Siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Nisan 04, 2010

egemenlik

16 YAŞINDA BİR ÇOCUK
Ve ‘egemenlik’ üzerine...



Yakın tarihimizde Türkiye ekonomisi için çok önemli bazı tarihler vardır. Bu tarihler, büyük kararların ve sonrasında yaşanan değişimlerin doğum günleri oldukları için zihnimize kazınmıştır. Son 30 yılımızı şekillendiren, iç ve dış siyasi etkileri olan tarihlerden iki tanesi 24 Ocak ve 5 Nisandır.


Müsteşar olarak görev aldığı hükümetten son anda istifa ederek 12 Eylül askeri darbesi ile yasaklı duruma gelmekten kurtulan Turgut ÖZAL'ın imzasını taşıyor. ÖZAL, yaşanan darbe sürecine rağmen ekonominin yönetimini bırakmayıp, adeta dokunulmaz bir boyutta varlığını sürdürmüştür. Askerlerden kurulu Bülent ULUSU hükümetinde de sonrasında kurduğu parti ile kendi hükümetinde de ekonomi yönetimini ara vermeden sürdürmüştür.

Bu yönetim süresince Türkiye renkli televizyon, video ve marlboro gibi pek çok batı ürünü ile legal olarak karşılaştı. Serbest piyasanın her türlü serbestliği en üst seviyede yaşanırken ABD doları da aynı serbestlikten yararlanıp uçma fırsatı buldu! Aslında dolar filan uçmuyordu. Bizler maden kuyusuna inen bir asansördeki işçiler gibi yukarı baktığımız için, yüzeyde kalıp bizden uzaklaşanları uçuyormuş gibi görüyorduk. Gerçekte ise hızla yerin dibine doğru batmakta olan bizdik. Ülkeyi koruyan ekonomi duvarlarının çoğu yıkılmış yabancı şirketlerin paraları ve malları hoyratça ve özgürce at koşturabilir hale gelmişti. Bunun adı: 'Ekonomik serbestlik' di, 'Serbest Piyasa Ekonomisi' idi yada o gün akıl etselerdi: 'Ekonomik Açılım' dı!

Ülke içine düştüğü kör kuyunun farkına varmak için çevresine bakıp uyanma fırsatı ararken gündemi bu defa top sesleri bulandırdı. Güneyimizde ABD'nin şımarık evlatlığı Irak yönetimi, Batımızda da Rusya’nın huysuz kuzenleri Sırplar savaş çıkardılar... Biz de ekonomi derdini unutup savaşa bulaşmama hesapları yapmaya başladık.

Sonuçta o tantana arasında Türkiye’nin parasını pula çevirenler yaptıklarından utanacağına, pişkinliği iyice kavurup, ülkenin varını yoğunu satmanın derdine girildi. Köyünde kıt-kanaat geçinen insanlarını işadamı diye ortalarda dolaşan ağa bozuntusu 'kaplanların' önüne ucuz işçi olarak atmak uğruna gecekondu kültürünü standartlaştırmaya çalıştılar.

Köyler boşaldı, tarım, hayvancılık, yöresel üretim ve küçük esnaf dışlandı. Köylere ve küçük kasabalara kadar endüstri ürünlerinin girmesi sağlandı. Büyük markalar televizyonları kullanarak toplumu kandırmayı çok sevdi. Geri zekalı reklamcılar, yeni çıkan ürünü satabilmek için kendi ürünlerine bile kir attı: "DBD öldürür. Bu deterjanda LAB var!" Dediler. Bir Allah'ın kula da çıkıp bu güne kadar niye öldürücü ürünü sattın diye sormadı. (Bugün ABD ve AB yardakçılığı yapanlar şunu bilmeli: Aynı işler, ABD'de olsa adamı ne yaparlar? O demokrasi cennetinde(!) vatandaşını koruyan ve kollayan öyle yasalar var ki! Araştırın, oralarda demokrasi ne demekmiş bir görün!)

Köyler boşaldı, kırsalda yaşayan milyonlarca vatandaş yatağı yorganı sırtlayıp şehirlere geldi. Şehirlerin çevresinde mıknatısa toplanan demir tozları gibi öbek–öbek yığıldılar. Eğitim yoktu, beceri yoktu! Bizim kaplanlar, tam onlara göre işer icat ettiler...

Bu kadarı yetmezdi. Yarım asırdır Avrupa Ekonomik Topluluğu'na gireceğiz yalanı ile kandırılan vatandaş artık yalanı yemiyordu. Uyanmaya başlamıştı. 'Millet bu ayaklardan sıkılmıştı.'

Tam o sırada ülkenin gündemi yeniden değiştirildi. Türkiye yönetim zafiyeti içerisinde kıvranıyordu. 5 Nisan 1994 de “Krizden çıkmak için Türkiye tarihinin en büyük kemer sıkma programı açıklandı.” Birkaç haftalık kısa süreçte Türk parası, Dolar karşısında tarihinin en büyük değer kaybını yaşadı. 6 Nisan 1994 de “Hükümete beklenmedik şok. Hükümete güvenen Merkez Bankası faizi düşürünce devalüasyon oranı %24 e çıktı.

Bu başarıların mimarı olan iktidar, gitmeden önce, hediyesini de kucağımıza bırakmayı başardı: "Dünya Tarihinin En Büyük Kapitülasyonu", 6 Şubat 1995 tarihinde “Dışişleri Bakanları tarafından AB - Türkiye Gümrük birliği anlaşması karara bağlandı.” Başlıklı basın bülteni ile bildirildi. Bu karar; ortaklık Konseyi tarafından 6 Mart 1995 tarihinde kabul edildi. Bu olaylar dizisi iktidarın da sonu oldu: “Gümrük Birliği” ve “5 nisan kararları” dışında, birçok icraatı ve uygulamaları ile de gülünç durumlara düşülmesine sebep oldular. Bu iktidarın, ortaklarının ikisinin de adlarının başında “Profesör Doktor” unvanının bulunmasının, ayrı bir ironi oluşturması, mizah tarihi açısından da önemli bir saptamadır.

Aradan çok zaman geçti. O yıl doğan çocuklar bu yıl liseyi bitiriyor… Hayat devam ediyor. O gün atılan imzalar sayesinde; Hakkari’den Atlas Okyanusuna kadar, Hatay’dan Kuzey Buz Denizi kıyılarına kadar tek bir ekonomik coğrafyada yaşıyoruz. Büyük bir ekonomik birlikteliğin üyesiyiz. ‘Birliktelik’ kolay bir olgu değil. Buraya kadar tamam! Ama:

Bu olayda gözden kaçırılan çok önemli bir nokta var: Biz, Türkiye olarak; bazı egemenlik unsurlarımızı devrettik. Üçüncü ülkeler ile ilgili olarak; gümrük imtiyazlarımızı, ikili anlaşmalar yapabilme haklarımızı, karşılıklı muafiyetlerden doğan avantajlarımızı ve buna benzer birçok ‘hakkımızı’ kaybettik. Bağımsızlığımızın gerekleri olan bazı ‘egemenlik haklarını’ bu anlaşma ile Brüksel’e devrettik. (Eğer AB üyesi olursak; çok daha fazlasını devredeceğiz.)

Bu durumda “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” denilebilir mi?

Dolayısıyla bugün; 16 yaşından küçük bir çocuğun, hayatı boyunca bir gün olsun ‘Tam bağımsız yaşa[MA]dığını’ söyleyebiliriz. Her yıl yaşanan ‘Egemenlik’ bayramlarında bunu daha iyi düşünmek gerekir. Mustafa Kemal, o bayramları, çocuklara; olmayan egemenliklerini kutlamaları için mi verdi!..

Ve bunu sağlayan imzayı atanlar, zafer kazanmış bir hükümdar edası ile gururlandılar. Bizler de güzel bir şeyler oluyor zannederek, o gün onları alkışladık! Yarın, aynı şeyleri söylememek için, vatandaş olarak bu gün, neyi alkışladığımızı bilmek zorundayız.

Hep sevgi ile kalın.

Murat SEVGİ
msevgi@mental.com.tr

Not____:
Ağa bozuntusu, sömürgen, kemirgen işadamı müsveddelerini yazının bir yerinde kaplana benzetip, 'kaplanlar' olarak tarif ettim. Ama yazmayı bitirdikten sonra hatamı fark ettim: Kaplan yılında olduğumuz şu günlerde, yaban hayatının onurlu devleri ile ülkemizin parazitlerini aynı kefeye koyma gafletini göstermişim. Bunun için üzüntü duydum.

Pazartesi, Mart 16, 2009

  • Serbest piyasacı Milton Friedman, 2006’da öldü.
  • Thomas Friedman, ABD`nin en önemli köşe yazarlarından biri. New York Times gazetesindeki köşesinden, yıllardır, Amerikan saldırganlığını, işgalleri, katliamları, İsrail siyonizmini `aklayan` makaleler yazmakta. Ateşli savunucusu olduğu Amerikan emperyalizminin özünü pek iyi anladığı, küreselleşmenin 'daniskası' denilebilecek bir sistemin ütopik savunucusu, 1999`da yayınlanan `Lexus ve Zeytin Ağacı` adlı kitabın yazarı.
  • Bir de; ABD'nin Ortadoğu politikasının "B Planı" olarak da görebileceğimiz sistemin askerlerinden biri olarak; George Friedman diye biri var.Şeyimizi sallasak Friedman'a çarpıyor diye, karıştırmamak için birincisine "MF", ikincisine "TF", üçüncüsüne "GF" diyelim...

Şimdi bizim konumuz olan "GF",

"Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), Bush ve siyasetinin çöpe atılması ile birlikte çöpe atıldı. Sonuçta BOP'da başkanı ile birlikte tarihin çöplüğünü boyladı."Bu yorum güzel de gerçekçi değil.Peki gerçek ne?Gerçek şu ki: ABD politikaları, siyasi partilerin, eğilimlerin ve halkın gündelik isteklerinin çok daha üzerinde bir bilinç ile hazırlanır. Yanı bir politik girişimin hükümet politikası olması için bin dereden su getirilr. Bu bin dereden gelen sular içilip bitirilmeden fikirler eyleme geçmez. (Adamlar bu metodları Osmanlının 6 asırlık deneyiminden almış kullanmışlar.)Eğer BOP, ABD'nin dış politika portföyüne girmişse, bu politik yönelim, öyle Obama, bubama, şubama için değiştirilez. Bizim, monşer diyerek, biraz hasetle, biraz da imrenme (hatta kıskanma) ile ötekileştirdiğimiz dış politika askerleri, diplomatlar bunun için ötekileşirler.

Çünkü devletler toplumun tümünü yükseltemez. Ama yükseltilmiş bireylere ihtiyaç duyulan yerler vardır.Bu bireylerin ortaya çıkarılması gereken en önemli alan, diplomasidir.İşte "geri kalmakta direnen[1]" ülkelerde, toplumun tümünde bir yükseliş mümkün olmadığı için sokak kültürünün 'seçilmişleri' devlet politikalarının sürekliliğinin önünde direnç gösterirler.Çünkü; süreklilik için gerekli sebeplerin mantalitesine hakim olamazlar.Aksine gelişmeyi değişimde ararlar.

* * *

Ama ABD Türkiye ile ilgili;

  • NATO bölgesel stratejisini planlarken,
  • Ortadoğu'nun ekonomi-politini planlarken,
  • Rus-Türk ilişkilerini planlarken,
  • Asya Enerji statejilerini planlarken,

en önemlisi de;

  • Türkiye'yi planlarken

Kökleri XIX Y.Y.'a kadar uzanan kemikleşmiş politikalarını uygular.

* * *

FRIEDMAN meselesinde de durum böyledir.Hiçbir fikirden, emelden, plandan dönülmemiştir.Aynı oyun (seneryo), farklı bir senaristin elinde masaya getirilmiştir.

George Çift V Bush, dönemindeki gibi üst düzey politikalar ile yutturulamayan ilaç, ülkedeki dinsel öğelerin yoğunlaşması ve öne çıkması durumu da göz önüne alınarak DİPTEN GELEN eğilimler haline getirilmeye çalışılmaktadır.Yani İslam birliği, Asyanın lideri, Ortaduğunun lider ülkesi gibi daha popilist söylemler geliştirilmiştir.Böylece aynı ilaç ya içilecek, ya içilecek! Denilmeye çalışılmaktadır.

Planın geri kalmakta direnen ülkelerdeki anlık politika değişimleri gibi, son dakika operasyonu olmadığı da kesindir.Son zamanlarda yaşanıyor gibi görünen RUS-TÜRK yakınlaşmasını gazetelerden okuyup sevinenler için şunu da belirtmekte yarar vardır: "ABD, sırf bu yakınlaşmayı kırmak istiyor da! onun için yeni açılımlar yapmıştır." yorumu hatalıdır.

ABD, Friedman'ı en az 2-3 yıldır bu operasyona hazırlıyor olmalı.Çünkü; "Gelecek 100 Yıl 21. Yüzyıl İçin Öngörüler" isimli kitap kısa soluklu bir çalışmanın eseri değildir.Sonuç olarak ABD'de siyasi eğilimler değişmiştir, ama politika değişmemiştir.

Artık bizim de siyaset ile politikanın farklı şeyler olduğunu anlamamız gerekmektedir.

Politikaları oluşturanların, siyasilerin siyasal bilgisizlikleri ile mücadele edebilecek güçlü, azimli iradelere sahip olması gerekmektedir.

Allah onlara güç versin.

Hep sevgi ile kalın.

Murat SEVGİ
16 MART 2009 Pazartesi


_______________

[1] Geri kalmakta Direnen: Yıllardır ülkemizi, "gelişmekte olan" diye saçma sapan bir guruba alıyorlar.Geliştiğimizi zannedenler yada öyle görünmemizi isteyenlerin bir hezeyanı olan bu fikirsizlik halinin anlaşılır mazereti yoktur. "Satın al kullan" ve "Kuzu kuzu itaat" üzerine kurulu sistemin çarpıklığını kör görüyor, sağır duyuyor'

Cumartesi, Eylül 13, 2008

SUBYANAKON

Milliye Blogda gezerken bir yazı gördüm.
Yolumun üstüne çıktı.
Adı: "FENERGENEKON".(1)
Hemen muhalif oldum.
Yok efendi o isim olmaz dedim! (içimden)
Yahu koymuştum adını. Ne gerek vardı bi de göbek adına! Yazıyı okuyunca tepem attı! İki tane yorum saydırdım arkasından: Birinin adı, "Adı bu: 'SÜBYANAKON!' "; diğeri, "Yol bulmak için araçlar"

Yazı yazmaktansa yorum yapmak daha bir hoşuma gidiyor. Nasıl olsa konu hazır. Altına iki satır salla! Oh beleş iş. Benim de herkes gibi beleşe alerjim var. Limon gibi sulanırım hemen. Beleş mezar bulsa ölcek derler ya öyle beleşçiyim işte. :))
Birinci yorumum, koyduğum ismin nedenleri üzerine:

Adı bu: "SÜBYANAKON!"
Şimdi bulmadım!
Taa, ilk duyduğumdan beri söylüyorum.
Neden "sübyan", Neden "kon" dersen?
Diyeyim birer birer.

Çünkü; bu İslam papazlarının, bu sefer ki taciz adresleri, muhtacın, acizin, işgöremezin ve eli işe ermeyenin hakkı.

Yani annenin sütüne, sofranın ekmeğine, çocuğun mamasına, önlüğüne göz koymuşlar. Göz koymakla kalmamışlar bir de el koymuşlar. (Allah da onlara el koysun!)

Yani anlayacağın yumulup mideye indirdikleri öyle birinin hakkı ki! Ama Allahım!! "Dokunanın gazını keser, ocağını taş eder." Cehenneme odun olmak garanti.

Öyle bir hakka el sürmüşler ki ne soyu ne sopu kurutmadan bırakmazmış. Yılan kemiği olurmuş bu hak, sahibinin kursağına girmeyince. Taş olurmuş, midelere otururmuş. Takipçisiymiş bizzat kendisi! Ben demiyorum bunları bilin bakalım kim diyor? Gazını keser, diye!

Yani anlayacağın sübyanın hakkı!

Bir de "kon" dedik ya, konacak bir şey bırakmadım ki yaza yaza kaldı iki harflik hakkım. Ona da selam kondurayım da laf bitsin bari! (1000 harflik yorum alanı doldu!)

İkinci yorumum, yol bulmanın, ve yolunu bulmanın iki aracı üzerine:

YOL BULMAK İÇİN ARAÇLAR: AMPUL, FENER, ...
Ahireti düşünerek dünya malı toplamaya meyilli bir dinin mensupları bunlar. Müslümanlıkları lafta ve seyirlik. Gönüllerinde para ve mal var bunların.

Her şekline temah ediyorlar ve yedikçe yiyesi geliyor. Oburluktan kimin neyi var çörekleniyorlar.

Devletin ormanına, yetimin elindeki ekmeğe. Fakirin sadakasına yamanıyorlar.

Bu İslam papazları, habire fenere, ampul sarılıp yollarını bulmaya çalışıyorlar ya!

İşte o sırada karanlıkta neye çarptıklarını bilemeden bodoslama gidiyorlar. bir bakıyorsun ampul kırılmış.

Koş bakkal amcaya ampul al bitane!

Sonra böyle önlerine bir taş çıkıyor, tökezliyorlar.

Düşmeyelim diye çevrede ne bulurlarsa avuçluyorlar.

Allah düşürmesin, öyle büyük şey gerekmez düşmeye, mevla bir fındık tanesine takıl der, bir bakmışsın yerdesin, burnun öpmüş secdeyi.

Bu fener papazları bu sefer önlerini hiçten görmeden yürümüşler. Düşmeyelim derken, tuttular Alamanın .....

Anladınız işte, dalgayı siz!
Artık selamlaşma vaktide geldi bitiyor yorumun son harfleri.

YORUMLARIN ARDINDAN BURAYA DA BİŞEY İLİŞTİREYİM:
(Kendi yazıma da yorum yapasım geldi!)
  • "Yol bulacam diye, gecenin zifirinde ne ararsın! Işık diye almışsın, elindeki fenere bakarsın. Bırak güneşi bekle gün yüzüyle yap işini rahatlarsın. Gecenin karanlığını ararsın yoksa bişey mi saklarsın? Sanki bir hayır yaparsın da saklarsın? Elinden geleni yap. Bu kayanın dibi derindir, boşuna zorlarsın. Nafile işle uğraşır ömrü boşa harcarsın."


Yorumun dibi görünmüyor.
Yordukça yorulmuyor(2).
Yordum yeni bir yorum:

  • "Garibin hakkına sürersen kirli elini,
    Hak beklemez, şikayeti, duayı, amini.
    Kul, adalet, dilemeden sussa da zannedip felekten,
    bir bakarsın gitmiş eller billekten."
  • :))

Murat Sevgi
13 Eylül 2008

_____________________
(1) Sadi ÖZBAY, http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=131285, 10 EYLÜL 2008
(2) _____, http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=131660, 13 EYLÜL 2008

Cuma, Ağustos 29, 2008

GÖZETİM TOPLUMU

Yerimizi belirleyen cep telefonları, her hareketi kaydeden kameralar. Zamanla rahat ve güvenlik adına özel hayatımızı kurban ediyoruz. Artık endişe etmekten vazgeçmeli, görülmeye alışmalıyız.

Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon'a yapılan saldırılardan kısa bir süre sonra, federal görevliler havaalanlarını kapattı, stratejistler askeri müdahale tertipleri hazırlamaya başladılar. Başsavcı John Ashcroft kendi güçlerinin hepsini harekete geçirdi. Beyaz Saray ve Savunma departmanları güvenliği atırılmış video konferanslarla görüşmeler yaparken, FBI'ın Stratejik Enformasyon ve Operasyon Merkezi toplanmıştı. Ashcroft bir sürü antiterörizm ölçütü belirledi. Takip eden günlerde, başsavcı Hükümet Binası'na hükümetin telefonları dinleyebilmesini kolaylaştıracak bir kanun tasarısı gönderdi. Bu kanun tasarısı aynı zamanda Federallerin elektronik posta ve internet kullanıcılarını kontrol etmelerini sağlamak, kara para aklama kanunlarını güçlendirmek ve göçmenlerin haklarını zayıflatmak için geniş yetki sağlıyordu. Havalimanları ve diğer halka açık alanlarda, ulusal kimlik kartı, yüz tanıma programları, retina tarayıcısı gibi etkili sistemlerin kullanılacağı söylentileri ortalarda dolaşıyordu. Bütün bunların üstünde, doğrudan Oval Ofis'e rapor verecek olan bir güvenlik ofisi kurulmasından bahsediliyordu.

Bu tür konuşmalar daha önce özel hayat savaşçılarıyla güvenlik bekçilerinin arasında dikkafalı tartışmalar çıkarırken, Amerika'ya yapılan terörist saldırıların ardından özgürlük-güvenlik terazisindeki dengelei değişti. Cumhuriyetçi senatör Trent Lott, "Böyle bir kavganın, içinde olunduğu zaman sivil özgürlüklere farklı bir muamele gösterilir" diyor. Demokrat Richard Gephandt ise "Bu olay özgürlükle güvenlik arasındaki dengeyi değiştirecek" diye yorumluyor. Daha önce çatışan politikacılar şimdi doğru adım halinde, beraber yürüyorlar.

Bu olayın hemen ardından terörizmle savaşta gözetlemenin teşkilatların esas oğlanı olduğu hemen görüldü. Gerçek şu ki, Amerika 11 Eylül'den önce de "gözetim toplumu"nu benimsiyordu. Güvenlik adına, bizi gözetleyen kameralarla büyüdük. Rahatlık adına, cep telefonundan kredi kartlarına, internete kadar hayatımızı kolaylaştıran diğer yandan izlenilmemize izin verdiğimiz birçok ürünü ve servisi seve seve kabul ettik. Bunlar casusluk teknolojisi değildi ama pek tabii olabilirlerdi.

Gözetlemenin araçları çok fazla. İlk olarak kameralardan başlayalım. Trafik lambalarındaki kırmızı ışığa riayet edilip edilmediğini ve hızı ölçen kameralar. Las Vegas'taki casinolarda iskambil kağıtlarını 'zoom'layan kameralar. Polis arabalarındaki, parklardaki ağaçlardan sarkan, stadyumun duvarlarında asılı, alışveriş merkezlerinde; yani, heryerdeki kameralar...

Gözetleme ağı aynı zamanda dijital bir silaha sahip. Banka hesapları, kredi kartı hesapları, hastane kayıtları, ipotek ve emeklilik fonları sayesinde herbirimizin on-line bilgilerinin toplandığı çok etkileyici bir bilgi kasası mevcut.

Dahası, günlük yolculuğumuzun gözetlenmesi konusu var. Transit ulaşım kartlarından, işe ne zaman geldiğinizi, ne zaman gittiğinizi hatta hangi departmanlar arasında gezdiğimizi dahi kaydeden işyeri kimlik kartlarımıza, bizim kimi aradığımızı hatta nereden aradığımızı gösteren telefon kartlarından, canlı bir tanıktan daha etkili yeri ve zamanı belirten kredi kartı kayıtlarına kadar izimizi sürmek için kullanılabilecek bir sürü araç var. Dahası fazlası da üretilebilir. Mesela GM'in onboard iletişim sistemi, Hertz, Avis ve Budget gibi kiralama şirketlerinin eğer müşterileri isterse kullandıkları, aracın bulunduğu yeri gösteren bir sistem. Mercedes'in ve Ford'un da benzer bir servisi var.

Artık birçok yerde bize ait bilgiler biz istemiş olmasak dahi toplanmış durumda. Ama 11 Eylül'den sonra çoğunluğumuzda enformasyon iştahlılığı ve gözetlenmeye gönüllülük gelişti. Bu durum da endişe verici bir olasılığı akla getiriyor:
  • Gözetim toplumunun farklı farklı gözetleme elemanları birleştirilip bir gözetim ağı oluşturulur mu?
  • Özel şirketler ve hükümet teşkilatları biraraya gelip kimin gireceği belli olmayan bir 'süper database' oluştururlar mı?


Üzülmek vakit kaybı.
Gözetim var ve kaçınılmaz.

___________________________
Wired Magazine, 03,2002

Perşembe, Ağustos 28, 2008

GÜVEN MESELESİ

"Son yıllarda ne oldu da TSK’ya duyulan güven, Himalayalar’ ın zirvesinden inip Ganj Nehri’nin kıyılarında seyretmeye başladı?"

Ordunun güvenilirliği ile ilgili istatistikleri hükümetin altında kalmış yumuşak medyanın sayfalarından alırsanız; böyle bir soru sormanız çok doğaldır.


Ordu, Türkiye'de etten vücudun içindeki kemikleşmiş yegane yapıdır.Nasıl ki, Afrika'nın fakir çocuklarında, et varlığını koruyamadığı zaman kemikler derinin altından kendini gösterir, devletin kurumları gerici ellerde eritilip yok edildiğinde yobaz tarikatları falan filan müdürlüklerini hakimiyeti altına aldığında aynısı olur. Et çekilir. Geride sadece deri ve kemikler kalır. O kemikler ki bu milletin tarihinde 16 defa üzerine et sarıp ayağa kalkmıştır. Ve ait olduğu milleti özgür tutmayı başarmıştır. Bu gün, gerici zihniyetin sivil temsilcileri, ülkenin kontrolünü aşırı dinci bir akımın sempatizanı tarikatların cemaatlerin müritlerinin kontrolüne bırakıyorsa demokrasi bitmiştir. Demokrasinin bitmişliğinin göstergesi ordu ise; bu milletin tümü ordudur.AB kafası, işte bunu algılamadığı için orduyu sistemin içerisinden çıkarıp ayrı bir yerde konumlandırmaya çalışmaktadır.

Benzer maddeler Serv'de de önümüze getirilmiştir ki biz o masada, kaybetmiş bir devlet olarak vardık.
Bu kaybetmişlik halinde bile kabul edilmeyen şartları, güle oynaya kabul eden kafa, şunu da bilmelidir ki: Türkiye, her ne olursa olsun, varlığını orduya borçludur. Ama ordu, gösterilmeye çalışıldığı tarzda bir 'sınıf' yada 'kast' sisteminin parçası değildir.Milletin ta kendisidir.Yani sadece silahı beline takanı asker saymak bu milletin karekteri değildir.Bu millet, bırakın kundaktaki bebeğini, toplarındaki spermlere kadar askerdir.Bu gün hükümetler yada sivil toplum kuruluşları yolu ile fiilen iktidarı elinde tutan yada kontrol eden dış güçler işte bunu bilir.Biz bunu onlara mürekkebi kan olan bir hikaye ile öğrettik.

Şimdiii;
Ordu, milletin içinden kendi çocuğundan, anasından babasından ayrı değildir ki, el kapısı gibi "güven yada güvenme" derdi içinde olsun. Dert; olan orduya güvenme derdi değildir. Ordunun bu virüsten ne derece enfekte olduğu derdidir.

- - - - - - -

Zaten dediğimin kökü millete dayanmaktan geçiyor.İranı örnek vermeye, uzağa gitmeye gerek yok.Osmanlı saltanatını devam ettirmeyen de Türk ordusudur. Çünkü ordu, iktidarın değil milletin emrindedir. Yazıda da dediğim gibi, asker anasını babasını kardeşini mi gözetir, iktidarı, saltanatı yada padişahı mı?
Dünyada bu kadar iç içe geçmiş az ordu vardır. Birincisi millet olacaksın. Bunu başardın mı?Şimdi de devlet olacaksın. Bunu da başardın mı? O devleti koruyacaksın. İşte bunu yapan ordu, ile ABD nin iç savaştaki "konfederasyon ordusunu" biribirine karıştırmayın.
İran örneğini verirken 1942 den 1979 a kadar geçen süreci iyi incelemek gerekir.Özellikle ingiliz petrol şirketinin Rus sınırı (bugünkü Azeri ve Kazak sınırı) boyundaki operasyonunu iyi bilmeli.
İranda, halk şah'tan vaz geçmeseydi, şah yerinde dururdu. Çünkü İran ordusu, tıpkı Türk ve Japon orduları gibi milli bir ordudur.
Yani Osmanlıda halk, Padişahı isteseydi, Atatürk, devrimini yapabilirmiydi?
Yani ne şahlar, ne padişahlar milletin önünde duramaz.Bakın, 2. Dünya savaşı sonrası ABD istediği halde Japon halkı Hiro Hito'yu bırakmadi. Sonuç olarak yenik bir devlet olmasına rağmen rejimi değişmedi. İmparotor, ABD'nin donanma gemisini karşıladı. Kendi elleri ile teslim anlaşmasını imzaladı. Ve ülkesini ölüm çemberinden kurtardı. Eğer Vahdettin, yada Pehlevi gibi kaçsaydı emin olun Japon devleti, şu an başkanlı bir demokrasi idi. Burada ortaya şu çıkıyor: Hiro hito; ordusuna güveniyordu. Evet. Yenilmiş olan ordusuna güveniyordu. Çünkü o biliyordu ki, "Japon milleti, kısa sürede eksilen uzuvları yerine koyacaktır."
Peki, şah Pehlevi de durum ne? İngiliz entrikaları ile şah ve ailesi millet düşmanı, hortumcu ve kendi hesabına çalışan biri gibi gösterilmiş.
Propagandalar ile millet (Bakın millet diyorum ordu değil) ikna edilmiş. Ordu da bu milli eğilime karşı (milletinin karşısında) olanlara boyun eğmiş.
Humeyni, güllük gülistanlık bir ülkeye gelip de sıfırdan bir cehennem yaratmadı.

O cehennemin temel çukurunu İngilizler kazdı.
O çukur insanların özgürlüklerinin de mezar çukuru oldu.

Sonuçta ordu, her toplum kesimi gibi içinde her türden unsurlar barındırır.
Bu unsurlardan bağzıları mevkilerini de bu oluşumlara alet edebilir. Ama burada önemli olan bu virüslü be enfekte olmuş kısımları kesip atacak, tedavi olacak basireti göstermektir. Bugün ortaya çıkan sonuç ta bunun eseridir.

- - - - -

Karamsar bir senaryo yapmak isteyenler için, ortaya çıkanların çıkmış olması bile, ordunun bir iltihabı dışa atma sürecinin yansımasıdır.

Yani; Demek ki, millet de, olup bitenler karşısında bu temizlikten yanadır. Tekrar edeyim de ezberler kuvvetlensin.
Ordu, milletten yanadır.Milletin ordudan yana olmasını beklemeden. Zira bu sevgi karşılık bekleyerek olmaz.

Sevgilerimle.

Murat Sevgi
__________________
not: Noktalama işaretlerinden sonra bıraktığım boşlukları ve paragraf sonrasında bıraktığım satır boşluklarının yok olmasını programlama ile ilgili gerzekçe bir soruna borçluyum. Programcılıkta kuraldır çişini fazla tutma derler. Yoksa böyle beynine kaçar!
Bir de atasözü var. Çinliler demiş. İyi demiş ufaklıklar; "Beceriksiz insan dışkı gibidir. Sadece kirletir." ....sen anladın ne demek istediğimi. :)

Cumartesi, Ağustos 23, 2008

Pamukoglu-2

"HAK VE EŞİTLİK" HAREKETİNDE YER ALACAKLARIN
DOĞASI VE FELSEFELERİ:

1. Türkiye çürük bir düzene doğru yol almaktadır. Aşırı derecede dayanıklı ve iddialı vatanperver insanlara ihtiyaç vardır.

2. Bu dönemde az çok okuyan, düşünen, dinamik bir insanın politika dışında kalması imkânsızdır.

3. Cumhuriyet ve demokrasi gözü pek muhafızlara ihtiyaç duymaktadır.

4. Kadın ve erkekler bu yolda müşterek mücadele etmek zorundadır. Şahsi karar ve teşebbüsün tam ve kesin damgasının vurulması gerekir. Böyle bir siyasi hareket, mizaç, ruh yapısı, mücadele metot ve alışkanlıkları bakımından farklı bir insan ister.

5. Her faaliyet halka dayalı, halkın içinde, halkın kültür ve ihtiyaçlarına dönük olarak ve mutlaka onu huzurlu kılmak, mutlu etmek için yapılacaktır. Millete bahane anlatılmaz!

6. Kitleler ateşlenmeli, coşturulmalı, fakat bu; halk kitlelerinden alınacak ateşle yapılmalı, ruhları tutuşturulmalıdır. Bunun için açık fikirli konuşmalarla hayata ait konular işlenmelidir.

7. Hasım kazanmanız kaçınılmazdır. Savaşçı bir karaktere sahip olmalısınız ve haklı olduğunuzu bildiğiniz zaman, asla uzlaşmaya gitmemelisiniz. Hak verilmez.

8. Sabırsızlık ve cesaret kaybı insanı daha kolay bir yola sapması için ayartır. Bu kestirme yollar asla işe yaramaz. Onu seçtiğiniz için de duyacağınız pişmanlık, umutsuzluk duygularınızı daha da artırır.

9. Halkımızın dertleri kendi derdimizdir. Duygu, düşünce ve hayallerinizi ustalıkla kaynaştırırsanız, dağlar bile eğilir.

10. Halk, toplumsal ve ulusal meselelere meraklı hale getirilmelidir. İnsanlarımız şahsi sorumluluklarının farkına varmadığı sürece ülkenin yenilenmesi ve gelişmesi olmayacaktır. Halkın kendi gücünün ve olanaklarının farkına varması sağlanmalıdır.

11. Gençliğin yakıcı ateşini söndürmek, bir millete yapılabilecek en büyük kötülüktür. Yolları açılacak.

12. Bir milletin kendisini unutması en büyük kusurdur. Kendi benliğini kanıtlamayan toplumlara dünya saygı duymaz.

13. Daha fazla geç kalınırsa, görülen o dur ki, geçmişteki birkaç neslin ortak zaaflarını gelecekteki bir nesil ödeyecektir.

14. Halkın bir bölümü dert küpü, bir bölümü de kan uykudadır. Aldatılmaya ve avutulmaya son verilecektir.

15. Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK'ÜN Cumhuriyetin kuruluşunda öngördüğü: "İmtiyazsız, sınıfsız, bir kitleyiz" hedefi üzerine yorulmadan, bıkmadan yürümek esastır.


Yüreği ve ruhu özgür insanlar kendi türlerinin en kıymetli örnekleridir. Titreyen ve korkan zaten yaşayamaz. Ölümün avcılık yaptığı bu dünya da özgürlük dışında hiçbir şeyin önemi yoktur.

Dünya üzerinde yamyamlık devam ediyor, sadece insanları yeni usullerle yiyorlar. Dünya siyasi tarihinden çıkan sonuç, toplumlar "Ya emir alıyorlar ya da emir veriyorlar". Yani ya efendi ya da hizmetli durumdalar. Böyle giderse, bizim de geleceğimiz kusursuz hizmetli görünümündedir.

Halkın aklı, halkın iradesi, halkın enerjisi ile halkın fikrinin ve vicdanının uyandırılması lazımdır. Moral çöküntüsünün sonu buhrandır.

Hatıralar da dal ister, kuşlar gibi konacak!
İşte size tarihsel ve toplumsal bir dal teklif ediliyor. Ve bir milletin göğsü nefes almak için rüzgâr bekliyor. Hüküm sizin, karar sizin, vicdan sizindir ve her insan kendi hayatının mimarıdır.

Bir insanın en kıymetli en son sarılacağı şeyi onurudur. Onu kaybettikten sonra geriye ne kalır ki?

Yaşasın Vatan, Yaşasın Türk Milleti!

Pamukoglu-1

ANADOLU VE TRAKYA'DA YAŞAYAN
TÜRK HALKI BU ÇAĞRI SİZE!


Artık sızlanma, şikâyet etme, ağlama zamanı geçti. Her yerde çöküntü, gayesizlik ve yanılgı havası hâkim. Bu gidiş nereye diye sormaya kalkışmak ise aymazlıktır. Artık yolun ötesi görünmüştür. Siyaset, ekonomi ve güvenlik meseleleri diz boyu olup bunları ortadan kaldırmak için cesur ve erdemli bir siyasi mücadele şarttır.

İnsanların yeryüzünde görüldüğü ilk zamanlardan bu güne dek, kavgaları, çekişmeleri, ayrışmaları, savaşları, akla gelebilecek her türlü çatışma, mücadele, doktrin ve rejimlerin iki ana sebebi vardır, bunlar;
" Hak ve eşitlik" tir.

Kuruluş sürecinde olan ve kısa bir süre sonra Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin siyasi sahasına çıkacak olan "HAK VE EŞİTLİK" Partisinin değişmez ilkeleri, gerçekleştireceği hizmetler aşağıda sunulmuştur:


1. Milletvekili, üst bürokrat ve memur dokunulmazlığı kaldırılacak, herkes adalet önünde hesap verecektir.

2. Ülkenin baş düşmanları olan fakirlik ve cehalete, bütün kaynaklar seferber edilerek savaş açılacaktır.

3. Siyasi partiler ve seçim yasaları tam bir demokratik düzene sokulacaktır.

4. Yargıya bütün dünyada olabildiğinden de daha üst bir bağımsızlık sistemi getirilecektir.

5. Halkın aç gezdiği bu memlekette halkın parası olan hazineden, partilere yardım yapmak akıl dışıdır, kaldırılacaktır.

6. Bölücüler ve teokratik devlet peşinde koşanların önü tamamen kesilecek, Güneydoğudaki halk teröristlerden soyutlanarak dağlar silahlı eşkıyalardan temizlenecektir. Bu milletin, evlatlarının canı bu kadar ucuz değildir. 25 yıldır süre gelen kanın akışı daha fazla devam edemez.

7. Yolsuzluk, hırsızlık ve rüşvet denilen rezilliğe hiç kimsenin tevessül edemeyeceği yasal düzenlemeler yapılacak ve tam tatbik edilecektir.

8. Vergi sisteminde adil ve dürüst şekilde uygulanacak düzenlemeler yapılacaktır. Emek ve alın teri her şeydir.

9. Ulusal kaynakların kullanımında öncelik sosyal güvenlik sistemi, eğitim ve sağlıkta olacaktır. Sosyal güvenlik sistemine dâhil edilmeyen tek kişi kalmayacaktır.

10. Bütün keyfi harcamalara, saltanatlıklara, ayrıcalıklara, lüks yaşama, kamu ve mahalli yönetimlerde son verilecektir. Yağma sofrası ortadan kaldırılacaktır.

11. Dış siyasette tek ilke olacaktır; "Başı dik devlet, onurlu millet". Her tavır, her görüşme, her protokol, her tutanak, her antlaşmada esas budur.

12. 1960'dan başlayarak, gerçekleşmiş veya yarım kalmış teşebbüsler halinde Ordunun siyasi sürece müdahaleleri vardır. Ordu, direkt veya dolaylı hayatı boyunca fiilen siyaset dışı kalacaktır.

13. Tam bağımsızlık (Tam İstiklal) ve ulusal egemenlik (Kayıtsız Şartsız Milli Hâkimiyet) bütün faaliyet ve çalışmaların temel fikridir.

14. Bu gün dünyada dolaşan paranın %50 si yiyecek alanında bulunmaktadır. Petrol için geri kalan paradan sadece 1/3 kullanılmaktadır. Dünyanın geleceği kıymetli tarım alanları ve suya bağlıdır. Topraklarımıza, sularımıza, ormanlarımıza sahip çıkmak çocuklarımıza yapılacak en büyük hizmet olacaktır.

15. Din bir vicdan işi olduğundan parti, dini dünya ve devlet işleri ile siyasetten ayrı tutmayı, milletimizin çağdaş medeniyet yolunda ilerlemesi için başlıca şartlardan bir sayacaktır. Bu ülkenin çocukları dinci, dinsiz, şu mezhepten bu mezhepten diye asla ayrılamaz, bölünme sebebi ve taraf tutmak kabul edilemez. Birbirlerine rastladıklarında : "Selamün Aleyküm" diyen de, "Merhaba" diyen de bu toprağın ve bu Kültürün çocuklarıdır.

16. Söze, yazıya, fikre ve düşünceye hiçbir sebep ve gerekçeyle gem vurulamaz, sansür uygulanamaz.

17. Devletin sahibi ve efendisi millettir ve devlet millete hizmet için vardır. Devletin asli işi de, adaleti ve güvenliği sağlamaktır. Bu işini de en hızlı, en sağlam, en güven verici şekilde yapacak tarzda gerekli düzenlemeler yapılacaktır.

18. Ülkedeki tüm eğitim ve öğretimin, müfredat konu ve kapsamları akılcı, çağdaş sistemlere uygun olacak şekilde değiştirilecektir.

19. Milletin kendi haklarını savunması lazımdır. Yarı bağımlı bir ülkede yaşayan bir insan, yürüyen ıztırapdır. Bir millet bağımsızlığını kaybedince, O millette herkes hiç olur.

20. Özgürlük her şeydir. Özgür olmayan insan cesur olamaz. Özgür olmadığından cesarette gösteremeyen insanın, başka yetenekleri olsa bile onların hakkını veremez. Demokrasi de ancak özgür birey ve toplumlar sayesinde gerçek niteliklerini ortaya koyabilir. Halkın hükümetleri denetleyemediği yerde demokrasiden bahsedilemez.

Çarşamba, Şubat 21, 2007

7. ÇERÇEVE PROGRAMI

Avrupa Birliği (AB) Çerçeve Programları Nedir?

AB Çerçeve Programları, Avrupa Birliği’nde çok uluslu araştırma ve teknoloji geliştirme projelerinin desteklendiği başlıca Topluluk Programı’dır. İlki 1984 yılında başlayan Çerçeve Programları (ÇP) çok yıllı programlar olup, kapsamı ve programa ayrılan bütçe miktarı her bir programda artış göstermektedir.

Çerçeve Programları’nın başlıca amaçları arasında, Avrupa’nın bilimsel ve teknolojik temelinin güçlendirilmesi, endüstriyel rekabetin desteklenmesi ve ülkeler arası işbirliğinin teşvik edilmesi sayılabilir. AB’nin Mart 2000’de yapılan Zirve Toplantısı’nda belirtilen ve Lizbon Stratejisi olarak adlandırılan strateji kapsamında ise, AB’nin “dünyanın en dinamik rekabetçi bilgi temelli ekonomisi” olması hedeflenmiştir. Bütünleştirilmiş bir Avrupa Araştırma Alanı oluşturmayı hedefleyen ve 2002-2006 döneminde yürürlükte olan 6. Çerçeve Programı (6.ÇP) ve 2007-2013 yıllarında yürürlükte olacak 7. Çerçeve Programı (7.ÇP) AB’nin bu hedefe ulaşması amacıyla şekillendirilmiştir.


AB Çerçeve Programları Ne Değildir?

AB Çerçeve Programları ülkelere tahsis edilen maddi bir yardım değildir. Çerçeve Programları, AB’nin Lizbon hedeflerinin hayata geçirilmesine katkıda bulunacak ve Avrupa’da ekonomik ve toplumsal katma değer yaratacak “projelere” mali destek sağlar. AB Çerçeve Programları’na katılan ülkelere herhangi bir kota ayrılmamıştır. Mali destek, proje teklif çağrılarında belirtilen şartlara sahip projelerin hakemler tarafından objektif bir şekilde değerlendirilmeleri sonucunda verilir. Bu havuzdan pay almak isteyen tüzel kişiler, milliyetleri ve aday ya da asosye ülkelerde* yerleşik olmaları dikkate alınmaksızın yalnızca projelerinin başarıları temelinde desteklenirler. Diğer bir deyişle Çerçeve Programları’na katılan aday veya asosye ülkeler, AB üye ülkeleriyle aynı haklara ve sorumluluklara sahiptir.

AB 7. Çerçeve Programı (7.ÇP) Nedir?

1 Ocak 2007’de başlayıp 2013 yılına dek yürürlükte olacak olan 7.ÇP, Lizbon hedeflerini gerçekleştirmek amacıyla, araştırmayla ilgili tüm AB girişimlerini ortak bir çatı altında toplamayı hedeflemektedir. 7.ÇP, Avrupa Araştırma Alanı’nı kurmayı hedefleyen önceki Çerçeve Programı’nın başarılarını daha ileriye götürmek ve Avrupa’da bilgi temelli ekonomi ve toplumu inşa etmek üzere oluşturulmuştur.



7.ÇP, İşbirliği Özel Programı, Fikirler Özel Programı, Kişiyi Destekleme Özel Programı ve Kapasiteler Özel Programı’ndan oluşmaktadır. Programlarla ilgili ayrıntılı bilgiye internet sayfamızdan ulaşabilirsiniz.



7.ÇP ile Önceki Çerçeve Programları Arasındaki Farklar Nelerdir?



Kendinden önceki Çerçeve Programları’nın başarıları üzerine inşa edilmiş olsa da 7.ÇP, bir diğer Çerçeve Programı olmaktan öteye gidecektir. İçeriği, organizasyonu, uygulama yapıları ve yönetimsel araçlarıyla 7.ÇP, Lizbon stratejisinin yeniden uygulamaya sokulması için kilit rol oynayacaktır.



7.ÇP’de yer alan yeni unsurlar şunlardır:

Diğer Çerçeve Programlardan farklı olarak dört yıl yerine yedi yıl sürmesi
“Araçlar”dan ziyade araştırma temalarına vurgu yapılması
Faaliyetlerin ve uygulama araçlarının basitleştirilmesi
Teknoloji Platformları ve yeni Ortak Teknoloji Girişimleri’nin faaliyetleri aracılığıyla Avrupa endüstrisinin ihtayaçlarını karşılayan araştırma-geliştirmeye odaklanılması
- Avrupa’nın en iyi bilimsel faaliyetlerine destek sağlayan Avrupa Araştırma Konseyi’nin kurulması

- 4 Özel Program’da uluslararası işbirliğinin bütünleştirilmesi
Bilgi Bölgeleri’nin geliştirilmesi
Araştırma faaliyetlerine özel sektörün katılımını artırmak amacıyla risk paylaşımını içeren bir finansal yapının oluşturulması


Bunların yanısıra, 7 tematik alana sahip olan 6.ÇP’den farklı olarak 7.ÇP’de, İşbirliği Özel Programı’nın altında 9 tematik alan bulunmaktadır. Tematik alanlarla ilgili bilgilere internet sayfamızdan ulaşabilirsiniz.



7.ÇP’ye Katılmak Ne Gibi Faydalar Sağlar?



Oldukça büyük bir bütçeye sahip olan 7.ÇP, bilginin, yeteneklerin ve uzmanlığın ortaklaşa kullanılabileceği Avrupa çapındaki konsorsiyumlara katılma fırsatları sunmaktadır. 7.ÇP’ye katılanlar, Avrupa’da ve Avrupa dışında yeni ilişkiler ağı ve pazarlar kurma fırsatını yakalayıp teknolojinin en ileri noktasını hedefleyen projelere ortak olabileceklerdir.


7.ÇP’ye Kimler Katılabilir?



Çerçeve Programları’na, ulusal/uluslararası kanunlar ve AB kanunlarına göre kurulmuş tüzel ve gerçek kişiler başvurabilirler. Bu kapsamda, üniversiteler, araştırma merkezleri, kamu kurumları, sanayi kuruluşları ve sivil toplum örgütleri Çerçeve Programları’na katılabilirler. Ayrıca, tüzel kişiliğe sahip olan veya olmayan KOBİ’lerin de başvuruları teşvik edilecektir.



7.ÇP’ye Katılabilen (Eligible) Ülkeler Hangileridir?



Herhangi bir ülkeden herhangi bir tüzel kişi 7.ÇP’ye katılabilmektedir. Ancak farklı ülke grupları için farklı katılım ve fonlama kuralları bulunmaktadır. Bu konuda ayrıntılı bilgi için Cordis sayfasını ziyaret ediniz.


7.ÇP’de En Az Katılımcı Sayısı Nedir?


Projelere minimum katılımcı sayısı ve aranan özellikler proje türüne göre değişmektedir. Çerçeve Programları’na yapılan tüm başvurularda aranan ana koşul, işbirliğidir. Programa dahil olan Aday Ülke kuruluşları, üye ülke kuruluşları ile aynı hak ve yükümlülüklere sahiptir. Minimum katılımcı sayısı sağlandıktan sonra projelere uluslararası örgütler ve 3. ülke kuruluşları da katılabilir.



Genel olarak, 7.ÇP projelerinde en az 3 farklı AB üyesi ülke veya asosye ülkeden en az 3 bağımsız kuruluşun yer alması gerekmektedir.



Çalışma programında ICPC ülkelerinden* ortaklar alınması gereği belirtilmişse, 2 farklı AB üyesi ülke veya asosye ülkeden ve en az 2 farklı ICPC ülkesinden olmak üzere 4 farklı ülkeden en az 4 bağımsız kuruluşun projelerde yer alması zorunludur.



Eşgüdüm ve destek eylemleri, araştırmacıların eğitimi ve kariyer gelişimlerini amaçlayan projelerde ise en az 1 tüzel kişinin bulunması gerekmektedir.




Ne Tür Projeler 7.ÇP İçin Uygundur?



7.ÇP tüm projelere destek sağlamaz. İlgili alanın Çalışma Programı’nda açıkça belirtilen öncelikli alanlarda hazırlanmış, uluslararası ortaklı ve inovatif /yenilikçi) araştırma ve teknoloji geliştirme (ATG) projeleri 7.ÇP için uygundur. 7.ÇP’nin hangi proje konularını kapsadığını ve sizin projelerinize uygun olup olmadığını web sayfamızdaki ilgili tematik alanm bölümlerini inceleyerek öğrenebilirsiniz.



Araştırma Ve Teknoloji Geliştirme (ATG) Projesinde Yer Almadan 7.ÇP’den Faydalanmam Mümkün Olabilir Mi?


7.ÇP’de ATG projelerinin yanı sıra, ATG projelerini destekleyici nitelikte tematik alanlar kapsamında hazırlanan eşgüdüm ve destek eylemi projeleri ile araştırmacıların eğitim ve kariyer gelişimlerini desteklemeyi amaçlayan projeler de desteklenmektedir. Bu programlar ile ilgili ayrıntılı bilgiye web sayfamızdan ulaşabilirsiniz.



7.ÇP Sizin İçin Uygun Mudur? Test Edin!


Projelerde dikkat edilmesi gereken çeşitli hususlar vardır. Aşağıda yer alan sorulara ne kadar çok “evet” cevabı verirseniz, projeniz Çerçeve Programları’na sunulmak için o oranda uygun olacaktır.



Projeniz Avrupa odaklı mı?

- Projeniz Avrupa’nın hali hazırda bulunduğu bilimsel-teknolojik duruma katkıda bulunuyor mu?
- Proje sonuçlarının Avrupa’ya faydaları olacak mı?
- Projeniz yenilikçi mi?
- Araştırma projeniz kurumunuzun öncelikleri ve çalışma alanı açısından gerçekten önemli mi?
- Araştırma projenizi kullanılabilir ticari bir çıktı elde etmek ya da yeni bilgi ve en iyi uygulamayı üretmek için mi yürütüyorsunuz?
- Projeniz çok ortaklı olmaya müsait mi ve bundan faydalanabilecek mi?
- Avrupa’daki diğer kuruluşlarla işbirliğinden faydalar elde edebileceğinizi düşünüyor musunuz? (daha büyük pazarlara açılmak, risk paylaşımı, yeni irtibatlar ve yeni uzmanlıklar bağlamında)
- Büyük sorumluluk alacağınız bir konsorsiyumda çalışabilir misiniz?
- Fikri mülkiyet hakları da dahil olmak üzere proje çıktıları konusunda müzakereler yürütmeye hazır mısınız?
- Proje teklifi sunulması ve projenin yürütülmesi aşamalarında Avrupa’nın dört bir yanından konsorsiyum ortakları ile görüşmeler yürütmek için gerekli yönetimsel zaman ve kaynak ayırmaya hazır mısınız?
- Hibenin alınması halinde yönetimsel sorumlulukları yüklenmeye hazır mısınız?
Kuralların karmaşık, prosedürlerin uzun ve başarı oranının oldukça düşük olduğu rekabetçi bir ortamda proje teklifinizi sunmaya hazır mısınız?
- 2 ila 5 yıl sürecek bir projede yer almaya hazır mısınız?
- Projeye kendiniz yatırım yapmaya hazır mısınız?

7.ÇP’de Finansman Almak İçin Uygun Şartlar Nelerdir?


7.ÇP’de alacağınız mali destek oranı, gerçekleştirdiğini proje tipine göre değişiklik göstermektedir. Proje tiplerinin detayına internet sayfamızdan ulaşabilirsiniz.



Diğer taraftan, aşağıdaki şartlardan herhangi birini sağlayan tüzel veya gerçek kişiler Komisyon’dan mali katkı alabilirler:



AB üye ülkesi veya asosye ülkede veya Topluluk kanunlarına göre kurulmuş,
Avrupa ile ilgili uluslararası kuruluş,
Uluslararası İşbirliği Ülkeleri’nde kurulmuş tüzel kişiler.
Aşağıdaki şartlardan herhangi birini sağlayan masraflar, Komisyon tarafından geçerli masraflar olarak kabul edilir:



İlgili alanda veya çalışma programındaki hükümlerle belirlenmişse,
Projenin ilerleyebilmesi için gerekliyse,
İkili bilimsel ve teknolojik anlaşma ile veya Topluluk ve kuruluşun ülkesi arasındaki anlaşma ile belirlenmişse.
Komisyon tarafından geçerli kabul edilecek masraflar:



- Gerçek masraflar olmalıdır.
- Sonuç raporlarının masrafları dışında proje süresi içerisinde gerçekleşmiş olmalıdır.
- Ekonomik olmalıdır.
- Ortak kuruluşun kendi muhasebe sisteminin kuralları çerçevesinde yapılmalıdır ve muhasebe kayıtlarında bulunmalıdır.
- Projenin amaçlarına erişmek için yapılmış olmalıdır.
- Finansman konusunda daha ayrıntılı bilgiye internet sayfamızdan ulaşabilirsiniz.



7.ÇP’ye Nasıl Başvurulur?


Komisyon, ilgili özel program ve çalışma programlarında belirtilen öncelikler kapsamında yılda bir veya 2 defa proje teklif çağrıları açmaktadır. Çağrılar, 7.ÇP özel bilgi kanalları, internet sayfaları, üye ve aday ülkelerde bulunan ulusal irtibat noktaları aracılığı ile duyurulmaktadır. Çağrılara internet sayfamızdan ve CORDIS'ten ulaşabilirsiniz.



Projenizin bu çağrılarda belirtilen önceliklere uyması ve çağrıda belirtilen tarihten önce Komisyon’a sunulması gerekmektedir. Projelerin, 6.ÇP’de kullanılan “Elektronik Proje Teklifi Sunma Sistemi – EPSS” aracılığıyla sunulması 7.ÇP’de bir kural olacaktır. EPSS ile ayrıntılı bilgiye CORDİS'ten ve/veya internet sayfamızdan ulaşabilirsiniz.



Başvurunuzu yaptıktan sonra, projeniz bağımsız uzmanlar tarafından değerlendirilir ve sonucu proje koordinatörüne Komisyn tarafından iletilir.



7.ÇP’de Proje Değerlendirme Süreci Ne Kadar Sürmektedir?



Avrupa Komisyonu’na sunmuş olduğunuz projenizin Komisyon’un eline geçtiğine dair “alındı belgesi (acknowledgement of receipt)” yaklaşık 3 hafta içerisinde proje koordinatörüne iletilir. Değerlendirme süreci yaklaşık 5-8 hafta sürmektedir. Projeniz desteklenmek üzere seçildiği taktirde Komisyon ile görüşmeler başlamaktadır.



Tüm Süreç Ne Kadar Sürmektedir?



Projenizi hazırlamaya başladığınız zamandan kontrat imzalama aşamasına kadar geçen süre 1 yılı bulabilmektedir. Ancak süre daha kısa da olabilmektedir.



7.ÇP İle İlgili En Güncel Bilgilere Nereden Ulaşabilirim?



7.ÇP ile ilgili en güncel bilgilere CORDİS'ten ve/veya internet sayfamızdan ulaşabilirsiniz.Bunun yanısıra, iletişim bilgilerine web sayfamızdan ulaşabileceğiniz her bir alandan sorumlu Ulusal İrtibat Noktalarıyla da irtibata geçebilirsiniz.



7.ÇP'ye yönelik her türlü sorunuzu fp7@tubitak.gov.tr adresine yönlendirebilirsiniz.



* Asosye Ülke : Norveç, Leichteinstein, İsrail, İsviçre ve İzlanda

* ICPC ülkeleri: (6ÇP’deki adıyla INCO ülkeleri) : Uluslararası İşbirliği Hedef Ülkeleri (Asya Pasifik Ülkeleri, Afrika, Batı Balkan Ülkeleri, Akdeniz Ortaklığı Ülkeleri, Doğu Avrupa ve Orta Asya, Latin Amerika)