Ekoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ekoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Ocak 21, 2015

Sosyal CED: Çevresel ve Sosyal Etki Değerlendirme (CSED) - 1



            Türkiye Barolar Birliği Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu ve Kırklareli Barosu tarafından 10-11 Ocak 2015 tarihinde Kırklareli’de düzenlenen ÇED Semineri sırasında da kulislerde konuştuk. Bu sohbetler sırasında Çevresel ve Sosyal Etki Değerlendirmesi CSED meselesi ilgi çekti. Bu konuda temel bazı bilgiler vermek için 2013 yılının son günlerine gelirken (08-10 Kasım 2013) düzenlenen “Uluslararası ÇED Kongresi”nde Prof. Dr. Coşkun Yurteri tarafından aktarılan bilgileri hatırlatmakta fayda var: Giriş bildirisinde, “ÇED çalışmalarının kalitesinin yükseltilmesi; ÇED'in karar alma sürecindeki rolünün kuvvetlendirilmesi ile denetim ve izleme kapasitesinin arttırılması gibi konularda sağlanan önemli gelişme ve iyileştirmelere karşın, ÇED konusunda yapılacak işler henüz bitmemiştir. Bu bağlamda, çok mühim bir konu da ülkemizde yürütülen ÇED süreçlerinin (“Ulusal ÇED Çalışmaları”), Uluslararası Kredi Kuruluşları tarafından benimsenen ve ülkemizde “Uluslararası ÇSED” olarak bilinen seviyeye çıkartılmasıdır.”

CED VE CSED:
            Ülkemizde 20 yıldır uygulamada olan Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) süreci önemli aşamalardan geçmiş olup; yapılan güncellemeler ile ÇED Yönetmeliği Avrupa Birliği (AB) ÇED Direktifi’ne önemli oranda uyum sağlamış durumdadır. Ancak, ÇED sürecinin toplam kalitesinin yükseltilmesi; ÇED çalışmalarının karar alma sürecindeki rolünün güçlendirilmesi, denetim ve izleme kapasitelerinin daha da arttırılması gibi konularda sağlanan çok önemli gelişme ve iyileştirmelere karşın, ÇED konusunda yapılacak işler henüz bitmemiştir.
            Bu bağlamda, çok mühim bir konu da ülkemizde yürürlükte olan ÇED sürecinin Uluslararası Finans Kuruluşları (UFK) tarafından benimsenen ve yaygın olarak “Uluslararası Çevresel ve Sosyal Etki Değerlendirme (ÇSED)” çalışmaları olarak bilinen seviyeye çıkartılmasıdır.
            Ülkemizde, yatırımlar için uluslararası kredi arayışına girildiği zaman Uluslararası ÇSED Raporu hazırlanması gereği ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda, ulusal ÇED sürecini tamamlamış projeler ve hatta meri mevzuatımız açısından ÇED sürecine tabi olmayan projeler için bile kapsamlı ÇSED çalışmaları gerekli olabilmektedir.
            Günümüzde, enerji başta olmak üzere, ulaşım, sağlık, turizm, bilişim, savunma, havacılık makine, elektronik, tekstil, tarım ve gıda gibi pek çok değişik sektörde yer alan büyük ve çok uluslu lider kuruluşlar, tüm yatırım projelerini UFK’lar tarafından belirlenmiş standart, yönerge ve kurallara uygun olarak gerçekleştirmeyi hedeflemiş durumdadır.
            Bu hedefe yönelik strateji ve politikaların temelini oluşturan başlıca unsurlar; detay Çevre ve Sosyal Yönetim Planları (ÇYP ve SYP), Kirlilik Önleme ve Kontrolü, Trafik Yönetimi, Atık Yönetimi gibi konular başta olmak üzere muhtelif Eylem Planları, detay İzleme Planları, derinlemesine Sosyal Etki Değerlendirmesi (SED) ve Kümülatif Etki Değerlendirmesi (KED) gibi çalışmalardır.
            Yatırım projelerinin çevresel ve sosyal etki ve risklerini tanımlamak, irdelemek ve yönetebilmek amacıyla Eşitlikçi Prensipler (“Equator Principles”) doğrultusunda yürütülen ÇSED çalışmalarının başarı ölçütleri ise IFC ve EBRD gibi öncü finans kuruluşları tarafından Performans Standart ve Koşulları olarak ortaya konmuştur.
            Makalenin ilerleyen bölümlerinde çoğu zaman iki kısmen paralel veya ardışık süreç halinde yürütülen “Ulusal ÇED” ve “Uluslararası ÇSED” çalışmalarının birbirleriyle uyumlu hale getirilmesi için atılması gereken temel adımlar üzerinde durulmaktadır.

EŞİTLİKÇİ PRENSİPLER:
            Eşitlikçi Prensipler (EP), UFK’lar tarafından gönüllü olarak oluşturulmuş bir standartlar dizisidir. Proje finansmanında, çevresel ve sosyal risklerin değerlendirmesi ve yönetilmesine yönelik olarak bir yöntem arayışı içinde olan dokuz uluslararası bankanın konuyu tartışmak üzere Dünya Bankası ve IFC ile Ekim 2002’de yapmış olduğu bir toplantı, Ekvator Prensiplerini (EP) oluşturan ilk adım kabul edilebilir (Kayadelen, 2011).
            Bahse konu toplantının akabinde 2003’te lanse edilen EP, bilahare 2006’da gözden geçirilerek güncellenmiştir. Son revizyon ise Haziran 2013 ayında EP-III başlığı altında yayımlanmıştır. Bu prensipleri benimsediğini beyan eden finansman kurumları; “Ekvator Prensipleri Finansman Kurumu (EPFK)” olarak bilinip, belirlenmiş sosyal ve çevresel prosedür ve politikalara uymayacak ya da uyamayacak olan yatırım projelerine kredi vermemeyi taahhüt etmektedirler.
            Şeffaflık ilkesini benimseyen EPFK’lar uygulama ve deneyimleri hakkında, yılda en az bir kez resmi açıklama yapmayı da taahhüt etmektedirler. Proje finansmanını çevresel ve sosyal sorumluluk norm ve standartlarına bağlayan bu yaklaşım, EPFK’lar tarafından kabul edilebilir nitelikteki (“bankable” veya “EP/PS compliant”) yatırım projelerini, bu konularda daha duyarsız olan projelerden ayırt edebilme imkânı sunmaktadır.
            Halen dünya üzerindeki 35 değişik ülke menşeli 78 farklı finansman kurumu, EPFK konumundadır. Bu kurumlar, uluslararası piyasalarda proje finansmanının %70’ten fazlasını sağlamaktadır. Ülkemizde faaliyet gösteren dış kaynaklı iki banka haricinde, bu listede Türkiye kökenli bir kuruluş yoktur (www.equatorprinciples.com).
            Bazı EPFK’lar EP-III için bir geçiş süresi talep etmiş olup; bu geçiş dönemi 31 Aralık 2013'de sona erdi. Bu tarihten sonra yani 01 Ocak 2014 itibarıyla, EPFK’ların iş ve işlemleri EP-III uyarınca yürütülüyor. Bugün daha çok Ekvator Prensipleri olarak bilinen EP, önceleri “Greenwich Prensipleri” olarak adlandırılıyordu; zira bu konudaki danışma toplantıları Londra’nın bu banliyösünde yürütülmekte idi.
            Daha sonraları, bu prensiplerin iki yarım kürede de eşit olarak uygulanmasını çağrıştırmak amacıyla, İngilizce “equal” sözcüğü ile de benzeştirerek, Ekvator Prensipleri ismi benimsenmiştir. Aralarında bu makalenin yazarı da bulunan bazıları ise “Ekvator” yerine “Eşitlikçi” sözcüğünü kullanmaktadırlar. Her iki halde de EP; özellikle, farklı farklı ülkelerde eş zamanlı olarak yürütülen sınırlar ötesine taşan büyük uluslararası projelerde yatırımın tamamına yönelik bütünleşik hususların istikrarlı ve tutarlı bir yaklaşım ile irdelenmesini temin amacıyla geliştirilmişlerdir.
            Bugün sürdürülebilir proje finansmanı ve yönetiminde “altın standart” olarak kabul edilen EP, aşağıda verilen prensipleri (P-1 ila P-10) içermektedir (Kayadelen, 2011; IFC, 2012; www.equator-principles.com):

            P-1: Gözden Geçirme ve Kategorilere Ayırma (Review and Categorisation)
            P-2: Çevresel ve Sosyal Değerlendirme (Environmental and Social Assessment)
            P-3: Uygulanabilir Çevresel ve Sosyal Standartlar (Applicable Environmental/Social Standards)
            P-4: Çevresel ve Sosyal Yönetim Sistemi ve EP Eylem Planı (Environmental and Social Management System and Equator Principles Action Plan)
            P-5: Paydaş Katılım Planı (Stakeholder Engagement Plan)
            P-6: Şikayet Mekanizması (Grievance Mechanism)
            P-7: Bağımsız Değerlendirme (Independent Review)
            P-8: Taahhütler (Covenants)
            P-9: Bağımsız İzleme ve Denetim (Independent Monitoring and Reporting)
            P-10: Hesap Verebilirlik ve Şeffaflık (Reporting and Transparency)

            IFC ve EBRD, başta olmak üzere UFK’lar, “ölçemediğini geliştiremezsin” veya “ölçen bilendir” gibi ilkeler uyarınca, projelerde EP’ye ne ölçüde uyulduğunun tespiti için ortaya bazı ölçütler atmıştır.

* * *

            Çevresel Etki Değerlendirmesi bizim gibi riskleri iyi yönetemeyen ülkeler için yeterli değil. Daha derin ve sonuçları iyi öngörülmüş analizler için Çevresel ve Sosyal Etki Değerlendirme (ÇSED) süreçlerine ihtiyacımız var.
            Konuya sonraki yazılarda da devam edeceğim.
            Hep sevgi ile kalın.

            Murat SEVGİ
            http://twitter.com/muratsevgi

Cumartesi, Ağustos 30, 2008

KÜRESEL ISINMA SAĞLIĞIMIZI TEHDİT EDİYOR

Bilgisayarlarda üretilen örnekler yerkürenin atmosferi ısındıkça pek çok hastalığın su yüzüne çıkacağını gösteriyor. Öngörülen tehlikenin işaretleri algılanmaya başlandı bile...

Bugün pek çok bilimadamı atmosferin ısındığından şüpheleniyor. Hatta çoğu ısınma oranının yükseldiğini ve bu ısı değişiminin sonuçlarının giderek daha zararlı olacağını kabul ediyorlar. Bilgisayar hesaplamaları küresel ısınmanın ve bunun yolaçtığı diğer iklim değişimlerinin çok sayıda tehlikeli hastalığın dağılmasını ve bulaşmasını yaygınlaştıracağı yönünde tahminler ortaya koydu. Tedirgin edici olan, bu tahminlerin doğru çıkıyor gibi görünmesi.

Atmosferin ısınması insan sağlığını farklı yollarla etkiliyor. Isınmanın doğrudan etkisi, güçlü, sıcak hava dalgaları yaratmasıdır. Özellikle günbatımının serinletici etkisi imdada koşmadığı zamanlarda bu etki derinleşir. Gece boyu ısının düşmemesi sonucu, atmosfer ani olarak ısınabilir ve geceleri, kışın ve iklim normallerinde görülen ısıda 35 dereceye varan büyük bir artış görülebilir. Dünyanın belli yerlerde, sıcak hava dalgalarına bağlı olarak gerçekleşen ölüm oranının 2020 yılında iki katına çıkacağı öngörülüyor.

Küresel ısınma, dolaylı da olsa, hava durumunun değişmesiyle toplumsal refahı da (özellikle sel ve kuraklıkların yoğunluğunu ve sıklığını arttırarak, hava durumunda ani değişmelere yolaçarak) derinden etkileyebilir. Boğulma ya da açlığın getirdiği ölümlerin yanı sıra, bu felaketler çeşitli biçimlerde bulaşıcı hastalıkların ortaya çıkmasına ve yayılmalarına neden oluyor.

Bu ihtimallerle başa çıkmak oldukça güçtür çünkü bulaşıcı hastalık yeniden lambasına döndürmenin çok zor olduğu bir cine benzer. Bulaşıcı hastalık, ani bir darbede azgın bir selden veya uzun süren bir kuraklıktan daha az sayıda insanı öldürür ama bir kez bir topluluğa kök saldı mı çoğunlukla kökünü kurutmak zordur ve diğer bölgelere yayılabilir. Koruyucu ve tedavi edici önlemlere ayrılacak kaynağın sınırlı olduğu gelişmekte olan ülkelerde, tehdidin kontrol altına alınması yakın gelecekte mümkün görünmektedir. Ancak, teknolojik olarak ileri ülkeler dahi, geçtiğimiz yıl ilk defa Kuzey Amerika'da görülen ve yedi New York'luyu öldüren Batı Nil virüsü vakasında olduğu gibi, beklenmedik saldırıların kurbanı olabiliyorlar. Uluslararası ticaretin ve seyahatin yoğunlaştığı bu çağda, hastalığa yol açan etkenin veya başka bir deyişle patojenin kendine barınacak ortam bulmasıyla dünyanın bir yerinde görülen bulaşıcı hastalık çabucak diğer kıtalar için de sorun olacaktır. Elbette, küresel ısınmanın insan sağlığına etkileri tümden kötü olmayabilir. Ancak, bütününde değişken hava koşullarının istenmeyen etkileri, yararlarını gölgede bırakacak yeni sıkıntılar ve kötü sürprizler içermeye yatkındır.

Sivrisinekler sıcakta komutayı ellerine alıyor:
Yerküre ısındıkça sivrisineklerin yaydığı hastalıklar -sıtma, Dang humması, sarı humma ve çeşitli şekillerde beyin iltihabına yolaçan hastalıklar gibi- en ciddi kaygıyı oluşturan marazlar arasındadır. Sivrisinekler hastalık bulaşmış bir hayvandan veya insandan aldıkları kanla birlikte hastalığa yolaçan mikro organizmaları da alırlar. Bundan böyle, sineklerin içinde patojen yeniden ürer ve sinekler ısırdıkları diğer bir kişiye hastalığın gelişmesine neden olacak dozu enjekte eder.

Sivrisineklerin taşıdığı hastalıkların giderek yaygınlaşacağı tahmin edilmektedir. Hastalığı taşıyan sinekler, yani hastalığın 'vektörleri' meteorolojik koşullara duyarlıdır. Sıcakta, sivrisineklerin yaşayabileceği bir ısı dağılımında sinekler daha fazla çoğalır ve daha fazla ısırır. Aynı zamanda, daha yüksek ısı, patojenlerin içlerinde üreme ve olgunlaşma oranlarını arttırır. 5 F'lık ısı farkı patojenin olgunlaşma süresini yarıya indirebilir.

Aşırı sıcak sivrisineklerin enfeksiyon bulaştırmasında tek başına etken değildir. Küresel ısınmayla birlikte sıklaşan sel ve kuraklıklar sineklere yeni üreme zeminleri oluşturarak çoğalmalarını kışkırtabilir. Sivrisineklerin yumurtaları kuluçka dönemindeyken durgun suda canlı kalır. Selin çekildiği zamanlarda kalan su birikintileri veya kuraklıkla derelerin durgun havuzlara dönüşmesi, insanların su bulundurmak için açığa koydukları büyük bidonlar yeni doğan sivrisinekler için küvöz işlevi görür.

Sıtma ve Dang Humması sivrisineklerin bulaştırdığı hastalıklar içinde küresel ısınma tırmandıkça dramatik bir şekilde yayılan hastalıklar arasında yeralıyor. Her iki hastalık da, geçtiğimiz on yıl öncesinde, Amerika'dan Asya'ya, dünyanın çeşitli bölgelerinde ara ara görülmüştü. Sıtma gelinen aşamada hergün, çoğu çocuk, 3000 kişinin ölümüne yolaçıyor. Kimi senaryolar, süregiden ısınmanın sıtmanın yayılma olasılığı içinde bulunan alanın, dünya nüfusunun %45'ini kapsarken, 21. yüzyılın sonunda bu oranın %60'a çıkacağını öngörüyor.

19. Yüzyılda, Avrupalı sömürgeciler Afrika'ya geldiklerinde, aşağı bölgelerin hastalık barındıran tehlikeli bataklık havasından (sıtmanın ingilizce karşılığı olan malaria köken olarak "mal aria" - kötü hava anlamında) kaçmak için serin dağlara yerleşmişlerdi. Bugün, bu sığınaklardan geriye pek çoğu kalmadı. Sıcaklık dağlar boyunca, bitkiler ve kelebeklerle birlikte yukarıya yürüyor ve zirvedeki buzları eritiyor. 1970 yılından beri, tropik bölgesinde ısının her zaman sıfırın altında olduğu seviye neredeyse 150 metre yükseldi. Güney ve Orta Amerika'da, Asya'da, Afrika'nın doğusunda ve içlerinde, yüksek irtifada sinekler ve sineklerin taşıdığı enfeksiyonlar rapor edildi.

Oportünist canlılar iklimin döngüsel etkileriyle hayat buluyor:
Isınmanın sonucu gelişen iklim değişiklikleri, belli vektörlerce taşınan hastalıkları beklenmedik şekilde tetiklediği için ısının artmasından daha fazla önem arzediyor. Ilık kışları izleyen sıcak ve kavurucu yazlar enfeksiyonların kuşlar, şehirlerdeki sivrisinekler ve insanlar arasında bir döngü halinde bulaşmasını kolaylaştıran ortamı yaratıyor. Örneğin geçtiğimiz yıl New York'ta görülen Batı Nil virüsünün sürpriz bir şekilde ortaya çıkmasına, ısınmayı izleyen bu olaylar silsilesinin neden olduğu sanılıyor.

Sivrisineklerin yanı sıra, hastalığı taşıyan diğer bir vektör de asalaklar. Bunlar, çabucak üreyebilen ve olumsuz koşullarda, yaşayabilmek için daha özgün ihtiyaçları olan diğer türlerle kıyaslandığında dayanıklı oportünist canlılardır. 1990'larda, iklim değişikliği kemirgen hayvanların bulaştırdığı yeni bir hastalığın (hantavirüs akciğer sendromu) insanlarda görülmesine etken oldu. Hayvanlardan insanlara bulaşan bu enfeksiyon akciğerlere yerleşiyor ve öldürücü olabiliyor.

Bu hastalık evresinin kendi doğallığında sona ermesi ekosistemlerin genellikle olağandışı uç koşullara dayanabildiğini gösteriyor. Hatta, ekosistemler hava koşullarındaki mevsim değişiklikleriyle yenilenirler çünkü değişken iklimlerde yaşayan türler birbirinden çok farklı koşullarla başa çıkma yetisi geliştirmek zorunda kalır. Ancak, hava koşullarında uzun erimli anormallikler ve çok geniş kaymalar yaşanması ekosistemin adaptasyon yeteneğini kırar.

Düzenli işleyen ekosistemlerde, içerdiği çeşitli türlerin zarar verebilecek organizmaları denetlediği doğada, asalakların doğada bulunuşu sorun yaratmaz. Ancak, artan ısınma ve hava koşullarının uç değerlerde seyretmesi ekosistemin daha da bozulmasına yolaçar ve bu bozulma doğadaki oportünist nüfusun büyümesinde, hastalığın hızlı yayılmasında etken olur.

Sağlığı tehdit eden sular:
Yukarıda bahsedildiği gibi, küresel ısınma vektörlerce taşınan hastalıkları açığa çıkarmanın yanısıra suyun kolera gibi çeşitli hastalıkları bulaştırma tehlikesini de arttırır. Isınma kuraklık ve sellerin daha büyük çapta ve sıklıkla görülmesini sağlar.

Kuraklığın suyla bulaşan hastalıklara ortam hazırlaması garip gelebilir. Oysa, kuraklık döneminde biriktirilmiş içme suyu rezervlerine mikrop bulaşması olağandır. Dahası, kuraklık süresince temiz su bulmanın zorlaşması yüzünden, kolera veya humma yüzünden çok miktarda su kaybetmiş kişilerin iyi bir hijyeni ve yeterli hidrasyonu sağlamaları mümkün olmaz.

1997 ve 1998'de, Afrika'nın Horn burnuna Hint Okyanusu'ndan gelen sıcak hava dalgasının getirdiği yağmurlar, küresel ısınmaya bağlı sellerin insanları nasıl etkileyebildiğine dair örnekler sunar. Bu yıllarda, bölgede yoğun yağışlar sonrası kolera ve sivrisineklerin bulaştırdığı sıtma türü enfeksiyonlar görülmüştü. Dünyanın batısında ise, Kasım 1998'de Orta Amerika'da üç günün sonunda hızı kesilen Mitch kasırgası Karayibler'den gelen sıcak hava dalgasıyla şiddetlenerek fırtınaya dönüştü. Sele dönüşen yağış en aşağı 11.000 kişiyi öldürdü. Hemen sonrasında, Honduras'da binlerce kolera, sıtma ve Dang humması vakası bildirildi. Aynı yılın Şubat ayında, dinmek bilmeyen yağmur ve bir dizi kasırga sonucunda Afrika'nın güneyinde sel felaketi yaşandı. Mozambik ve Madagaskar'da yüzlerce kişi öldü, kolera ve sıtma salgını tehlikesiyle binlercesi göç etmek zorunda kaldı. Bu tür felaketler etkili oldukları bölgelerde ekonomik gelişmeyi ve gelişmeye eşlik eden halk sağlığı hizmetlerini büyük oranda baltalıyor.

Çözüm için ne yapılabilir?:
Küresel ısınmanın tehdit ettiği insan sağlığını korumak için tehlikelere karşı belli somut adımların atılmasıyla önlem alınabilir. Bulaşıcı hastalıkların ve onları taşıyan vektörlerin ortaya çıkmasını engelleyen izleme sistemleri geliştirmek, iklim ve çevre koşullarında olağandışı değişimleri tahmin etmeye odaklanmak ve son olarak küresel ısınmanın kendisine saldırmak; bunlar, ideal bir korunma stratejisi oluşturabilir.

Geçtiğimiz baharda, ABD'nin kuzeydoğusunda görülen Batı Nil virüsü kontrol altına alınması çevreyi tehdit eden vektörlerin çoğalması engellenerek mümkün olmuştu. Virüsün kışın canlı kaldığı görülünce, halk sağlığı uzmanlarının içme suyu rezervlerinin temiz tutulması uyarısı etkili olmuştu. 1999 yılında yapılan bir araştırma ise uydu üzerinden hava değişimlerinin izlenmesinin yararlarını ortaya koyuyor. Okyanus üzerinde iki farklı bölgede suyun ısındığını ve Afrika'nın Horn burnu açığında biriken bitki topluluğunu algılayan uydu resimlerine dayanarak Horn burnunda yaşanan humma salgını beş ay öncesinden tahmin edilebilirdi. Bu tür verilerin ışığında hayvanlar aşılansaydı olasılıkla salgın önceden durdurulabilecekti.

Fosil artıklarına dayalı yakıt tüketiminin, bugün, karbondioksit ve diğer ısı emici gazların, daha doğrusu 'sera etkisi' yapan gazların atmosfere salınmasına ve küresel düzeyde ısınmaya yolaçtığı kuşku götürmüyor. Birleşmiş Milletler bünyesinde gerçekleştirilen iklim değişikliği konulu hükümetler arası panelde, sera etkisi yapan gazların giderek daha fazla atmosfere salınmasını durdurmanın, atmosferin azalan yansıtma özelliğinde %60-70 arası bir oranda iyileşme yaratacağı hesaplandı.

Düzenleyici önlemlerin etkin bir şekilde alınıp kurumsallaştırılması gerekiyor. Dünyadaki iklim sistemini dengesizleştiren çok sayıda etken birdenbire iklimin halihazırdaki konumunu sıçratabilir. Herhangi bir anda meydana gelebilecek ani ısı değişimleri insan sağlığı açısından ciddi bir risk yaratıyor.

__________________________________________
Scientific American, 2002