Singapur ile nispeten daha az sanayileşmiş olan; Malezya, Endonezya ve Filipinler de bu krizden etkilendi. Ülkemizde de ürünleri ve markaları bilinen G.Kore ve Japonya krizin etkilerini çevrelerine de yansıttılar.
Asya’da yaşanan bunalım tüm şiddeti ile devam ederken, Çin’de bundan psikolojik olarak etkilendi. Hemen yanı-başında yaşanan hareketliliğe tepki göstermese de -dünyanın en eski devletlerinden biri olarak- dersler çıkarmaması beklenemezdi. Medeniyetini sadece son 180 yıla sığdıran bir Amerika için bunun pek bir anlamı olmaya bilir. (Huntington’a göre ise, modern Amerika sadece 120 (1889) yıldan beri var.[6])
Yinede Çin yönetimi o kalın kabuğu dışarıdan kırdırmaktansa kendi elleri ile kontrollü bir şekilde esnetmeyi tercih etti. (Buna benzer bir babayiğitliği bir önceki dalgada Gorbaçov da kendi sömürgesi olan ülkelerin bağımsızlaşması sürecinde yapmıştı.)
Sonuçta Çin, ABD’nin ticaret alanındaki bu düello teklifini kabul etmiş oldu. Çin, sanayileşme konusunda hiç de geri bir durumda değildi. Ama mevcut yapısını oluştururken, 1960’lardan itibaren tamamen stratejik alanlar seçilmişti. Tüketime yönelik sanayileşme o güne kadar düşünülmemişti.
Tüketim, hem ideolojik, hem de stratejik vizyonlarının dışında tutulan bir olguydu. Ama elindeki mevcut teknolojiler ve mühendislik batının standartlarına pek uymadığı için zorunlu olarak yeni sanayi yatırımlarına yöneldi. Karşılıklı ticaret anlaşmaları, gümrük muafiyetleri, pazar paylaşımlarındaki ufak tefek tavizler tüketime yönelik sanayileşmeyi Çin topraklarına yöneltmiş oldu.
Çin, kendisine yapılan bu yönelim sırasında en büyük üç kozunu etkin bir şekilde kullanmaktan da çekinmedi. Bunlar:
  • Kapalı toplum yapısı ve iletişim kısıtlılıkları.
  • Ülkenin sahip olduğu işgücü kaynağı potansiyeli.
  • Ülkenin tabii kaynakları yerel ürünleri.

İşte bu kaynaklar, bizzat Çin yönetimi eliyle sömürülecek, kendi sömürgenini yaratan bir ülke yönetimi ortaya çıkacaktı. Tüketim konusu, daha önce üzerinde durulmamış, kafa yorulmamış, ciddi bir konu olarak ele alınmamış bir olguydu. Zaten hem kültürel, hem de ekonomik bir gerçeklik olarak Çin için -o ana kadar- düşünülecek gündemlerden biri değildi.
Binlerce yıldır[7], dünyanın en büyük ülkesinde, bugün süper güç diye anılan bir devlette, sıradan bile olmayan, fakir, çaresiz, çetin şartlar altında, ellerindeki az imkanlara karşın dünyanın en baskıcı rejimlerine göğüs geren ve çeşitli ulusları barındıran bir halk. Sessiz bir yaşam sürdüren Çin halkı, geçen yüzyılın son demleri yaşanırken bir anda kalk borusunun tırmalayıcı çığlığını ilk defa duyan acemi askerler gibi yataklarından fırladı. Büyük kentlerde ve eğitilmiş-erişilmiş kitleler üzerinde başlayan tüketim odaklı sanayileşme, görülmemiş bir hızla ülkenin içlerine doğru yayılmaya başladı.
Tüketim toplumunun hastalığı, Çin topraklarına SARS ve Kuş Gribinden birkaç yıl önce girmeyi başarmış tarihin en büyük salgınını tetiklemişti. Yüzlerce yıldır değişime uğramadan, bozulmadan süregelen yaşam kültürü artık bir dönüm noktasına gelmiş olabilirdi. Tipik şehirli halkı bile, Marco Polo’dan beri tanıdığı, geniş suratlı, kilolu, küstah ve geveze batı insanını hiç bu kadar kalabalık bir şekilde görmemişti.
Gelenler, kendi ülkelerinde girişimci olarak adlandırılan tüccarlardı. Büyük bütçeli işler yapanından tutun da, 10-15 bin doları toparlayıp hayatında ilk defa ülkesini terk eden maceraperestlere kadar bin türlü insanın bini de eksiksiz, Şanghay ve Pekin sokaklarında oyana buyana koşturarak iş kovalamaya başlamıştı.
Bu girişimci kitlenin içinde Çin’i tercih eden, asıl amaçları; kontrolsüz serbestlik prensibine uygun ticareti amaçlayan bir azınlık, oluşan ticaret hacminin büyük bölümünü eline aldı. Bu tüccar azınlık kendi pazarlarına Çin ürünlerini taşıyan kayıt-dışı kanallar oluşturdular. Büyük çekim gücüne kapılıp kısıtlı varlıkları ile Çin’e gelen çoğunluk, sadece planlı profesyonellerin oluşturduğu azınlığı kamufle eden bir dolgudan öte gitme şansına sahip değildi.
Legal yada illegal olduğunu bir kenara bırakırsak, oluşan büyük talep patlaması Çin yönetiminin gerekli işbirliklerini doğru becerebilmesi sayesinde, kontrollü bir arz ile karşılanabilmektedir. Sonuç olarak; alan da satan da kendi rızasının sonuçlarına katlanmaktadır. Burada çarklar arasında ezilenlerin durumu ve gelecekleri planlanmış bir konu değildir. Hesabın dışında tutulan bu kitle Çin halkından başkası değildir. Sadece bugünü geçirme kaygısına alet edilen, ve sosyal yapısı geri dönülemez şekilde tahrip edilen halkı kimse umursamamaktadır.
Dünya nüfusunun beşte birinden fazlasına sahip olan Çin, bu büyük insan kalabalığını adeta besi işletmesi gibi yöneten bir idarenin elinde sonu karanlık, acı ve mutsuzluk dolu bir geleceğe doğru koşmaya başlamıştır.

2.C. ÜÇÜNCÜ DALGA
Batı standartları diye Avrupa ve Amerikan toplumunun yaşam kalitesi üzerine koyduğu üst düzey kriterler var. İşte bu kriterler, üretim maliyetlerine yansıdıkça, buralarda üretilen ürün ve hizmetler pahalılaştı. Üretim, özellikle de emeğe dayalı endüstriyel üretim, yaşam kalitesini gözetmeyen ‘kalitesiz’ ülkelere doğru kaydı. Bu süreç, 2. Dünya Savaşı sonrası, Batı kendi makyajını tazelerken başladı. O yıllarda, deri ve tekstil gibi sanayilerin Türkiye’ye gelmesi bu sürecin bir parçasıdır.
Çin, hem insanını ucuza kullanması, hem de gerekli insani şartları oluşturmamayı fark yaratmak için bir araca dönüştürdü. Bu sürecin uç noktası olan; fiyat-kalite dengesinde hem fiyattan, hem de kaliteden yana derin bir uçurum ortaya çıkmış oldu. Çok kalitesiz olmanın ötesinde sağlığı da tehdit eden ürünler, kontrolsüzlüğün ve standart dışılığın bir sonucu oldu. Bu uçurumu fark eden Batılı tüketicileri kandırmaya yönelik son numara; “Çin Malı” imajının yerine “Made in PRC” maskesini kullanarak tüketiciyi yanıltmaya giriştiler.
Uyuşturucu ve silah da dahil ticaretin her türlüsünü mubah sayan sözde girişimci-tüccar zihniyetine sahip birçok satıcı Türkiye’nin de içinde olduğu birçok ülkeye kalitesiz olmak bir yana zehirli, hastalık kaynağı ve ölüm kaynağı ürünleri satmayı sürdürmektedir.
Bu yaratıkların[8] karşısında kurbanların haklarını tazmin edebilecekleri bir muhatap da bulunmaması konunun acı yanlarını bir misli çoğaltmaktadır.
Her ne şekilde olursa olsun, 2. Dünya Savaşı sonrasında Önce Japonya, sonrasında G. Kore, Singapur, Tayvan ve Malezya’nın pazarı haline gelen Batı, aradığı ‘en ucuz’a bir şekilde ulaşmayı başardı.
Batı, tüketim virüsünün etkisinde, kendi kendini de yemeyi sürdürürken, son 60 yılda giderek belirginleşen bir şekilde, gerçek gelirinin çok üzerinde bir hayatı yaşamaya başladı. Şişirilmiş sayısal hareketler, mevcut gelirler ile finansa edilemez hale geldi. Batı ekonomik modelinin omurgası olan banka ve borsa sistemleri, bilgi teknolojilerinin gelişmesi ile şeffaflaştı. Kolaylık ve yenilik adı altında bilgi teknolojileri kullanımı her geçen gün parasal hareketleri daha sıkı takip etmeyi sağlar hale geldi.
Buna ek olarak parasal konulardaki yasal düzenlemeler ve kamunun ticari faaliyetler üzerindeki sıkı kontrolleri öngören mevzuatları, yatırımcıların ürküttü. Bilgi teknolojileri yayıldıkça, şeffaflığın getirdiği baskı, kontrolsüz serbestliğe aşık büyük finansal kitlenin o bölgelerden kaçışını da beraberinde gerçekleştirdi.
Parasal konularda yasal mevzuatın daha esnek olduğu İsviçre, Cayman adaları, Meksika ve Panama gibi finans merkezleri de şeffaflıktan etkilendiler.
Kara paranın kontrolü ile ilgili uluslarası sözleşme Cayman Adaları ve İsviçre gibi ülkelerin finansal geleceği için mecburi bir seçenek olarak önlerine koyuldu.
1993 yılında ABD, Kanada ve Meksika arasında imzalanan NAFTA (North American Free Trade Agreement) anlaşmanın kapsamının genişletilmesi Meksika’ya büyük imtiyaz sağladı. Panama küçük bir Amerikan birliği resmen işgal edilerek sisteme uyumlu hale getirildi.
Hem kontrol sistemlerine tâbi olmak, hem de vergilerin kapsama alanında olmak finansal kitleyi uzaklaştırıyor. Kontrolsüz serbestlik ilkesine tabi para, Çin ve Rusya gibi yeni faaliyet alanlarında yoğunlaşmasını sürdürüyor.
Rusya’da ve Türk Cumhuriyetlerinde dünün eşit insanlarının arasından özel seçilmiş bir azınlık, dolar milyarderi olarak karşımıza çıkıyor. 14-15 yılda elde edilen milyarların ne derece ‘kazanılmış’, ne derece ‘çalınmış’ yada ne derece ‘hak edilmiş’ olduğunu tartışmanın bile gereğinin olmadığı ortada.
Gün geçtikçe daha büyük miktarda para, ekonominin büyük merkezlerinden uzaklaşıyor. Bunun sonucu olarak: hem parasal boyutlarda daralma, hem de ticari hareketlerde azalma olmaktadır.
Batı toplumu üretimi terk ettikçe ticari faaliyetler (dolaylı gelirler), gelir kaynakları arasındaki payını yükseltiyor. Durgunluk durumlarında, para hareketleri de kısılınca borsalar ve ekonomisini borsalara bağlamış topluluklar da zarar görür.

3. BÜYÜK SAVAŞ
Yirminci yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkan, insanlığın daha önce hiç görmediği yeni dünya düzeni, eski dünya düzeninde ayrılma, sıyrılma ve kurtulma girişimlerine başladı.
Bu kopma isteğinin ortaya koyduğu direnç ve değişimin fırsatçılarının kıpırdanmaları sonucunda biriken enerji yaklaşıl yirmibeş yıldır içinde olduğumuz büyük ve uzun soluklu bir krizin yaşanmasına sebep oldu.
Krizler, 7-7.5 yıllık bir periyodu olan, giderek tepe yüksekliği[9] artan bir dalgalar silsilesi şeklindedir. Bu finansal rezonansa[10] hakim olabilmek, ne Türkiye gibi küçük bütçeli oyuncuların, ne de ABD ve AB gibi global erk iddiasındaki oyuncuların elinde değildir.
Finansal kitlenin çok büyük ölçeklerde bir araya gelmesi bu gücü elinde bulunduranın isteği dışında davranışlar gösterebileceği gerçeğini ortaya çıkarmıştır. Mikro iktisat ve makro iktisat teorilerinin yanına, çok büyük finansal kitleleri disipline eden, ‘Mega iktisat’ teorisini eklemek artık kaçınılmaz bir mecburiyettir.
Mega iktisat, finansal varlığın, çok yüksek değerlere ulaşması durumunda; kişilere bağlı olmaksızın paranın kendi matematiği içerisinde eylemleri olabileceğini yakın bir gelecekte tanımlayacaktır. Finans kültürü üzerinde büyük değişiklikler oluşturacak yeni iktisat anlayışı geleceğin finansal yapısının nihâi modeli değildir. Sadece, klasik iktisadın terk edilmesi için ortaya koyulacak bir geçiş dönemi modelidir. Bu değişimin öngörüsünü; “E-’Den M-’Ye: Hayatın Elektronik Ortama Taşınması ve Sürecin Toplumlara getireceği Yenilikler”[11] başlıklı yazımda öngörmüştüm. Yeni süreçte artık yeri olmayacağından dolayı, klasik iktisadın yöntemleri devre dışı bırakılacaktır. Bu devre dışı bırakma işlemi:
“Bu sürecin hayatımızda yerini alması, birinin ‘Ben şunu-bunu kaldırıyorum.’ şeklinde hüküm vermesi ile olmayacak. Böyle bir tasfiye işini yapacak, tasarımcı-taslakçı sistemin hiçbir aşamasında yok. Çünkü mevcudun hantal ve işlevsiz organları yerlerine geçen dinamik yapıların gölgesinde ilgi ve işlev yoksunluğunun verdiği kansızlıkla kuruyup yok olacak.”[12]
Krizin, tekrarlayan bir periyodu bulunmaktadır. Yani sabit zaman aralıkları içerisinde tekrarlanmaktadır. Şiddeti her seferinde artmaktadır. Hem etkileri, hem de etki alanı büyümektedir. Ekonomik etkilerinin yanında sosyal ve kültürel açılardan da incelenmesi gereken sonuçlar oluşacaktır.
Bütün bu kronik durumun sonucu olarak etki altındaki ülkeler, piyasalar ve topluluklar her seferinde daha büyük zararlar yüzleşmek zorunda kalacaktır.
Bu artışın ivmesinin giderek büyümekte olduğunu, 2015-2016 gibi görünecek dördüncü dalganın bugünkü ölçeğin[13] en az üç katı olacağını görmek, hiç de zor değildir.
Krizin temel sebebi; globalleşme ile birlikte bütün dünya ekonomisinin tek bir kazanın içinde kaynamaya başlamış olmasıdır. Bu tek kazan, bilgi teknoloji ile şeffaflaşan finans dünyasının ve para hareketlerinin takip edilebilir olması gerçeğinin bir sonucudur.
'Finansal rezonans' diye tanımladığım, ve son 25 yılda ilk üç atımını yaşadığımız olay; kapalı ekonomilerin ortadan kalkması ile birlikte aynı kazanın içine dökülen ekonomik güçlerin kontrolsüz bir şekilde ülkeden ülkeye akması ile yaşanan dev para denizinin kendi kendine dönmeye başlamış olmasının ekonomi çevrelerinde yarattığı travmadır.
Bu travmanın, giderek büyümesinin birinci adımında Rusya’nın, ikinci adımında da Çin’in enfekte edilmiş olmasının etkisi büyüktür. Yaşanan enfeksiyon kapalı ekonomileri çevreleyen duvarların kaldırılması ve aynı kazana dahil edilmesidir. Kontrolsüz serbestlik şansını yakalayan para büyüdükçe kriz de büyüyerek devam edecektir. Bugün içinde olduğumuz üçüncü dalga, 2015’e kadar geçecek süreci içine almaktadır. Etkisini yitirmeye başladığında piyasalar tekrar düzene girip toparlanma ve canlanma şansına kavuşacaktır. Bu toparlanma ve canlanma sürecini görüp hareketin büyüsüne kapılan girişimciler kendilerine yeni keşif bölgeleri bulacaktır. Bu keşif bölgelerinin en başında Hindistan bulunmaktadır. 1990’ların sonunda (ikinci dalgada) keşfedilen Çin’in yerini alacak olan, Hindistan (üçüncü dalga) enfekte edilecektir.
Böylece serbest piyasa ile tanışmamış hiçbir pazar kalmayana kadar dalgalar halinde yayılan sistem tüm dünyayı etkisi altına almış olacaktır.
"Çinliler Geliyor – 1"[14] başlıklı yazımda Çin'de yaşanan kapitalist evrimin[15] ülke yönetimi tarafından ne derece stratejik(!) yönetildiğini ve idarenin kendi halkını nasıl bir çıkmaza soktuğunu anlatmaya çalışmıştım.
Para, kontrol altında tutulmayı sevmez. Özgür hareket edebilmeyi tercih eder. Serbestliğin olduğu ortamlara doğru yönlenir. Modernizmin bir gereği olarak devletler bilgi teknolojilerine eğilimlidir. Fakat, devletlerin vatandaşları ile ilgili işlemleri elektronik ortama geçirmesi yoğunlaştıkça parayı ellerinden kaçırmaları yoğunlaşır. Sonuçta ütopik bir azınlık kısıtlı imkanları ile devletin kucağında mutlu-mesut yaşar. Geri kalan özgürlükçü ruha sahip çoğunluk, sürüden kaçan kuzular gibi kurtların kucağına düşer. Ama yinede sürüde kalmazlar. Buna; bir çeşit ölümüne özgürlük ideolojisi de denilebilir.
Burada öne çıkan; global piyasa, yada serbest piyasa havuzu gibi tanımlamalar ile belirtilen benim; ‘kazan’ dediğim ortamın kurallarının oluşturulamamış olmasıdır.
Ülkemizde hukuksal boşluk tabiri ile sıkça karşılaşsak da, dünya, hele bir de bu günkü global haliyle; kuralsızlık çıkmazının içerisinde kalmayı sindirebilmiş değildir.
ABD’nin ticari ve hukuki altyapısı bugün ortaya çıkan ‘GLOBUS’[16] adlı dev ülkenin ekonomi ve ticaret sistemlerini düzenlemeye kâfi gelmemiştir. Ortada kuralsızlık ve düzen dışı olmanın verdiği büyük bir serbestlik, kontrolsüz serbestlik oluşmuştur.
İşte bu GLOBUS devletinin ABD eyaletinde baş gösteren krizin birinci sebebi ABD’nin artık GLOBUS’dan yeterli parasal payını alamadığını fark etmiş olmasıdır. Bu pay azalması, yine kendi yönetimsel doktrinlerinin gereği olarak, Rusya, Çin ve diğer ülkelere ihraç etmeye çalıştığı kapitalist öğretinin serbest piyasa modelindeki uygulamasının yan etkileridir.
İlk dalga, Moskova’da kola satmak uğruna Gorbaçov’un razı edilmesi ve prestroiyka sayesinde üçyüzmilyon Rus’un prangalarını kırması ile başlamıştır. Eski Doğu Bloğu ülkelerindeki ucuz iş gücü ve kaynakları yeterince sömürebilen bir zemin oluşturulamamış. Piyasanın istediği ucuzluk yeterince sağlanamamış olsa da ortaya çıkan başıboşluk ve serbestlik, paranın özgürlüğünü kazanmasına yetmiştir.
Sözünü ettiğimiz kontrolsüz para, günümüzde Rusya ve dağılma sonrası oluşan diğer devletlerde kendisine uygun dev yapılaşmalara imkan sağlamıştır. Bunları; holdingler, para baronları, yeni uluslarası karteller ve başta Rus mafyası olmak üzere diğer ekonomik teşekküller olarak görmekteyiz.
Paranın kontrolsüz serbestliği dönemi yavaş-yavaş azalmaya başlayınca devreye spekülatörler[17] girmiştir. “Batı sivil güçleri ve akıttığı para ile Avrasya’yı yeniden şekillendirmeye çalışırken Kremlin bu yolun her adımında bir kez daha Beyaz Sarayla karşı karşıya geliyor.”[18] Bu şartlar altında mücadele sürerken, pazardan sağılabilecek[19] maksimum para elde edilmeye çalışılmıştır.
Artık bu yeni pazarlar cazibesini kaybettiğinde sıcak para, kendine daha serbest ve kontrolden uzak mekanlar aramaya koyulmuştur.
İkinci dalga, Çin yönetiminin üretime yönelmeye ikna edilmesi ve ülkenin fabrikalarla donatılması girişimleri ile başlamıştır. Çin yönetimi, işin ilk anlarından itibaren yatırım bölgeleri ve işletmelerin altyapı, ham madde, işgücü ve lojistik ihtiyaçlarını değerlendirme yoluna gitmiştir. İçeride kontrolü ele geçiremeyeceğini anlayan finans çevreleri, ticaretin kendi üzerlerinden geçmesini sağlayabilmek için büyük kapasiteli üretimi çok düşük ücretlerle arz ettirerek Çin yönetimine baskı kurmaya çalışmışlardır.
Ama yapmak istedikleri baskı karşısında Çin yönetiminin kendi halklarını sömürmeyi planlayabileceğini hesaba katmamışlardır.
Çin, birçok sektörde dünya pazarından önemli paylar almayı başarmış, hatta batının stratejik olarak gördüğü, yükte hafif pahada ağır sektörleri de topraklarına taşımıştır.
Elektronik sektörünün yarı iletken piyasası, önce ABD topraklarında sonra da kendi vatanlarında Çin’in eline geçmiştir. Bu örnekte verdiğim doğru stratejiler yanında kendi halkı üzerinde muhtemel sömürgenlerin planlarından bile daha acımasız operasyonlara girişmiştir.
Çin’in bedava çalıştırdığı 21 inci yüzyıl kölelerinden yararlanarak; bir dolara gömlek, üç dolara ayakkabı, on dolara cep telefonu yapması ile (Burada Güneydoğu Asya otomotiv sektörünü de anmak gerekir)
Üçüncü kriz, ucuz, sahte ve kalitesiz ürünlerin, batı pazarlarında hakimiyetinin oluşması ve bu hakimiyetin alternatiflerin (Yani orijinal yada pazarın ilk sahibi batılı markaların) satışlarının düşmesi ile... kendini göstermiştir.
Yıllardan beri sabit seyir içerisinde üretim, satış ve kâr üçgenini bozmayan ‘Batılı marka ve mallar’ pazar kaybettikçe yatırımcıları sektör değiştirme eğilimine girdiler.
Birçok pazarda, çok sayıda yatırımcı, aynı zaman diliminde, yıllardır stabil şekilde işleyen sektörlerini terk edip, likitleşme eğilimi; mevcut varlıkların ederinin çok altında değerlere dönüşmesine sebep oldu.
Borsaların, yatırımcılara verdiği kağıtlar bir anda eridi.

İşte panik burada başladı!

* * *
Herkes; “Yaşanan sarsıntının iki yıl içerisinde giderileceğini, tekrar düzenin sağlanacağını, eskisi gibi ekonomilerin normal seyrine devam edeceğini…” söylüyor. Bunu, travmanın ortaya koyduğu şok halinin, politik kaygıların, gelecek vizyonundaki kurgu yetersizliğinin yada idrak yeteneğinin körelmesinin söylettirdiği kesindir.

4. KONTROLSÜZ SERBESTLİK
Kontrolsüz serbestlik peşinde koşan yatırımcılar, bilgi teknolojilerinin işlemeye başlaması ile birlikte şeffaflaşan piyasalardan kaçmaktalar. Fakat, bilgi teknolojileri sanıldığı gibi şeffaflık da sağlayan sistemler değil. Tabii bu sadece bugün için geçerli. İdealde ortaya çıkacak bir bilgi teknolojileri modelinde “mutlak kontrol” mümkündür. Bunun yapılamamasının tek sebebi, yeni geliştirilen sistemlerin, eski sistemler ile entegre olma zorunluluğudur.
Bu şeffaf ortamda vergilerden kaçan para asıl sahiplerinin cebine giremedi. Dışarıdaki kontrolsüz serbestlik ortamında elde edilen büyük paralar sistem içerisine sokulamadı.

5. SONUÇ
Onca olup bitenden ve büyük resim hakkında bir şeylere bakınca, gelecekte olası bir sonuç çıkarmak zor gibi görünebilir.
Ama Rusya örneğinin bugününü gören bir göz, Çin için benzer bir geleceği tahmin etmekte zorlanmadan öngörebilir.
Asıl kriz, düne kadar, çoğu köyünden başka bir yer bilmeyen iki milyara yakın Çinli 2015 yılında gelindiğinde, ayda 100 dolara yaşamaya razı olmayıp, fiyatını 200 dolara çıkarınca yaşanacaktır.
Daha dehşet verici olan yanı; 90 sonrasında Rusya ve diğer Eski Doğu Bloğu ülkelerinden yaşanan göçün benzerinin olma ihtimalidir.
Çin’de yaşanacak rejim boşluğu ihtimali sonrasında serbest kalacak iki milyar Çin’liden büyük kentlerde olan 700 milyonu bile göç etme eğiliminde olursa varın siz düşünün.
Son bir not olarak, Çin’de yaşayan, sayıları Türkiye’ye yakın, soydaşlarımızdan da söz etmeden olmaz. 70 yıldır Çin yönetiminin baskı ve asimilasyonuna maruz kalan, Doğu Türkistanlılar ve Uygur Türkleri sizce nereye giderler? (Ben bu hikayeyi bir yerlerden hatırlıyorum. Özal rolüne soyunan politikacılar için bulunmaz fırsat!)
Hep sevgi ile kalın.

Murat SEVGİ
27 OCAK 2009 - Salı / ÇORLU


______________________
[1] Bu bir‘fark etme’ mi yoksa Bulgar milliyetçiliğinin su yüzüne çıkardığı bir sonuç mu? Ayrı bir konu olarak tartışılabilir.
[2] Milliyet İnput Almanak, 2004, İstanbul, (LibX:11203) Sayfa 173.
[3] A.g.e., Sayfa 173.
[4] 6 Şubat 1995: Dışişleri Bakanları tarafından AB - Türkiye Gümrük birliği anlaşması karara bağlandı. Ortaklık Konseyi tarafından 6 Mart 1995 tarihinde kabul edildi.
[5] “Gümrük birliği” ve “5 nisan kararları” dışında, birçok icraatları ve uygulamaları ile de gülünç durumlara düşülmesine sebep oldular. Bu iktidarın, ortaklarının ikisinin de adlarının başında “Profesör Doktor” yazması, ayrı bir ironi olarak mizah tarihi açısından da önemli bir saptamadır.
[6] HUNTINGTON, Samuel P., “The Soldier and the State: The Theory and Politics of Civil-Military Relations”, Harvard Üniversitesi, 1956 (Türkçe’si: “Asker ve Devlet Sivil Asker İlişkilerinin Kuram ve Siyasası”, Çeviren: K Uğur KIZILASLAN), Salyangoz Yayınları, İstanbul, Nisan 2006, (LibX:12241)
[7] Binlerce yıl: Pek az ülkeye nasip olan bir ömür!
[8] Yaratık: Tüccarlık ile zerre alakası olmayan gudubet bir tür!
[9] Tepe yüksekliği: Bir dalganın şiddetini gösteren en önemli iki kriterden biridir. (Diğeri de dalganın üzerinden geçtiği yüzeydeki derinliktir.)
[10] Finansal rezonans: Piyasa nesnesinin istemsiz olarak ortaya koyduğu bir titreme nöbetidir. Herhangi bir erk'in güdümünde olmamakla birlikte gurup davranışı olarak piyasa bütününün ortaya koyduğu otonom davranışlardan biridir.
[11] SEVGİ, Murat, “E-’Den M-’Ye: Hayatın Elektronik Ortama Taşınması ve Sürecin Toplumlara getireceği Yenilikler”, 12 Aralık 2006,
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=119310
[12] A.g.y.
[13] Bugün yaşanan kriz dünya ekonomileri üzerinde üç buçuk trilyon dolar civarında bir tahribat yapacaktır. (Bu sayıyı; AB, ABD ve Japonya gibi devlerin kurtarma paketleri toplamına %50 ekleyerek buldum.)
Ayrıca dünya ticaretinin, 2015 yılına gelindiğinde daha büyümüş olacağını da büyümüş olacağını da göz ardı etmemek gerekir.
Yani bunları üst üste koyarsak dördüncü dalga için tahmin ettiğim tahribat; on trilyon doların çok üzerinde olacaktır.
[14] SEVGİ, Murat, "Çinliler Geliyor – 1", 13 Mart 2008,
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=125420
[15] Kapitalist evrim: Buna toplumun devşirilmesi, çürüme yada modernleşme de diyebilirsiniz. Ama kesin olan şudur: Geri dönülemez nokta geçildikten sonra –bütün politikacıların kafasını kesseniz de– geri dönülemez!
[16] GLOBUS: Ekonomik sistemi tüm dünyanın katıldığı serbest piyasa ile oluşturan tek dünya devleti.
[17] Spekülatör: Bu para sihirbazları gittikleri ülkeleri en iyi şekilde kontrol edebilmek için hem ülke yönetimlerine, hem de finansal oyunculara nüfuz etmeye çalışmışlardır.
[18] MacKINNON, Mark, “The New Cold War: Revolations, Rigged Elections And Pipeline Politics in the Former Soviet Union”, Kanada, 2006 (Türkçe’si: “Renkli Devrimlerin sırrı: YENİ SOĞUK SAVAŞ”, Çev: Emel LAŞKE), Destek Yayınları, İstanbul Mart 2008, (LibX:12279)