Ekonomi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ekonomi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Nisan 04, 2010

egemenlik

16 YAŞINDA BİR ÇOCUK
Ve ‘egemenlik’ üzerine...



Yakın tarihimizde Türkiye ekonomisi için çok önemli bazı tarihler vardır. Bu tarihler, büyük kararların ve sonrasında yaşanan değişimlerin doğum günleri oldukları için zihnimize kazınmıştır. Son 30 yılımızı şekillendiren, iç ve dış siyasi etkileri olan tarihlerden iki tanesi 24 Ocak ve 5 Nisandır.


Müsteşar olarak görev aldığı hükümetten son anda istifa ederek 12 Eylül askeri darbesi ile yasaklı duruma gelmekten kurtulan Turgut ÖZAL'ın imzasını taşıyor. ÖZAL, yaşanan darbe sürecine rağmen ekonominin yönetimini bırakmayıp, adeta dokunulmaz bir boyutta varlığını sürdürmüştür. Askerlerden kurulu Bülent ULUSU hükümetinde de sonrasında kurduğu parti ile kendi hükümetinde de ekonomi yönetimini ara vermeden sürdürmüştür.

Bu yönetim süresince Türkiye renkli televizyon, video ve marlboro gibi pek çok batı ürünü ile legal olarak karşılaştı. Serbest piyasanın her türlü serbestliği en üst seviyede yaşanırken ABD doları da aynı serbestlikten yararlanıp uçma fırsatı buldu! Aslında dolar filan uçmuyordu. Bizler maden kuyusuna inen bir asansördeki işçiler gibi yukarı baktığımız için, yüzeyde kalıp bizden uzaklaşanları uçuyormuş gibi görüyorduk. Gerçekte ise hızla yerin dibine doğru batmakta olan bizdik. Ülkeyi koruyan ekonomi duvarlarının çoğu yıkılmış yabancı şirketlerin paraları ve malları hoyratça ve özgürce at koşturabilir hale gelmişti. Bunun adı: 'Ekonomik serbestlik' di, 'Serbest Piyasa Ekonomisi' idi yada o gün akıl etselerdi: 'Ekonomik Açılım' dı!

Ülke içine düştüğü kör kuyunun farkına varmak için çevresine bakıp uyanma fırsatı ararken gündemi bu defa top sesleri bulandırdı. Güneyimizde ABD'nin şımarık evlatlığı Irak yönetimi, Batımızda da Rusya’nın huysuz kuzenleri Sırplar savaş çıkardılar... Biz de ekonomi derdini unutup savaşa bulaşmama hesapları yapmaya başladık.

Sonuçta o tantana arasında Türkiye’nin parasını pula çevirenler yaptıklarından utanacağına, pişkinliği iyice kavurup, ülkenin varını yoğunu satmanın derdine girildi. Köyünde kıt-kanaat geçinen insanlarını işadamı diye ortalarda dolaşan ağa bozuntusu 'kaplanların' önüne ucuz işçi olarak atmak uğruna gecekondu kültürünü standartlaştırmaya çalıştılar.

Köyler boşaldı, tarım, hayvancılık, yöresel üretim ve küçük esnaf dışlandı. Köylere ve küçük kasabalara kadar endüstri ürünlerinin girmesi sağlandı. Büyük markalar televizyonları kullanarak toplumu kandırmayı çok sevdi. Geri zekalı reklamcılar, yeni çıkan ürünü satabilmek için kendi ürünlerine bile kir attı: "DBD öldürür. Bu deterjanda LAB var!" Dediler. Bir Allah'ın kula da çıkıp bu güne kadar niye öldürücü ürünü sattın diye sormadı. (Bugün ABD ve AB yardakçılığı yapanlar şunu bilmeli: Aynı işler, ABD'de olsa adamı ne yaparlar? O demokrasi cennetinde(!) vatandaşını koruyan ve kollayan öyle yasalar var ki! Araştırın, oralarda demokrasi ne demekmiş bir görün!)

Köyler boşaldı, kırsalda yaşayan milyonlarca vatandaş yatağı yorganı sırtlayıp şehirlere geldi. Şehirlerin çevresinde mıknatısa toplanan demir tozları gibi öbek–öbek yığıldılar. Eğitim yoktu, beceri yoktu! Bizim kaplanlar, tam onlara göre işer icat ettiler...

Bu kadarı yetmezdi. Yarım asırdır Avrupa Ekonomik Topluluğu'na gireceğiz yalanı ile kandırılan vatandaş artık yalanı yemiyordu. Uyanmaya başlamıştı. 'Millet bu ayaklardan sıkılmıştı.'

Tam o sırada ülkenin gündemi yeniden değiştirildi. Türkiye yönetim zafiyeti içerisinde kıvranıyordu. 5 Nisan 1994 de “Krizden çıkmak için Türkiye tarihinin en büyük kemer sıkma programı açıklandı.” Birkaç haftalık kısa süreçte Türk parası, Dolar karşısında tarihinin en büyük değer kaybını yaşadı. 6 Nisan 1994 de “Hükümete beklenmedik şok. Hükümete güvenen Merkez Bankası faizi düşürünce devalüasyon oranı %24 e çıktı.

Bu başarıların mimarı olan iktidar, gitmeden önce, hediyesini de kucağımıza bırakmayı başardı: "Dünya Tarihinin En Büyük Kapitülasyonu", 6 Şubat 1995 tarihinde “Dışişleri Bakanları tarafından AB - Türkiye Gümrük birliği anlaşması karara bağlandı.” Başlıklı basın bülteni ile bildirildi. Bu karar; ortaklık Konseyi tarafından 6 Mart 1995 tarihinde kabul edildi. Bu olaylar dizisi iktidarın da sonu oldu: “Gümrük Birliği” ve “5 nisan kararları” dışında, birçok icraatı ve uygulamaları ile de gülünç durumlara düşülmesine sebep oldular. Bu iktidarın, ortaklarının ikisinin de adlarının başında “Profesör Doktor” unvanının bulunmasının, ayrı bir ironi oluşturması, mizah tarihi açısından da önemli bir saptamadır.

Aradan çok zaman geçti. O yıl doğan çocuklar bu yıl liseyi bitiriyor… Hayat devam ediyor. O gün atılan imzalar sayesinde; Hakkari’den Atlas Okyanusuna kadar, Hatay’dan Kuzey Buz Denizi kıyılarına kadar tek bir ekonomik coğrafyada yaşıyoruz. Büyük bir ekonomik birlikteliğin üyesiyiz. ‘Birliktelik’ kolay bir olgu değil. Buraya kadar tamam! Ama:

Bu olayda gözden kaçırılan çok önemli bir nokta var: Biz, Türkiye olarak; bazı egemenlik unsurlarımızı devrettik. Üçüncü ülkeler ile ilgili olarak; gümrük imtiyazlarımızı, ikili anlaşmalar yapabilme haklarımızı, karşılıklı muafiyetlerden doğan avantajlarımızı ve buna benzer birçok ‘hakkımızı’ kaybettik. Bağımsızlığımızın gerekleri olan bazı ‘egemenlik haklarını’ bu anlaşma ile Brüksel’e devrettik. (Eğer AB üyesi olursak; çok daha fazlasını devredeceğiz.)

Bu durumda “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” denilebilir mi?

Dolayısıyla bugün; 16 yaşından küçük bir çocuğun, hayatı boyunca bir gün olsun ‘Tam bağımsız yaşa[MA]dığını’ söyleyebiliriz. Her yıl yaşanan ‘Egemenlik’ bayramlarında bunu daha iyi düşünmek gerekir. Mustafa Kemal, o bayramları, çocuklara; olmayan egemenliklerini kutlamaları için mi verdi!..

Ve bunu sağlayan imzayı atanlar, zafer kazanmış bir hükümdar edası ile gururlandılar. Bizler de güzel bir şeyler oluyor zannederek, o gün onları alkışladık! Yarın, aynı şeyleri söylememek için, vatandaş olarak bu gün, neyi alkışladığımızı bilmek zorundayız.

Hep sevgi ile kalın.

Murat SEVGİ
msevgi@mental.com.tr

Not____:
Ağa bozuntusu, sömürgen, kemirgen işadamı müsveddelerini yazının bir yerinde kaplana benzetip, 'kaplanlar' olarak tarif ettim. Ama yazmayı bitirdikten sonra hatamı fark ettim: Kaplan yılında olduğumuz şu günlerde, yaban hayatının onurlu devleri ile ülkemizin parazitlerini aynı kefeye koyma gafletini göstermişim. Bunun için üzüntü duydum.

Çarşamba, Mart 18, 2009

3012

Farklı bir uzay macerası!

Arthur C. CLARKE’IN bir uzay macerası üzerine…

Bir anda çağlar geçirdik.
Nice nesiller eskittik.
Bu yeni dünya haline
Bizler bugünlerden vardık.

Her şey güllük gülistanlık.
Eh, artık keyfe usandık.
Bu kadar olur mu bolluk.
Biraz da gerekir darlık.

Alışınca sevmez olduk.
Keder elem arar olduk
Acı-zulüm hasret kaldık.
Hele yokluk ve de darlık.

* * *
Acıyı katık yaparak,
Zehri üstüne serperek,
Ekmek arası dürerek,
Lokmaları arar olduk.

Sıkıntıdan hastalıktan
Doktor-doktor gezmez olduk
Sağlamları hasta eden
hastaneler görmez olduk

Onun bunun yok azarı
Nerde bu ceza yazarı?
Bürokrasiyi unuttuk
Elde evrak koşmaz olduk.

* * *

Çamur, çukur her köşesi
Yollarını arar olduk.
İçine kamyon düşesi
Çukurları arar olduk.

Sokaklarda derelerin
Kavşaklarda çağlayanın
Lağım dolmuş salonların
Konforunu arar olduk


Postal çeken balıkçının,
Donla yüzen kayıkçının,
Sahildeki akşamcının,
Gülüşünü arar olduk.

* * *

Kahvelerde işsizlerin,
Okeyini arar olduk.
Çay parası olmayınca,
Voltaları arar olduk.

Kalabalık sokaklarda
İte-kaka koşmaz olduk.
Sokaklarda volta atan,
Aylakları arar olduk.

Kuyruk-sıra-can pazarı
Sövülmeye hasret kaldık.
Arar olduk, arar olduk.
Kalan var mı? Arar olduk!


Murat SEVGİ
18 MART 2009 - ÇARŞAMBA

Pazartesi, Mart 16, 2009

  • Serbest piyasacı Milton Friedman, 2006’da öldü.
  • Thomas Friedman, ABD`nin en önemli köşe yazarlarından biri. New York Times gazetesindeki köşesinden, yıllardır, Amerikan saldırganlığını, işgalleri, katliamları, İsrail siyonizmini `aklayan` makaleler yazmakta. Ateşli savunucusu olduğu Amerikan emperyalizminin özünü pek iyi anladığı, küreselleşmenin 'daniskası' denilebilecek bir sistemin ütopik savunucusu, 1999`da yayınlanan `Lexus ve Zeytin Ağacı` adlı kitabın yazarı.
  • Bir de; ABD'nin Ortadoğu politikasının "B Planı" olarak da görebileceğimiz sistemin askerlerinden biri olarak; George Friedman diye biri var.Şeyimizi sallasak Friedman'a çarpıyor diye, karıştırmamak için birincisine "MF", ikincisine "TF", üçüncüsüne "GF" diyelim...

Şimdi bizim konumuz olan "GF",

"Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), Bush ve siyasetinin çöpe atılması ile birlikte çöpe atıldı. Sonuçta BOP'da başkanı ile birlikte tarihin çöplüğünü boyladı."Bu yorum güzel de gerçekçi değil.Peki gerçek ne?Gerçek şu ki: ABD politikaları, siyasi partilerin, eğilimlerin ve halkın gündelik isteklerinin çok daha üzerinde bir bilinç ile hazırlanır. Yanı bir politik girişimin hükümet politikası olması için bin dereden su getirilr. Bu bin dereden gelen sular içilip bitirilmeden fikirler eyleme geçmez. (Adamlar bu metodları Osmanlının 6 asırlık deneyiminden almış kullanmışlar.)Eğer BOP, ABD'nin dış politika portföyüne girmişse, bu politik yönelim, öyle Obama, bubama, şubama için değiştirilez. Bizim, monşer diyerek, biraz hasetle, biraz da imrenme (hatta kıskanma) ile ötekileştirdiğimiz dış politika askerleri, diplomatlar bunun için ötekileşirler.

Çünkü devletler toplumun tümünü yükseltemez. Ama yükseltilmiş bireylere ihtiyaç duyulan yerler vardır.Bu bireylerin ortaya çıkarılması gereken en önemli alan, diplomasidir.İşte "geri kalmakta direnen[1]" ülkelerde, toplumun tümünde bir yükseliş mümkün olmadığı için sokak kültürünün 'seçilmişleri' devlet politikalarının sürekliliğinin önünde direnç gösterirler.Çünkü; süreklilik için gerekli sebeplerin mantalitesine hakim olamazlar.Aksine gelişmeyi değişimde ararlar.

* * *

Ama ABD Türkiye ile ilgili;

  • NATO bölgesel stratejisini planlarken,
  • Ortadoğu'nun ekonomi-politini planlarken,
  • Rus-Türk ilişkilerini planlarken,
  • Asya Enerji statejilerini planlarken,

en önemlisi de;

  • Türkiye'yi planlarken

Kökleri XIX Y.Y.'a kadar uzanan kemikleşmiş politikalarını uygular.

* * *

FRIEDMAN meselesinde de durum böyledir.Hiçbir fikirden, emelden, plandan dönülmemiştir.Aynı oyun (seneryo), farklı bir senaristin elinde masaya getirilmiştir.

George Çift V Bush, dönemindeki gibi üst düzey politikalar ile yutturulamayan ilaç, ülkedeki dinsel öğelerin yoğunlaşması ve öne çıkması durumu da göz önüne alınarak DİPTEN GELEN eğilimler haline getirilmeye çalışılmaktadır.Yani İslam birliği, Asyanın lideri, Ortaduğunun lider ülkesi gibi daha popilist söylemler geliştirilmiştir.Böylece aynı ilaç ya içilecek, ya içilecek! Denilmeye çalışılmaktadır.

Planın geri kalmakta direnen ülkelerdeki anlık politika değişimleri gibi, son dakika operasyonu olmadığı da kesindir.Son zamanlarda yaşanıyor gibi görünen RUS-TÜRK yakınlaşmasını gazetelerden okuyup sevinenler için şunu da belirtmekte yarar vardır: "ABD, sırf bu yakınlaşmayı kırmak istiyor da! onun için yeni açılımlar yapmıştır." yorumu hatalıdır.

ABD, Friedman'ı en az 2-3 yıldır bu operasyona hazırlıyor olmalı.Çünkü; "Gelecek 100 Yıl 21. Yüzyıl İçin Öngörüler" isimli kitap kısa soluklu bir çalışmanın eseri değildir.Sonuç olarak ABD'de siyasi eğilimler değişmiştir, ama politika değişmemiştir.

Artık bizim de siyaset ile politikanın farklı şeyler olduğunu anlamamız gerekmektedir.

Politikaları oluşturanların, siyasilerin siyasal bilgisizlikleri ile mücadele edebilecek güçlü, azimli iradelere sahip olması gerekmektedir.

Allah onlara güç versin.

Hep sevgi ile kalın.

Murat SEVGİ
16 MART 2009 Pazartesi


_______________

[1] Geri kalmakta Direnen: Yıllardır ülkemizi, "gelişmekte olan" diye saçma sapan bir guruba alıyorlar.Geliştiğimizi zannedenler yada öyle görünmemizi isteyenlerin bir hezeyanı olan bu fikirsizlik halinin anlaşılır mazereti yoktur. "Satın al kullan" ve "Kuzu kuzu itaat" üzerine kurulu sistemin çarpıklığını kör görüyor, sağır duyuyor'

Cuma, Mart 06, 2009

1Dolar, 2 Lira Olur mu?

Hedefleri belirlemesi gerekenler, hedeflerin hedefinde kalırsa, böyle olur.Avcı, vahşi serbest piyasa ormanında elindeki yetersiz silahlar ile kondisyondan yoksun bir halde, gıdasız, hastalıktan yeni çıkmış, bitkin, genetik olarak;cılız ve bezeri olarak; yetersiz bir konumdadır.Bu onun, aslında avcı görünümlü bir avdan başka birşey olmadığının bir göstergesidir.Avcının ormandaki gerçek avcıların avı olmamasının tek sebebi, avcıların gözüne; lezzet ve doyuruculık ifadesi düşük bir bedene sahip olmasıdır.

Yani; eti-budu pek yerinde olmayan kemikli bir av olarak rağbet görmemektedir.

* * *

1 doların 1 liraya eşit olabileceği söylentileri 2008 yazı ve hemen sonrasına rastlar.Aslına bakarsanız; 2008 krizin içinde boğuşan dünyanın kötü dönemlerinden biridir.Krizin başlangıcı yada görünür işaretleri; 2006 yılında, etkilerini göstermeye başladı.2007 ve 2008 ise tam bir olgunlaşma dönemiydi.Bunu görmek için 2006 yılı gazetelerinde ekonomi manşetlerine bakmak yeterli.

PEKİ TÜRKİYE NEDEN FARKETMEDİ?
(Aynı soruyu şöylede sorabiliriz: "Türkiye Hükümeti, krizi ne zaman haber aldı?"

"ONİKİDEN TEĞET GEÇME" KAVRAMI NE DEMEK?

* * *

Türkiye gibi geri kalmakta direnen ülkelerde "iktidarı elinde tutanlar" bile, toplumun üretimin farkına varmadığı sürece kalkınmanın makyajdan öte giden bir etkisinin olmayacağını bilmektedir.Ama ellerinde tuttukları "rantı" kaybetmemek uğruna, rantabıl köşebaşlarında keyiflerini bozmadan günlerini geçirebilme kaygısı ile seslerini çıkarmıyorlar.

* * *

Kriz, salt ticari anlamı olan bir tanım değildir. Ticari anlamının yanında PSİKOLOJİK bir olaydır.Zaten, borsalar ve piyasalar tümüyle TİCARİ-PSİKOLOJİK dengenin üzerinde yürür.Bu yeni bir tanım da değildir.Arz ve talep olgusu içinde insani duyuları taşır.İnsani olan herşey de psikolojiktir.

* * *

2 Liraya giden yolu nasıl bozarız?:
2001 yılına kadar süren ve bozulmadan, değişmeden yürüyen bir enflasyon ivmesi ile yaşadık.60'lı yılların hayalleri gerçekleşti.Her mahalleye bir milyoner planlamışlardı.Hepimiz milyoner olduk!1 Dolar, 1.670 e kadar çıktı.
Geçen 8-9 yılda Dolar-Lira dengesi bu değerine hiç ulaşamadı.İşte o günlerde yaşanan iyi gidişin sebebi iktidar yada dış piyasaların etkisi değildi.
1999 depremi ülkenin en üretken bölgesi olan Marmarada büyük kayıplara neden oldu.
Deprem sonrası Türkiye'nin en zengin ve bölgelerinde o güne kadar planlanmamış bir üretim yaşandı.
Gerçek ekenomi; "üretim" olduğu için biz ister istemez etkilenmez bir zırha büründük.
Böylece bizler "ASYA KRİZİ" nin etkilerine çok geç bir dönemde maruz kaldık.İşte 2001 yılında, Dünyada işler yoluna girmişken yaşanan krizin nedeni budur.

* * *

2 Liraya giden yolu nasıl bozarız?:
2002 sonrası yaşanan hertürlü talana ve yalana rağmen yaşamsal ihtiyaçlarını gidermw yolundaki insanlar sayesinde büyük bir taban ekonomisi yükü sırtladı.
Tarımürünleri değersizleşti.
Süt sudan ucuz hale geldi.
Gelirler düştü.
Sonrasında harcamalar da düştü.
Sonuçta enflasyon da düştü.
Hatta eksi çıktı.

Gelelim sadede:

2001 yılına kadar sabit iveli bir yükseliş gösteren enflasyon, o tarihten beri öngörülen çizgisini yakalayamadı.

9 yıllık bir öngörü sapmasının stresi altında olan piyasalar, çizginin altında kalan bu ivmenin baskısını hep yaşadılar. (Bu baskı içeride görülen bir olgu değil. Dış piyasaların Türkiyer ekonomisi değerlendirirken göz önünde tuttuğu menfi bir etki.)
Eğer 2009 içerisinde yakın vadeli, "Kalkınma hamlesi", "Yatırımların Desteklenmesi", "İstihdamın Yeni İşletmeler ile Yükseltilmesi" gibi projeler ile;
  • tüketim canlandırılmaz ise
  • ihtihdam arttırılmaz ise durum daha da kötü olur.
Tüketimi canlandırmak adına çek gibi uygulamalar tamamen saçmalık.

Böyle bir tüketim teşviki TALAN ekenomisine gidişi getirir.
Tüketim, dolaylı yollar kullanılarak canlandırılmalıdır.
Yatırımlar yoluyla, işgücünü oluşturarak, vatandaşın kendi azandığı paraları harcaması ile!İş gücü çalışacak ortamlara kavuşur ve eline geçen parayı "umutla" harcarsa işte o zaman durum iyi olur.

Hep sevgi ile kalın.

Murat SEVGİ
06 MART2009-CUMA

Salı, Ocak 27, 2009

Globus

1. GİRİŞ
Müşteriler tarafından kullanılan ev kredilerinin ödenememesi sonucunda, bankalarda yaşanan büyük zararlar ve ardından gelen iflaslar ile başlamış gibi görünen bir kriz ile karşı karşıyayız. Görünen semptomları 2008’in ikinci yarısında yoğunlaşsa da 2007’nin son çeyreğine kadar giden işaretlerden söz edilmektedir. İçinde bulunduğumuz kriz, finansal yapısı sebebi ile; Asya krizi ve daha önceki Rusya krizinden farklı bir şekil oluştursa da aslında aynı -büyük- hareketin, gittikçe büyüyen dalgalarından biridir. Tüm politikacılar ve ekonomistler; krizin etkilerinin iki yıl içerisinde giderile(bile)ceğini ve 2010 ortalarında başlayarak tekrar düzenli bir ekonomik sistemin yürüye(bile)ceğini beyan ediyorlar...

Lâkin durum bağımsız bir kriz dalgasının vuruşu değildir.

Bugün yaşananlar, büyük felaketin -yaşanan- son dalgasının yarattığı yıkımın etkilerinden kurtulmak yada korunmak üzere geçici politikalar icat etmeye çabalarından başka bir şey değildir. Bugün, büyük savaşın son dalgasının tepe noktasına doğru ilerleyen bir yerlerdeyiz.
Önümüzde, para kısıtlılığının ve belirsizliğin etkisi ile artan durgunluğun etkilerini yok etme politikalarının kuşattığı bir süreç bizleri bekliyor. Kuru kuruya; “tüketimi tavsiye eden” politikalar, yerini tüketime yönlendiren teşvikçi politikalara bırakacak. Tüketmek, hem para hareketi oluşturmayı, hem de krizin yükünü paylaşmayı amaçlayan bir etkiye sahip.
Bununla birlikte doğal bir eğilim olarak; tutumluluk, bu görüşün tam zıttı fikirleri çağrıştırıyor. Ve tarafsız bir akıl, kararını her durumda tutumluluktan yana verir. Ama, karmaşık ekonomik sistemlerin, basit ticari kurallarda olduğu gibi, düz mantıkla üretilmiş davranışlar sergilemesi de beklenmemeli.
Binlerce yıldır, süregelen silahlı savaşların en büyük sebebi olan ekonomi, artık kendi başına bir muharebe metodu olarak güç mücadelesindeki yerini aldı. Bu savaşın asker sınıfı üretenler. Yani, çiftçiler, sanatkarlar ve işçiler. ‘Üreten’ olgusu, sanayi devrimi ile birlikte belirginleşen bir sınıfın tanımı ile birebir örtüşmekle birlikte, üreten kesimin toplumun tümüne homojen bir dağılım olması, sınıf tanımı içinde ele alınmasını engelliyor. Bu sebeple üretenleri, toplumun tümünün -hatta hayvanların ve makinelerin de- az yada çok benimsediği bir eğilim olarak görmek daha doğru olur. Bu şekli ile ‘üreten’ eğilimlerin kitlesine de ‘üretim toplumu’ diyebiliriz.
20. yüzyılın ikinci yarısı ile birlikte, yeniden tanımlanan başka bir eğilim de tüm insanların -hatta hayvanların ve makinelerin de- doğal üyesi olduğu bir toplum: Tüketim toplumu.
Üretkenler ve tüketkenler arasında yerimizi almış olmamız, ülkeler arasında yaşanan ekonomik savaşın askerleri olmak anlamını da taşıyor. Sonuçta bizler, yeni savaşın silahları; cüzdanlar yeni savaşın şarjörleri; para da yenisi savaşın mermileri.
Bunca yeni metaforun yanında, hayatta kalmak, ölüm ve mücadele değişmeyen olgular olarak insanlığın son savaşında yerleri koruyor.
Krizler, büyük savaşın planlı hücumlarından başka bir şey değil. İster kontrollü, ister kendiliğinden başlamış ve gelişmiş olsun tüm savaşlar gibi gücünü insanların hırslarından alan parasal muharebeler, saldıran ve savunan tarafların varlığı ve stratejileri göz önüne alındığında, yaşananlar tam bir savaş.

2. DALGA YAPISI
‘Büyük Savaş’ın ekonomik anlamdaki ilk çatışmaları sanayi devrimi ile birlikte gözlemliyoruz. Özellikle endüstriyel üretimin artması ve insan eli ile üretilmesi mümkün olmayan boyutlarda üretimlerin gerçekleştirilmesi sayesinde önemli bir boyut kazandı. Avrupa ve Amerika’da yaşanan makineleşme yarışı tümüyle bir savaşçı psikolojisi ile gelişti. Zaten top ve tüfekle yapılan savaşların da asıl hizmeti ekonomik savaşın galibiyetini güçlendirmektir. 2. Dünya savaşı ile birlikte kanlı yöntemler terk etmiş gibi göründe de son 60 yılın tarihindeki kan, her iki dünya savaşındaki kanın kat ve kat üstünde olmuştur.
Büyük savaşın yapısını daha net görebilmek için son üç dalganın, karmaşık gibi görünen resim içerisinden izole edilerek göz önüne serilmesi, gelecek tahminlerinin doğruya en yakın sonuçlarla yapılabilmesini sağlayacaktır.
Bu amaçla, içinde bulunduğumuz dalga da dahil, son üç dalganın; oluşumunu öncesi ve sonrası ile ele almak faydalı olacaktır.

2.A. BİRİNCİ DALGA
80’li yıllarda Rusya’nın yaşadığı ağır ekonomik sıkıntılar, artık birliği oluşturan diğer devletleri ‘Sovyet’ çatısı altında tutabilmesini güçleştiriyordu. İsyanlar ve ayaklanmalar ile ortaya çıkacak kötü senaryoyu gören, Gorbaçov yönetimi, baskıcı ve sert yöntemleri bırakmayı seçti. Değişim ve yenilik sloganları arasında parçalanma yavaş-yavaş başladı. Uygulanan politika en az kan ile süreci sona erdirmekti. Kriz güçlü dalgası olanca gücüyle Sovyet Birliğine çarparken asıl amaç; toplumunu büyük bir Sovyet pazarı haline getirmekti. Ama yan etki olarak, Sovyetler dağılmış ve irili ufaklı onlarca devlet ortaya çıkmıştı. Asıl amacın sonuçlarının oluşması oluşan yeni siyasi durum yüzünden biraz gecikmeye uğradı. Çünkü yeni devletler, kendilerini hiç planlamadıkları bir bağımsızlık hareketinin zaferi ile kucaklaşmış halde buldular. Her şey olup bittikten sonra Rusya, yaşananların farkına varma şansını yakaladı.
Bu yeni durum, Gorbaçov’un iktidarını da ortadan kaldırdı. Ama iş işten geçmiş, Glastnost ve Prestroyka derken birden kendilerini onlarca Türk Cumhuriyeti ile karşı karşıya bulmuşlardı.
Kriz dalgasının şiddeti Sovyetler Birliği’nin dağılması ile en güçlü noktasına ulaştı. İşte bu yıkılışın etkisi ile, sistemini Sovyetlere bağlı olarak oluşturmuş ülkeler de boşlukta kaldılar. Ama bu boşluk sadece ekonomik bir boşluk değildi. Sovyetler Birliği’nin, kontrolündeki ülkelere ihraç ettiği ideoloji ve sosyal model artık desteğini kaybetmişti.
İlk domino taşının ardından komşu devletler de eş zamanlı olarak sarsıntının etkilerine maruz kaldılar. Etkilenen ikincil ülkeler, yansıma olarak, daha çok siyasal ve toplumsal krizler yaşadı.
Sovyetlerden ayrılan ülkeler bağımsızlık sarhoşluğu içinde, olup bitenleri fark edemese de bu değişim doğu-batı sınırını oluşturan Polonya, Macaristan, Çekoslovakya, Yugoslavya, Bulgaristan ve Romanya gibi uydu devletlerde büyük sosyal etkiler yaptı.
Yaşanacak travmayı -ve bunun etkisi ile etnik parçalanma ihtimalini- erken fark eden[1] Bulgaristan; toprakları içerisindeki Türk vatandaşlarını sindirmeye başladı. 1989 ve öncesinde yaşanan asimilasyon uygulamasının nedeni; etnik ayrışmanın filizlenmesini önleme politikasıdır. Sonuçta dönemin Türkiye hükümetinin de katkısı ile Bulgaristan üniter yapısını korumuştur.
Ama Yugoslavya’da, Bulgaristan örneğindeki düzeyde baskın bir hakim ulus bulunmaması, aksine çok parçalı etnik yapı böyle bir sindirmeyi -önceden- yapmaya mümkün kılmadı. Bunun yerine kendilerini hakim ulus yerine koyan Sırplar; önce Yugoslavya’nın sonrada -sözde Büyük- Sırbistan’ın sahipliğine soyundular. Sonuçta kan ve kin ile dolu bir süreç; ulus devletlerin ortaya çıkışı hazırladı. Slovenya, Hırvatistan, Bosna Hersek, Sırbistan ve Makedonya gibi ülkeler ile tanıştık. (Daha sonraki bir süreçte buna Kosova da eklendi.)
Romanya’da halk arasından öne çıkan yeni politikacılar, boşta kalan idarenin ellerine geçişini Çavuşesku ailesinin kanıyla kutladılar. Bu kan, hem halkın, geçmişe olan kinini eritti. Hem de yeni yönetim için sanki kazanılmış ilk zafer gibi tarihe yazıldı.
Soğuk savaş döneminde -jeopolitik olarak- aynı guruba girmekle birlikte Doğu Almanya için farklı bir kader çizilmişti. Yaşanan tüm parçalanma hikayelerinin arasında, ‘Alman farkı’ denilebilecek bir duruş ortaya koydular. İki Almanya birleşerek Avrupa’nın en büyük ulus devletini oluşturdu. Doğu Almanya para birimi Ostmark’ı terk etti. Yeni ülkede, 1990 yılından itibaren Federal Almanya’nın Deutschemark’ı kullanılmaya başlandı.
Bu sırada, Türkiye yönetim zafiyeti içerisinde kıvranıyordu. 5 Nisan 1994 de “Krizden çıkmak için Türkiye tarihinin en büyük kemer sıkma programı açıklandı.”[2] Birkaç haftalık kısa süreçte Türk parası, Dolar karşısında tarihinin en büyük değer kaybını yaşadı. 6 Nisan 1994 de “Hükümete beklenmedik şok. Hükümete güvenen Merkez Bankası faizi düşürünce devalüasyon oranı %24 e çıktı.”[3] Anı iktidar, gitmeden önce, tarihin en büyük kapitülasyonu olan Gümrük Birliği[4] hediyesini de kucağımıza bırakmayı başardı. Bu olaylar dizisi[5] iktidarın da -hayırlısıyla- sonu oldu.
Ama olan ülkemize oldu. Gümrük Birliği, demir bir fetiş aksesuarı gibi boynumuzdaki yerini aldı. Olup bitenlere sessiz kalmayıp, zamanında gerekli tepkileri gösteren, bu söylemleri sayesinde daha sonraki dönemlerde koltuğa kavuşan politik şahsiyetler; koltuğa oturma sırasında geçirdikleri transformasyonun yan etkisi olarak, mazoşist bir psikolojinin, ‘kabullenici’ tutumunu içselleştirmeyi strateji olarak benimsediler.

2.B. İKİNCİ DALGA
Yaşanan; 2 Dünya Savaşına, sonrasındaki hakimiyet dalaşına, teknolojideki devrimsel yeniliklere ve sosyal değişimlere rağmen yirminci yüzyılın tümünde dik durmayı başaran, en büyük ülke: Çin. Bu sessiz dev, sıradaki dalganın hedefine koyduğu yeni kurbanıydı. Binlerce yıllık tarihi, dünyanın diğer kısmı ile olan somut farklılıkları, binlerce yıllık inanç yapısı ile kapalı bir kutu.
Çok kalın bir kabuk ile korunuyor görüntüsü veren Çin’in içine nüfuz edilemediği için hemen dibindeki ülkeler etki altına alındı. Bunun sebebi; söz konusu devletlerin, Çin ile kültürel ve sosyal yakınlıklarının bulunduğu sanısı idi. (Batıdan bakıldığında benzer gibi görünen bu ülkeler, aslında birbirlerine hiç benzemezler. Üstelik benzeri batı ülkelerinde de görülen zıtlıklar barındırırlar. Ama batı, “hepsi çekik gözlü işte!” dercesine kısır bir algı yanılgısına kapılmıştı.)
Çin’in doğu cephesini kuşatmış olan; G.Kore, Japonya, Singapur ile nispeten daha az sanayileşmiş olan; Malezya, Endonezya ve Filipinler de bu krizden etkilendi. Ülkemizde de ürünleri ve markaları bilinen G.Kore ve Japonya krizin etkilerini çevrelerine de yansıttılar.
Asya’da yaşanan bunalım tüm şiddeti ile devam ederken, Çin’de bundan psikolojik olarak etkilendi. Hemen yanı-başında yaşanan hareketliliğe tepki göstermese de -dünyanın en eski devletlerinden biri olarak- dersler çıkarmaması beklenemezdi. Medeniyetini sadece son 180 yıla sığdıran bir Amerika için bunun pek bir anlamı olmaya bilir. (Huntington’a göre ise, modern Amerika sadece 120 (1889) yıldan beri var.[6])
Yinede Çin yönetimi o kalın kabuğu dışarıdan kırdırmaktansa kendi elleri ile kontrollü bir şekilde esnetmeyi tercih etti. (Buna benzer bir babayiğitliği bir önceki dalgada Gorbaçov da kendi sömürgesi olan ülkelerin bağımsızlaşması sürecinde yapmıştı.)
Sonuçta Çin, ABD’nin ticaret alanındaki bu düello teklifini kabul etmiş oldu. Çin, sanayileşme konusunda hiç de geri bir durumda değildi. Ama mevcut yapısını oluştururken, 1960’lardan itibaren tamamen stratejik alanlar seçilmişti. Tüketime yönelik sanayileşme o güne kadar düşünülmemişti.
Tüketim, hem ideolojik, hem de stratejik vizyonlarının dışında tutulan bir olguydu. Ama elindeki mevcut teknolojiler ve mühendislik batının standartlarına pek uymadığı için zorunlu olarak yeni sanayi yatırımlarına yöneldi. Karşılıklı ticaret anlaşmaları, gümrük muafiyetleri, pazar paylaşımlarındaki ufak tefek tavizler tüketime yönelik sanayileşmeyi Çin topraklarına yöneltmiş oldu.
Çin, kendisine yapılan bu yönelim sırasında en büyük üç kozunu etkin bir şekilde kullanmaktan da çekinmedi. Bunlar:
  • Kapalı toplum yapısı ve iletişim kısıtlılıkları.
  • Ülkenin sahip olduğu işgücü kaynağı potansiyeli.
  • Ülkenin tabii kaynakları yerel ürünleri.

İşte bu kaynaklar, bizzat Çin yönetimi eliyle sömürülecek, kendi sömürgenini yaratan bir ülke yönetimi ortaya çıkacaktı. Tüketim konusu, daha önce üzerinde durulmamış, kafa yorulmamış, ciddi bir konu olarak ele alınmamış bir olguydu. Zaten hem kültürel, hem de ekonomik bir gerçeklik olarak Çin için -o ana kadar- düşünülecek gündemlerden biri değildi.
Binlerce yıldır[7], dünyanın en büyük ülkesinde, bugün süper güç diye anılan bir devlette, sıradan bile olmayan, fakir, çaresiz, çetin şartlar altında, ellerindeki az imkanlara karşın dünyanın en baskıcı rejimlerine göğüs geren ve çeşitli ulusları barındıran bir halk. Sessiz bir yaşam sürdüren Çin halkı, geçen yüzyılın son demleri yaşanırken bir anda kalk borusunun tırmalayıcı çığlığını ilk defa duyan acemi askerler gibi yataklarından fırladı. Büyük kentlerde ve eğitilmiş-erişilmiş kitleler üzerinde başlayan tüketim odaklı sanayileşme, görülmemiş bir hızla ülkenin içlerine doğru yayılmaya başladı.
Tüketim toplumunun hastalığı, Çin topraklarına SARS ve Kuş Gribinden birkaç yıl önce girmeyi başarmış tarihin en büyük salgınını tetiklemişti. Yüzlerce yıldır değişime uğramadan, bozulmadan süregelen yaşam kültürü artık bir dönüm noktasına gelmiş olabilirdi. Tipik şehirli halkı bile, Marco Polo’dan beri tanıdığı, geniş suratlı, kilolu, küstah ve geveze batı insanını hiç bu kadar kalabalık bir şekilde görmemişti.
Gelenler, kendi ülkelerinde girişimci olarak adlandırılan tüccarlardı. Büyük bütçeli işler yapanından tutun da, 10-15 bin doları toparlayıp hayatında ilk defa ülkesini terk eden maceraperestlere kadar bin türlü insanın bini de eksiksiz, Şanghay ve Pekin sokaklarında oyana buyana koşturarak iş kovalamaya başlamıştı.
Bu girişimci kitlenin içinde Çin’i tercih eden, asıl amaçları; kontrolsüz serbestlik prensibine uygun ticareti amaçlayan bir azınlık, oluşan ticaret hacminin büyük bölümünü eline aldı. Bu tüccar azınlık kendi pazarlarına Çin ürünlerini taşıyan kayıt-dışı kanallar oluşturdular. Büyük çekim gücüne kapılıp kısıtlı varlıkları ile Çin’e gelen çoğunluk, sadece planlı profesyonellerin oluşturduğu azınlığı kamufle eden bir dolgudan öte gitme şansına sahip değildi.
Legal yada illegal olduğunu bir kenara bırakırsak, oluşan büyük talep patlaması Çin yönetiminin gerekli işbirliklerini doğru becerebilmesi sayesinde, kontrollü bir arz ile karşılanabilmektedir. Sonuç olarak; alan da satan da kendi rızasının sonuçlarına katlanmaktadır. Burada çarklar arasında ezilenlerin durumu ve gelecekleri planlanmış bir konu değildir. Hesabın dışında tutulan bu kitle Çin halkından başkası değildir. Sadece bugünü geçirme kaygısına alet edilen, ve sosyal yapısı geri dönülemez şekilde tahrip edilen halkı kimse umursamamaktadır.
Dünya nüfusunun beşte birinden fazlasına sahip olan Çin, bu büyük insan kalabalığını adeta besi işletmesi gibi yöneten bir idarenin elinde sonu karanlık, acı ve mutsuzluk dolu bir geleceğe doğru koşmaya başlamıştır.

2.C. ÜÇÜNCÜ DALGA
Batı standartları diye Avrupa ve Amerikan toplumunun yaşam kalitesi üzerine koyduğu üst düzey kriterler var. İşte bu kriterler, üretim maliyetlerine yansıdıkça, buralarda üretilen ürün ve hizmetler pahalılaştı. Üretim, özellikle de emeğe dayalı endüstriyel üretim, yaşam kalitesini gözetmeyen ‘kalitesiz’ ülkelere doğru kaydı. Bu süreç, 2. Dünya Savaşı sonrası, Batı kendi makyajını tazelerken başladı. O yıllarda, deri ve tekstil gibi sanayilerin Türkiye’ye gelmesi bu sürecin bir parçasıdır.
Çin, hem insanını ucuza kullanması, hem de gerekli insani şartları oluşturmamayı fark yaratmak için bir araca dönüştürdü. Bu sürecin uç noktası olan; fiyat-kalite dengesinde hem fiyattan, hem de kaliteden yana derin bir uçurum ortaya çıkmış oldu. Çok kalitesiz olmanın ötesinde sağlığı da tehdit eden ürünler, kontrolsüzlüğün ve standart dışılığın bir sonucu oldu. Bu uçurumu fark eden Batılı tüketicileri kandırmaya yönelik son numara; “Çin Malı” imajının yerine “Made in PRC” maskesini kullanarak tüketiciyi yanıltmaya giriştiler.
Uyuşturucu ve silah da dahil ticaretin her türlüsünü mubah sayan sözde girişimci-tüccar zihniyetine sahip birçok satıcı Türkiye’nin de içinde olduğu birçok ülkeye kalitesiz olmak bir yana zehirli, hastalık kaynağı ve ölüm kaynağı ürünleri satmayı sürdürmektedir.
Bu yaratıkların[8] karşısında kurbanların haklarını tazmin edebilecekleri bir muhatap da bulunmaması konunun acı yanlarını bir misli çoğaltmaktadır.
Her ne şekilde olursa olsun, 2. Dünya Savaşı sonrasında Önce Japonya, sonrasında G. Kore, Singapur, Tayvan ve Malezya’nın pazarı haline gelen Batı, aradığı ‘en ucuz’a bir şekilde ulaşmayı başardı.
Batı, tüketim virüsünün etkisinde, kendi kendini de yemeyi sürdürürken, son 60 yılda giderek belirginleşen bir şekilde, gerçek gelirinin çok üzerinde bir hayatı yaşamaya başladı. Şişirilmiş sayısal hareketler, mevcut gelirler ile finansa edilemez hale geldi. Batı ekonomik modelinin omurgası olan banka ve borsa sistemleri, bilgi teknolojilerinin gelişmesi ile şeffaflaştı. Kolaylık ve yenilik adı altında bilgi teknolojileri kullanımı her geçen gün parasal hareketleri daha sıkı takip etmeyi sağlar hale geldi.
Buna ek olarak parasal konulardaki yasal düzenlemeler ve kamunun ticari faaliyetler üzerindeki sıkı kontrolleri öngören mevzuatları, yatırımcıların ürküttü. Bilgi teknolojileri yayıldıkça, şeffaflığın getirdiği baskı, kontrolsüz serbestliğe aşık büyük finansal kitlenin o bölgelerden kaçışını da beraberinde gerçekleştirdi.
Parasal konularda yasal mevzuatın daha esnek olduğu İsviçre, Cayman adaları, Meksika ve Panama gibi finans merkezleri de şeffaflıktan etkilendiler.
Kara paranın kontrolü ile ilgili uluslarası sözleşme Cayman Adaları ve İsviçre gibi ülkelerin finansal geleceği için mecburi bir seçenek olarak önlerine koyuldu.
1993 yılında ABD, Kanada ve Meksika arasında imzalanan NAFTA (North American Free Trade Agreement) anlaşmanın kapsamının genişletilmesi Meksika’ya büyük imtiyaz sağladı. Panama küçük bir Amerikan birliği resmen işgal edilerek sisteme uyumlu hale getirildi.
Hem kontrol sistemlerine tâbi olmak, hem de vergilerin kapsama alanında olmak finansal kitleyi uzaklaştırıyor. Kontrolsüz serbestlik ilkesine tabi para, Çin ve Rusya gibi yeni faaliyet alanlarında yoğunlaşmasını sürdürüyor.
Rusya’da ve Türk Cumhuriyetlerinde dünün eşit insanlarının arasından özel seçilmiş bir azınlık, dolar milyarderi olarak karşımıza çıkıyor. 14-15 yılda elde edilen milyarların ne derece ‘kazanılmış’, ne derece ‘çalınmış’ yada ne derece ‘hak edilmiş’ olduğunu tartışmanın bile gereğinin olmadığı ortada.
Gün geçtikçe daha büyük miktarda para, ekonominin büyük merkezlerinden uzaklaşıyor. Bunun sonucu olarak: hem parasal boyutlarda daralma, hem de ticari hareketlerde azalma olmaktadır.
Batı toplumu üretimi terk ettikçe ticari faaliyetler (dolaylı gelirler), gelir kaynakları arasındaki payını yükseltiyor. Durgunluk durumlarında, para hareketleri de kısılınca borsalar ve ekonomisini borsalara bağlamış topluluklar da zarar görür.

3. BÜYÜK SAVAŞ
Yirminci yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkan, insanlığın daha önce hiç görmediği yeni dünya düzeni, eski dünya düzeninde ayrılma, sıyrılma ve kurtulma girişimlerine başladı.
Bu kopma isteğinin ortaya koyduğu direnç ve değişimin fırsatçılarının kıpırdanmaları sonucunda biriken enerji yaklaşıl yirmibeş yıldır içinde olduğumuz büyük ve uzun soluklu bir krizin yaşanmasına sebep oldu.
Krizler, 7-7.5 yıllık bir periyodu olan, giderek tepe yüksekliği[9] artan bir dalgalar silsilesi şeklindedir. Bu finansal rezonansa[10] hakim olabilmek, ne Türkiye gibi küçük bütçeli oyuncuların, ne de ABD ve AB gibi global erk iddiasındaki oyuncuların elinde değildir.
Finansal kitlenin çok büyük ölçeklerde bir araya gelmesi bu gücü elinde bulunduranın isteği dışında davranışlar gösterebileceği gerçeğini ortaya çıkarmıştır. Mikro iktisat ve makro iktisat teorilerinin yanına, çok büyük finansal kitleleri disipline eden, ‘Mega iktisat’ teorisini eklemek artık kaçınılmaz bir mecburiyettir.
Mega iktisat, finansal varlığın, çok yüksek değerlere ulaşması durumunda; kişilere bağlı olmaksızın paranın kendi matematiği içerisinde eylemleri olabileceğini yakın bir gelecekte tanımlayacaktır. Finans kültürü üzerinde büyük değişiklikler oluşturacak yeni iktisat anlayışı geleceğin finansal yapısının nihâi modeli değildir. Sadece, klasik iktisadın terk edilmesi için ortaya koyulacak bir geçiş dönemi modelidir. Bu değişimin öngörüsünü; “E-’Den M-’Ye: Hayatın Elektronik Ortama Taşınması ve Sürecin Toplumlara getireceği Yenilikler”[11] başlıklı yazımda öngörmüştüm. Yeni süreçte artık yeri olmayacağından dolayı, klasik iktisadın yöntemleri devre dışı bırakılacaktır. Bu devre dışı bırakma işlemi:
“Bu sürecin hayatımızda yerini alması, birinin ‘Ben şunu-bunu kaldırıyorum.’ şeklinde hüküm vermesi ile olmayacak. Böyle bir tasfiye işini yapacak, tasarımcı-taslakçı sistemin hiçbir aşamasında yok. Çünkü mevcudun hantal ve işlevsiz organları yerlerine geçen dinamik yapıların gölgesinde ilgi ve işlev yoksunluğunun verdiği kansızlıkla kuruyup yok olacak.”[12]
Krizin, tekrarlayan bir periyodu bulunmaktadır. Yani sabit zaman aralıkları içerisinde tekrarlanmaktadır. Şiddeti her seferinde artmaktadır. Hem etkileri, hem de etki alanı büyümektedir. Ekonomik etkilerinin yanında sosyal ve kültürel açılardan da incelenmesi gereken sonuçlar oluşacaktır.
Bütün bu kronik durumun sonucu olarak etki altındaki ülkeler, piyasalar ve topluluklar her seferinde daha büyük zararlar yüzleşmek zorunda kalacaktır.
Bu artışın ivmesinin giderek büyümekte olduğunu, 2015-2016 gibi görünecek dördüncü dalganın bugünkü ölçeğin[13] en az üç katı olacağını görmek, hiç de zor değildir.
Krizin temel sebebi; globalleşme ile birlikte bütün dünya ekonomisinin tek bir kazanın içinde kaynamaya başlamış olmasıdır. Bu tek kazan, bilgi teknoloji ile şeffaflaşan finans dünyasının ve para hareketlerinin takip edilebilir olması gerçeğinin bir sonucudur.
'Finansal rezonans' diye tanımladığım, ve son 25 yılda ilk üç atımını yaşadığımız olay; kapalı ekonomilerin ortadan kalkması ile birlikte aynı kazanın içine dökülen ekonomik güçlerin kontrolsüz bir şekilde ülkeden ülkeye akması ile yaşanan dev para denizinin kendi kendine dönmeye başlamış olmasının ekonomi çevrelerinde yarattığı travmadır.
Bu travmanın, giderek büyümesinin birinci adımında Rusya’nın, ikinci adımında da Çin’in enfekte edilmiş olmasının etkisi büyüktür. Yaşanan enfeksiyon kapalı ekonomileri çevreleyen duvarların kaldırılması ve aynı kazana dahil edilmesidir. Kontrolsüz serbestlik şansını yakalayan para büyüdükçe kriz de büyüyerek devam edecektir. Bugün içinde olduğumuz üçüncü dalga, 2015’e kadar geçecek süreci içine almaktadır. Etkisini yitirmeye başladığında piyasalar tekrar düzene girip toparlanma ve canlanma şansına kavuşacaktır. Bu toparlanma ve canlanma sürecini görüp hareketin büyüsüne kapılan girişimciler kendilerine yeni keşif bölgeleri bulacaktır. Bu keşif bölgelerinin en başında Hindistan bulunmaktadır. 1990’ların sonunda (ikinci dalgada) keşfedilen Çin’in yerini alacak olan, Hindistan (üçüncü dalga) enfekte edilecektir.
Böylece serbest piyasa ile tanışmamış hiçbir pazar kalmayana kadar dalgalar halinde yayılan sistem tüm dünyayı etkisi altına almış olacaktır.
"Çinliler Geliyor – 1"[14] başlıklı yazımda Çin'de yaşanan kapitalist evrimin[15] ülke yönetimi tarafından ne derece stratejik(!) yönetildiğini ve idarenin kendi halkını nasıl bir çıkmaza soktuğunu anlatmaya çalışmıştım.
Para, kontrol altında tutulmayı sevmez. Özgür hareket edebilmeyi tercih eder. Serbestliğin olduğu ortamlara doğru yönlenir. Modernizmin bir gereği olarak devletler bilgi teknolojilerine eğilimlidir. Fakat, devletlerin vatandaşları ile ilgili işlemleri elektronik ortama geçirmesi yoğunlaştıkça parayı ellerinden kaçırmaları yoğunlaşır. Sonuçta ütopik bir azınlık kısıtlı imkanları ile devletin kucağında mutlu-mesut yaşar. Geri kalan özgürlükçü ruha sahip çoğunluk, sürüden kaçan kuzular gibi kurtların kucağına düşer. Ama yinede sürüde kalmazlar. Buna; bir çeşit ölümüne özgürlük ideolojisi de denilebilir.
Burada öne çıkan; global piyasa, yada serbest piyasa havuzu gibi tanımlamalar ile belirtilen benim; ‘kazan’ dediğim ortamın kurallarının oluşturulamamış olmasıdır.
Ülkemizde hukuksal boşluk tabiri ile sıkça karşılaşsak da, dünya, hele bir de bu günkü global haliyle; kuralsızlık çıkmazının içerisinde kalmayı sindirebilmiş değildir.
ABD’nin ticari ve hukuki altyapısı bugün ortaya çıkan ‘GLOBUS’[16] adlı dev ülkenin ekonomi ve ticaret sistemlerini düzenlemeye kâfi gelmemiştir. Ortada kuralsızlık ve düzen dışı olmanın verdiği büyük bir serbestlik, kontrolsüz serbestlik oluşmuştur.
İşte bu GLOBUS devletinin ABD eyaletinde baş gösteren krizin birinci sebebi ABD’nin artık GLOBUS’dan yeterli parasal payını alamadığını fark etmiş olmasıdır. Bu pay azalması, yine kendi yönetimsel doktrinlerinin gereği olarak, Rusya, Çin ve diğer ülkelere ihraç etmeye çalıştığı kapitalist öğretinin serbest piyasa modelindeki uygulamasının yan etkileridir.
İlk dalga, Moskova’da kola satmak uğruna Gorbaçov’un razı edilmesi ve prestroiyka sayesinde üçyüzmilyon Rus’un prangalarını kırması ile başlamıştır. Eski Doğu Bloğu ülkelerindeki ucuz iş gücü ve kaynakları yeterince sömürebilen bir zemin oluşturulamamış. Piyasanın istediği ucuzluk yeterince sağlanamamış olsa da ortaya çıkan başıboşluk ve serbestlik, paranın özgürlüğünü kazanmasına yetmiştir.
Sözünü ettiğimiz kontrolsüz para, günümüzde Rusya ve dağılma sonrası oluşan diğer devletlerde kendisine uygun dev yapılaşmalara imkan sağlamıştır. Bunları; holdingler, para baronları, yeni uluslarası karteller ve başta Rus mafyası olmak üzere diğer ekonomik teşekküller olarak görmekteyiz.
Paranın kontrolsüz serbestliği dönemi yavaş-yavaş azalmaya başlayınca devreye spekülatörler[17] girmiştir. “Batı sivil güçleri ve akıttığı para ile Avrasya’yı yeniden şekillendirmeye çalışırken Kremlin bu yolun her adımında bir kez daha Beyaz Sarayla karşı karşıya geliyor.”[18] Bu şartlar altında mücadele sürerken, pazardan sağılabilecek[19] maksimum para elde edilmeye çalışılmıştır.
Artık bu yeni pazarlar cazibesini kaybettiğinde sıcak para, kendine daha serbest ve kontrolden uzak mekanlar aramaya koyulmuştur.
İkinci dalga, Çin yönetiminin üretime yönelmeye ikna edilmesi ve ülkenin fabrikalarla donatılması girişimleri ile başlamıştır. Çin yönetimi, işin ilk anlarından itibaren yatırım bölgeleri ve işletmelerin altyapı, ham madde, işgücü ve lojistik ihtiyaçlarını değerlendirme yoluna gitmiştir. İçeride kontrolü ele geçiremeyeceğini anlayan finans çevreleri, ticaretin kendi üzerlerinden geçmesini sağlayabilmek için büyük kapasiteli üretimi çok düşük ücretlerle arz ettirerek Çin yönetimine baskı kurmaya çalışmışlardır.
Ama yapmak istedikleri baskı karşısında Çin yönetiminin kendi halklarını sömürmeyi planlayabileceğini hesaba katmamışlardır.
Çin, birçok sektörde dünya pazarından önemli paylar almayı başarmış, hatta batının stratejik olarak gördüğü, yükte hafif pahada ağır sektörleri de topraklarına taşımıştır.
Elektronik sektörünün yarı iletken piyasası, önce ABD topraklarında sonra da kendi vatanlarında Çin’in eline geçmiştir. Bu örnekte verdiğim doğru stratejiler yanında kendi halkı üzerinde muhtemel sömürgenlerin planlarından bile daha acımasız operasyonlara girişmiştir.
Çin’in bedava çalıştırdığı 21 inci yüzyıl kölelerinden yararlanarak; bir dolara gömlek, üç dolara ayakkabı, on dolara cep telefonu yapması ile (Burada Güneydoğu Asya otomotiv sektörünü de anmak gerekir)
Üçüncü kriz, ucuz, sahte ve kalitesiz ürünlerin, batı pazarlarında hakimiyetinin oluşması ve bu hakimiyetin alternatiflerin (Yani orijinal yada pazarın ilk sahibi batılı markaların) satışlarının düşmesi ile... kendini göstermiştir.
Yıllardan beri sabit seyir içerisinde üretim, satış ve kâr üçgenini bozmayan ‘Batılı marka ve mallar’ pazar kaybettikçe yatırımcıları sektör değiştirme eğilimine girdiler.
Birçok pazarda, çok sayıda yatırımcı, aynı zaman diliminde, yıllardır stabil şekilde işleyen sektörlerini terk edip, likitleşme eğilimi; mevcut varlıkların ederinin çok altında değerlere dönüşmesine sebep oldu.
Borsaların, yatırımcılara verdiği kağıtlar bir anda eridi.

İşte panik burada başladı!

* * *
Herkes; “Yaşanan sarsıntının iki yıl içerisinde giderileceğini, tekrar düzenin sağlanacağını, eskisi gibi ekonomilerin normal seyrine devam edeceğini…” söylüyor. Bunu, travmanın ortaya koyduğu şok halinin, politik kaygıların, gelecek vizyonundaki kurgu yetersizliğinin yada idrak yeteneğinin körelmesinin söylettirdiği kesindir.

4. KONTROLSÜZ SERBESTLİK
Kontrolsüz serbestlik peşinde koşan yatırımcılar, bilgi teknolojilerinin işlemeye başlaması ile birlikte şeffaflaşan piyasalardan kaçmaktalar. Fakat, bilgi teknolojileri sanıldığı gibi şeffaflık da sağlayan sistemler değil. Tabii bu sadece bugün için geçerli. İdealde ortaya çıkacak bir bilgi teknolojileri modelinde “mutlak kontrol” mümkündür. Bunun yapılamamasının tek sebebi, yeni geliştirilen sistemlerin, eski sistemler ile entegre olma zorunluluğudur.
Bu şeffaf ortamda vergilerden kaçan para asıl sahiplerinin cebine giremedi. Dışarıdaki kontrolsüz serbestlik ortamında elde edilen büyük paralar sistem içerisine sokulamadı.

5. SONUÇ
Onca olup bitenden ve büyük resim hakkında bir şeylere bakınca, gelecekte olası bir sonuç çıkarmak zor gibi görünebilir.
Ama Rusya örneğinin bugününü gören bir göz, Çin için benzer bir geleceği tahmin etmekte zorlanmadan öngörebilir.
Asıl kriz, düne kadar, çoğu köyünden başka bir yer bilmeyen iki milyara yakın Çinli 2015 yılında gelindiğinde, ayda 100 dolara yaşamaya razı olmayıp, fiyatını 200 dolara çıkarınca yaşanacaktır.
Daha dehşet verici olan yanı; 90 sonrasında Rusya ve diğer Eski Doğu Bloğu ülkelerinden yaşanan göçün benzerinin olma ihtimalidir.
Çin’de yaşanacak rejim boşluğu ihtimali sonrasında serbest kalacak iki milyar Çin’liden büyük kentlerde olan 700 milyonu bile göç etme eğiliminde olursa varın siz düşünün.
Son bir not olarak, Çin’de yaşayan, sayıları Türkiye’ye yakın, soydaşlarımızdan da söz etmeden olmaz. 70 yıldır Çin yönetiminin baskı ve asimilasyonuna maruz kalan, Doğu Türkistanlılar ve Uygur Türkleri sizce nereye giderler? (Ben bu hikayeyi bir yerlerden hatırlıyorum. Özal rolüne soyunan politikacılar için bulunmaz fırsat!)
Hep sevgi ile kalın.

Murat SEVGİ
27 OCAK 2009 - Salı / ÇORLU


______________________
[1] Bu bir‘fark etme’ mi yoksa Bulgar milliyetçiliğinin su yüzüne çıkardığı bir sonuç mu? Ayrı bir konu olarak tartışılabilir.
[2] Milliyet İnput Almanak, 2004, İstanbul, (LibX:11203) Sayfa 173.
[3] A.g.e., Sayfa 173.
[4] 6 Şubat 1995: Dışişleri Bakanları tarafından AB - Türkiye Gümrük birliği anlaşması karara bağlandı. Ortaklık Konseyi tarafından 6 Mart 1995 tarihinde kabul edildi.
[5] “Gümrük birliği” ve “5 nisan kararları” dışında, birçok icraatları ve uygulamaları ile de gülünç durumlara düşülmesine sebep oldular. Bu iktidarın, ortaklarının ikisinin de adlarının başında “Profesör Doktor” yazması, ayrı bir ironi olarak mizah tarihi açısından da önemli bir saptamadır.
[6] HUNTINGTON, Samuel P., “The Soldier and the State: The Theory and Politics of Civil-Military Relations”, Harvard Üniversitesi, 1956 (Türkçe’si: “Asker ve Devlet Sivil Asker İlişkilerinin Kuram ve Siyasası”, Çeviren: K Uğur KIZILASLAN), Salyangoz Yayınları, İstanbul, Nisan 2006, (LibX:12241)
[7] Binlerce yıl: Pek az ülkeye nasip olan bir ömür!
[8] Yaratık: Tüccarlık ile zerre alakası olmayan gudubet bir tür!
[9] Tepe yüksekliği: Bir dalganın şiddetini gösteren en önemli iki kriterden biridir. (Diğeri de dalganın üzerinden geçtiği yüzeydeki derinliktir.)
[10] Finansal rezonans: Piyasa nesnesinin istemsiz olarak ortaya koyduğu bir titreme nöbetidir. Herhangi bir erk'in güdümünde olmamakla birlikte gurup davranışı olarak piyasa bütününün ortaya koyduğu otonom davranışlardan biridir.
[11] SEVGİ, Murat, “E-’Den M-’Ye: Hayatın Elektronik Ortama Taşınması ve Sürecin Toplumlara getireceği Yenilikler”, 12 Aralık 2006,
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=119310
[12] A.g.y.
[13] Bugün yaşanan kriz dünya ekonomileri üzerinde üç buçuk trilyon dolar civarında bir tahribat yapacaktır. (Bu sayıyı; AB, ABD ve Japonya gibi devlerin kurtarma paketleri toplamına %50 ekleyerek buldum.)
Ayrıca dünya ticaretinin, 2015 yılına gelindiğinde daha büyümüş olacağını da büyümüş olacağını da göz ardı etmemek gerekir.
Yani bunları üst üste koyarsak dördüncü dalga için tahmin ettiğim tahribat; on trilyon doların çok üzerinde olacaktır.
[14] SEVGİ, Murat, "Çinliler Geliyor – 1", 13 Mart 2008,
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=125420
[15] Kapitalist evrim: Buna toplumun devşirilmesi, çürüme yada modernleşme de diyebilirsiniz. Ama kesin olan şudur: Geri dönülemez nokta geçildikten sonra –bütün politikacıların kafasını kesseniz de– geri dönülemez!
[16] GLOBUS: Ekonomik sistemi tüm dünyanın katıldığı serbest piyasa ile oluşturan tek dünya devleti.
[17] Spekülatör: Bu para sihirbazları gittikleri ülkeleri en iyi şekilde kontrol edebilmek için hem ülke yönetimlerine, hem de finansal oyunculara nüfuz etmeye çalışmışlardır.
[18] MacKINNON, Mark, “The New Cold War: Revolations, Rigged Elections And Pipeline Politics in the Former Soviet Union”, Kanada, 2006 (Türkçe’si: “Renkli Devrimlerin sırrı: YENİ SOĞUK SAVAŞ”, Çev: Emel LAŞKE), Destek Yayınları, İstanbul Mart 2008, (LibX:12279)

Pazar, Şubat 18, 2007

AB YOLUNDA: İŞGÜCÜ PİYASASI:

2. İŞGÜCÜ PİYASASI

2005 yılı sonu itibarıyla Avro Alanında yaklaşık 1,4 milyon, AB genelinde ise yaklaşık 1,9 milyon ilave istihdam yaratıldığı tahmin edilmektedir. 2006 yılında büyümede beklenenin üstünde bir performans sergilenmesi sayesinde istihdamda da olumlu bir eğilim yakalanmıştır. 2006 yılı sonu itibarıyla istihdamda AB genelinde yüzde 1,4 düzeyinde yüksek bir artış oranı beklenmektedir. 2006 yılı başında istihdam artışı ilk çeyrekte yüzde 0,3, ikinci çeyrekte ise yüzde 0,4 olarak gerçekleşmiştir. Geçmiş yıllarda imalat sanayinde görülen istihdam azalışının sona ermesi ve sektörün iş yaratan bir konuma gelmesi bu artışın altında yatan en önemli etmenlerden biridir. Ayrıca, AB üyesi büyük ülkelerdeki mali hizmetler ile toptan ve perakende satış alanlarındaki büyüme, istihdamı etkileyen diğer bir faktör olmuştur.

AB genelinde istihdam artışının 2007 yılında yüzde 1,1, 2008 yılında ise yüzde 0,9 seviyesinde gerçekleşeceği tahmin edilmektedir.

Avro Alanında, istihdamın 2006 sonu itibarıyla yüzde 1,4 arttığı tahmin edilmektedir. İstihdamın 2007 yılında yüzde 1,2, 2008 yılında ise yüzde 1,1 oranında artması beklenmektedir.


İstihdamdaki artış açısından üye devletler arasında önemli farklar gözlemlenmektedir. Örneğin 2005 yılında İspanya’da büyük ölçüde yeni istihdam olanakları yaratılırken, İtalya ve Fransa bu konuda daha zayıf kalmıştır. 2006 yılında ise, İspanya yine en fazla istihdam artışının beklendiği ülkeler arasında yer almaktadır. Lüksemburg ve İrlanda’da da 2006 yılında sırasıyla yüzde 3,8 ve 4,4 düzeylerinde güçlü artış oranları beklenmektedir.

2005 yılındaki istihdam artışına paralel olarak, işsizlik oranı da düşme eğilimine girmiş ve AB’de yüzde 8,8, Avro Alanında ise yüzde 8,6 seviyesine gerilemiştir. Bu eğilim 2006 yılında da devam etmiştir. Yıl sonu itibarıyla, işsizliğin AB genelinde ve Avro Alanında yüzde 8 düzeyine gerilediği tahmin edilmektedir.

2007 yılında ise, büyümenin hız kazanması ile bu rakamların daha da iyileşmesi beklenmektedir. Bu çerçevede, Avro Alanında işsizliğin 2007 yılında yüzde 7,7, 2008 yılında ise yüzde 7,4 düzeylerine; AB genelindeyse 2007 yılında yüzde 7,6 ve 2008 yılında yüzde 7,3 seviyesine gerileyeceği tahmin edilmektedir.


Toplamda işsizlik oranında azalma gözlemlenmesine rağmen, uzun dönemli işsizlik (Avrupa’da mevcut işsizlerin yüzde 45’i bir yılı aşkın süredir iş aramaktadır) hala çözülmeyi bekleyen bir sorun olarak yer almaktadır. Uzun dönem işsizlik sorununun yanı sıra, istihdam oranı da Avrupa açısından iyileştirilmesi gereken başka bir göstergedir. İstihdam oranı son yıllarda artarak yüzde 63,5 seviyesine çıkmış olsa da, bu düzey hem Lizbon Stratejisinde hedeflenen seviyenin uzağında kalmakta hem de ABD ve Japonya’ya kıyasla (yüzde 70 seviyelerinde) düşük seyretmektedir.


AB ülkelerinde istihdamın sektörel dağılımı incelendiğinde, hizmetler sektörünün istihdamda en önemli paya sahip olduğu görülmektedir. Bu sektörü sırasıyla sanayi ve tarım sektörleri takip etmektedir.

Önümüzdeki dönemde, Birliğe 2007 yılında üye olan Romanya ve Bulgaristan ile aday ülkelerde de işgücü piyasalarının iyileşen büyüme performansından olumlu etkilenmesi istihdamın artması ve işsizliğin azalması beklenmektedir. Bu kapsamda, özellikle Türkiye’de istihdam artışının 2005 yılındaki yüzde 1,4’lük seviyesinden 2007 yılında yüzde 1,9 seviyesine çıkacağı tahmin edilmektedir. Hırvatistan ve Makedonya’da ise 2007 yılında istihdamda sırasıyla yüzde 1,8 ve 3,4 düzeyinde bir artışının olması beklenmektedir. İşsizliğin 2006-2007 döneminde Hırvatistan’da ve Makedonya’da yaklaşık 1 puan, Türkiye’de ise yaklaşık ¼ puan düşeceği tahmin edilmektedir. Bulgaristan ve Romanya’da ise, istihdam artışı azalan işgücünün bir göstergesi olarak daha kısıtlı bir seviyede kalacaktır. Buna göre, 2007 yılında işsizlik oranının Türkiye’de yüzde 9,1, Bulgaristan’da yaklaşık yüzde 7,7, Romanya’da yüzde 7,5 ve Hırvatistan’da yüzde 10,9 olması beklenmektedir.

AB YOLUNDA: BÜYÜME:

1. BÜYÜME:

AB ekonomisi, 2004 yılındaki yüzde 2,4 oranındaki büyümenin ardından, 2005 yılında özellikle dünya enerji fiyatlarındaki artış ile ticaret ve iç talepte gözlenen yavaşlamanın etkisiyle yüzde 1,7 oranında büyümüştür. 2006 yılında AB ekonomisinin yüzde 2,8, Avro Alanının ise yüzde 2,6 oranında büyüdüğü tahmin edilmektedir. AB genelinde 2006 yılının ilk çeyreğinde yüzde 0,8, ikinci çeyreğinde ise yüzde 0,9 oranında büyüme gerçekleşmiştir. Bu oranlar 2000 yılının ikinci çeyreğinden sonra görülen en yüksek büyüme oranları olmuştur. İç talepte gözlenen canlanma, 2006 yılının ilk yarısında gerçekleşen iyileşmenin altında yatan en önemli sebep olmuştur. İç talepteki artışın etkisiyle, 2006 yılının ilk yarısında, ithalatın da arttığı gözlemlenmektedir. Ancak, yılın ilk yarısında ihracatın, özellikle dünya ekonomisindeki büyüme nedeniyle ithalattan daha hızlı arttığı, dolayısıyla dış ticaretin büyümeyi pozitif yönde etkilediği tahmin edilmektedir.

Büyümenin AB genelinde, 2007 ve 2008 yıllarında bir miktar yavaşlaması ve her iki yılda da yüzde 2,4 oranında gerçekleşmesi beklenmektedir. Bu yavaşlamayla beraber, artan iç talebin önümüzdeki iki yılda AB ekonomisinin büyümesine olumlu etkisinin olacağı düşünülmektedir. Ancak, iç talebin bileşenlerinde farklı büyüme hızlarının görüleceği tahmin edilmektedir. Örneğin ekipman ve inşaat yatırımları hızlı bir şekilde artarken, özel tüketim daha yavaş bir şekilde artacaktır. Bir yandan özel sektördeki karlılık artışı, diğer yandan hane-halkının harcanabilir gelirlerindeki yavaş büyüme, yatırım ve özel tüketim performansı arasındaki farkın oluşmasında etkili olacaktır.


AB üyesi ülkelere tek,tek bakıldığında, özellikle Birliğe yeni üye olan ülkeler ve eski üyeler arasında büyüme oranlarındaki farkın dikkat çekici bir seviyede olduğu görülmektedir. 2005 yılında en yüksek büyüme oranının yaşandığı ülkeler sırasıyla yüzde 10,5 ile Estonya, yüzde 10,2 ile Letonya, ve yüzde 7,6 ile Litvanya olurken, en düşük büyüme oranları yüzde 0 ile İtalya, 0,4 ile Portekiz ve 0,9 ile Almanya’da görülmüştür. 2006 yılında da bu sıralamanın değişmeyeceği tahmin edilmektedir.

Almanya, yaklaşık 2,3 trilyon Avroluk GSYİH’si ile AB’nin en büyük ekonomisi olmayı sürdürmektedir. Almanya’yı yaklaşık 1,8 trilyon Avroluk GSYİH’ye sahip olan İngiltere takip etmektedir. AB’ye yeni üye olan ülkeler arasında ise en büyük ekonomi Polonya’dır. Polonya’nın 2005 yılında 243,8 milyar Avro olan GSYİH’sinin 2006 yılında 269,8 milyar Avroya, 2007 yılında ise 286 milyar Avroya yükselmesi beklenmektedir.


Birliğe 2007 yılında üye olan Bulgaristan ve Romanya’da ise, 2005 yılında büyüme açısından güçlü bir performans gözlenmiştir. Bulgaristan’da 2004 yılında 19,6 milyar Avro tutarında olan GSYİH, 2005 yılında yüzde 5,5 oranında büyüyerek 21,4 milyar Avroya ulaşmıştır. 2006 yılında ise, Bulgaristan’da GSYİH’nin özellikle özel tüketim harcamaları ve yatırımlardaki artışın etkisiyle yüzde 6 oranında arttığı tahmin edilmektedir. 2007 ve 2008 yıllarında da, yine yatırımlardaki artış ve özel sektördeki yeniden yapılanmanın etkisiyle güçlü bir ekonomik büyümenin gerçekleşmesi beklenmektedir. Yapılan tahminlere göre, Bulgaristan ekonomisi 2007 yılında yüzde 6, 2008 yılında ise yüzde 6,2 oranında büyüyecektir.

Romanya’da 2004 yılında yüzde 8,4 düzeyinde bir büyüme yaşanmıştır. Ancak, özellikle sellerin olumsuz etkisi ile döviz kurunun yükselmesi ve enerji fiyatlarının artmasından kaynaklanan yapısal değişikliklerin sanayi üretimini etkilemesi nedeniyle 2005 yılında, yüzde 4,1 seviyesinde bir büyüme gerçekleşmiş ve cari fiyatlarla 79,3 milyar Avro GSYİH’ye ulaşmıştır. 2006 yılında özellikle sanayi faaliyetlerindeki artış ile tarım ve inşaat sektöründeki iyileşmenin etkisiyle Romanya ekonomisinin yüzde 7,2 oranında büyüyerek, yaklaşık 90 milyar Avroya ulaştığı tahmin edilmektedir. büyüme oranının 2007 yılında 5,8, 2008 yılında ise yüzde 5,6 düzeyinde olması öngörülmektedir.

Aday ülkelere bakıldığında, Türkiye’de 2004 ve 2005 yıllarında ekonomik istikrar ve dengeli bir büyüme gözlenmektedir. Bu durum 2006 yılında da devam etmiştir. Yıl sonu itibarıyla ekonominin yüzde 6 seviyesinde büyüdüğü tahmin edilmektedir. Türkiye’de 2007 ve 2008 yıllarında da ekonomik faaliyetlerin artması beklenmektedir. Eurostat tahminlerine göre Türkiye ekonomisinin 2007 yılında yüzde 6,4, 2008 yılında ise yüzde 6,3 oranında büyüyeceği öngörülmektedir.

Hırvatistan’da 2004 yılında yüzde 3,8 olan büyüme, büyük oranda özel yatırım harcamaları ve kamu harcamalarındaki artışın etkisiyle 2005 yılında yüzde 4,3’e yükselmiştir. 2005 yılında cari fiyatlarla yaklaşık 31 milyar Avro büyüklüğünde olan Hırvatistan ekonomisinin, 2006 yılında yüzde 4,5 oranında büyüyerek yaklaşık 33 milyar Avroya ulaştığı tahmin edilmektedir. 2007 ve 2008 yıllarında ise, sırasıyla yüzde 4,6 ve 4,5 oranında büyüme gerçekleşmesi beklenmektedir.

Makedonya’da, büyüme 2004 yılında yüzde 4,1, 2005 yılında ise yüzde 4 seviyesinde gerçekleşmiştir. İhracat ve yatırımlar ekonominin en önemli dinamikleri olurken, yüksek işsizlik ve düşük kapasite kullanımı büyüme önünde engel teşkil etmiştir. Ayrıca, özel sektör ve kamu tüketim harcamaları düşük bir seviyede kalmıştır. Makedonya ekonomisinin 2006 yılında yüzde 3,8 oranında büyüdüğü tahmin edilirken, büyüme oranın 2007 yılında yüzde 4,5’e, 2008 yılında ise yüzde 5,5 seviyelerine çıkması beklenmektedir.
Aday ülkelerdeki büyümenin önümüzdeki dönemde de ağırlıklı olarak yatırımlardan ve özel tüketim harcamalarından kaynaklanacağı tahmin edilmektedir.

Pazartesi, Ocak 29, 2007

YATIRIM PROJELERİNDE: "rOi" NİN HESAPLANMASI

Birçok yatırımın ardındaki itici güç, firma kaynaklarının bugünkü kullanımının yada sarfiyatının gelecekte sağlayacağı finansal karlardır.

Sistem projelerinde firma kaynakları için bir rekabet görürüz. Proje yöneticisinin sorumluluğu kullandığı kaynakların diğer beklentiler doğrultusundaki hareketleriyle birlikte projesini başarıyla tamamlamaktır. Buna ek olarak Proje Yöneticisi projesinin finansal olarak değerlendirilmiş olmasını garanti altına almalıdır.

Proje eğer başlangıçta ve sonda kaynaklara yaptığı yatırımı belli bir süre sonunda geri alabiliyorsa onaylanacaktır.

Bu finansal getirisi yüksek projelerin diğerlerine göre daha çok onaylandığını da göstermektedir. Günümüzün rekabetçi dünyasında yatırım karlarını en büyük etkileyen etken bu suretle ortaya çıkan kar-zarar hesaplarıdır. Proje Yöneticisi bunu göz önüne alarak kendisine verilen projenin gerçekleştirmeye değer olup olmadığından emin olmalıdır.

Bu karar sadece maliyet değerlendirmesine dayanmamalıdır. Bazı yasal zorunlulukların karşılanması yada stratejik bir yön belirleme ve kar adına yapılıyor olabilir. Birçok proje bu değerlendirme sürecini yaşamaz.

Birçok firma finansal değerlendirmede standart değerleri kullanır. ÖR. Üç yılda geri dönüşlü, %20 yatırım geri dönüşü vb.

Proje yöneticisi kendi organizasyonunda finans ve yönetim muhasebesi uzmanlarıyla uygun metotları kullanarak değerlendirmeyi yapmalıdır.


Maliyetler:

Maliyet, pek istenmeyen bir kelime olarak, geri dönüşü olmayan harcama olarak kabul edilir. Bugün kullanılan tabir ise “yatırım seviyeleri” dir. Bu kullanım yatırımın geri dönüşü ile ilgili daha pozitif bir anlam vermektedir.

İki tip yatırım seviyesi vardır;

· Geliştirme yatırımları – Bir kez yapılır.
· Operasyonel yatırımlar - Sistem içinde ortaya çıkar.

Bu başlıklar altında birçok sermaye ve harcama katogorileri yer alır. Sermaye kalemleri; ödenekler, tahsisatlar ve amortismandır. Bu tip harcama kalemleri muhasebe departmanınca yönlendirilir. Sermaye harcamaları ise firma için bir değer yaratan harcamalardır. Network alımı bir sermaye harcamasıdır.

Harcama kalemleri ise kalmayan ve bir yıldan az hayatı olan harcamalardır. Bakım anlaşması, özel ekipman alımı vb.

Geliştirme yatırımları iki tip harcama şeklinde karşımıza çıkar;

· Dolaysız - Projenin amacına yönelik nakit harcamalardır.
· Dolaylı - Zaten devam eden ve projede de devam edecek olan nakit harcamalarıdır.


Yatırım Seviyelerinin Tahmini:

1- Deneyiminize dayanarak kaba tahminde bulunun. 100 milyar, 50 milyar, 10 milyar vb.
2- Benzer büyüklükte ve kapsamda daha önce gerçekleştirilmiş projelere göre değerlendirme yapın.
3- Bilgi işlem ortamına hakim olun; gruplar, online, ekipman tipleri, yazılım tipleri, yazılım ve donanımların uygunluğu.
4- Kapsanacak coğrafik/fiziksel yerleşim sayıları ve bunların gelişim yatırımlarına etkisi. Veri çevrimi ve eğitim ile ilgili ödenekleri unutmayın.
5- İstenen bilgi akışı, bilgi kaynakları, on-line yanıt süreleri, kesinlikler ve zaman dilimleri
6- Elverişli teknik yeteneğin deneyim faktörü
7- İçerde geliştirilmesi gereken sistem bileşenleri ile dış kaynak ihtiyacı
8- Çözüme giderken geçilecek aşamalar.
9- Her aşamanın ayarı ve boyutlandırılması
10- Tahmin temellerinizi dokümante edin ve geliştirme ile ilgili varsayımları yapın.


Operasyonel Yatırımlar:

Gerçekleşen harcamalar - varolan sistemlerin çalışırken sarf ettiği
Tahmini harcamalar - Yeni sistemin çalıştırılması için gerekli harcamalar

İkisinin arasındaki fark yeni sisteme geçiş harcaması olarak değerlendirilir.

1- İşgücü ( Kullanıcı personeli - sistemi işletmek, sistem personeli-destek bakım)
2- Bilgisayar borçlanmaları (CPU başına vb.)
3- İletişim/Network borçlanmaları
4- Kiralık ekipman
5- Bakım borçlanmaları
6- Disk alanı borçlanmaları
7- Ekipman amortismanı
8- Özel malzemeler/Sarf malzemeleri (kağıt, disket, kartuş)
9- Periyodik ödemeler (Güç sağlayıcılar vb.)
10- Yazılım lisansları
11- Destek hizmetleri


Karlar:

Projenin karlarını miktar veya para olarak yatırım seviyeleri kadar tahminlendirmek pek kolay değildir.

1- Elle tutulur karlar
2- Elle tutulmayan karlar
3- Belirsiz karlar olarak üçe ayrılır.


1. Elle tutulur karlar

Düşük riskli tahmin edilebilen ve kolaylıkla ölçülebilen karlardır. İki kaynağı vardır ve en alt kazançları pozitif etkiler. Bunlar;
· Maliyet kalemleri olmaktan çıkan tahminler
· Artan gelirler

Çıkarılmış maliyetler tanımlanması nispeten kolay, personel ekipman , malzeme gibi düşünülebilen yada elimine edilebilen maliyetlerdir.

Artan gelirle oluşan karlar nakit akışın gelişmesi, satış seviyelerinin yükselmesi, kötü alacakların azalması, verimliliğin artması ve çabuk faturalama gibi mekanizmalar sayesinde oluşur.

Elle tutulur karlara “gerçek kar” da denir. Düşük risk, ölçülebilir olmak ve izlenebilirlik gibi özellikleri vardır. Bu özelliklere sahip olmadığında “görülemeyen karlar” adını alır.


2. Görülemeyen Karlar

Tam olarak finansal bir değerlendirmenin yapılamadığı karlardır. Alternatiflerin seçiminde gerçek karlar arasındaki farklılıklar az olduğunda kullanılır.

· Endüstri prestiji- firma imajı
· Daha iyi enformasyon
· Rekabet üstünlüğü
· Firma içi iletişim
· Bilgi yada uzmanlık gelişimi
· Personelin kendini iyi hissetmesi vb.



3. Belirsiz Karlar

Görünmeyen karlardan farkı; ölçülmeye çalışılmasındandır. Elle tutulur şeylerdeki azalma yada artma ve buradan elde edilen tasarruflar firmaların iş üzerindeki kontrolünü artırır. Ör.

· Bilgi üretimindeki artış karar mekanizmalarının daha iyi işlemesine yarar.
· Ürün yada serviste kalite kontrolün gelişmesi
· Müşteri servisinin gelişmesi

Bilgini gelişmesi, bir tahminde bulunmadan, bir karar etkisinin diğeriyle karşılaştırılabilmesini sağlar. Gerçek hayatta yüksek bir kesinlik derecesinde bunun oluşması mümkün değildir. Çünkü kararlar tek ve özgün ve karşılaştırılmaları için oluşturulmuş bir temel bulunmamaktadır.

Belirsiz karların değerlendirilme amacı ; sübjektif değerlerin minimize, objektif değerlerin maksimize edilmesidir.


Karların tahmini

Proje yöneticisi kar sağlayıcı sistem özelliklerinin tanımlanmasından sorumludur. Fakat gerçek karı sistemin kullanıcısı değerlendirebilir. Sadece kullanıcı kendileri için olumsuz/olumlu yanları ortaya koyabilir. Aşağıdaki diyagram sistem projelerinde karların değerlendirilmesi ve sorumluluklarla ilgili bir yaklaşım ortaya koymaktadır;

1.Aşama: İstenen yatırım seviyelerinin tanımlanması - Proje yöneticisi
2.Aşama: Kar sağlayan noktaların tanımlanması - Proje Yöneticisi
3.Aşama: Noktaların önem derecesine konması - Kullanıcı Yöneticisi
4.Aşama: En fazla karın hesaplanması - Kullanıcı Yöneticisi
5.Aşama: Bu değerlendirme metodu istiyorsa - Proje yöneticisi

evet - Durun
hayır - Bir sonraki en önemli kar noktasına yönelin - Proje yöneticisi

Bu yaklaşım kullanıcılar en karlı hale gelmelerine yardımcı olur.











Değerleme Metotları

Yatırımlar ile karlar arasındaki ilişki ve etkilerin kolaylıkla ve açıkça görülebilmesi için dokümante edilmeleri gerekir. Bu Yatırım/Kazanç Değerlemesi (YKD) ile mümkündür ;
1. Bugünkü operasyonel harcamalar
2. Yapılması düşünülen operasyonel harcamalar
3. Kazanç-Kayıp (1-2)
4. Düşünülen geliştirme yatırımları
5. Nakit Akışı
6. Finansal değerlendirme
7. Kar yapısı (Elle tutulur, görülemeyen, belirsiz)

Sonuç; ayrıntılı bilgi dağarcığı sayesinde rasyonel ve ölçülebilir iş kararlarının alınabilmesidir.


Yatırımın Geri Dönüşü

Sermayenin, beklenen ortalama yıllık kazancının yüzdesel ifadesidir. Kar, girdilerin amortismanlar ve harcamalar düşüldükten sonra ve vergiden önceki halidir.

ROI = (Ortalama Yıllık Net Gelir / Yatırım Tutarı) x 100

Örneğin;
Yatırım 20 Milyar
Amortisman Hariç 40 Milyar
5 yıllık beklenen gelir
Amortisman Dahil (%100) 20 Milyar
Net 20 Milyar
Ortalama yıllık net gelir 20 / 5 = 4 Milyar
(4 / 20) x 100 = %20 yıl

Sonuç; Yatırımın %20’si geri dönecektir.


Geri Ödeme Dönemi

Yapılan yatırımın geri dönüş süresidir. Harcamaların üstündeki gelirler amortisman ve vergi hariç düşünülür.

ÖR.
Yatırım 20 Milyar
Yıllık tahmini gelir 8 Milyar/yıl
(Amortisman ve vergi hariç)

Yatırımın geri dönüş süresi 20 / 8 = 2.5 yıl

Problemler

Yukarıda açıklanan yöntemler çok basit olduklarından ve yeterince açık olmadıklarından çeşitli problemler ortaya çıkar. Çünkü bugünkü 1 TL’nin satın alma gücü bir sonraki günün 1 TL’sinden farklıdır. (enflasyonist etki)

Ama yukarıdaki metotlar kısa dönemli düşünülerek tekrarlandığında çeşitli faydalar sağlar;

Tüm dönemsel karlılık
Yatırıma sağlanan ödenek ve gelirler
Amortisman
1 TL’nin düşüş değeri

Diğer projelerle aynı temelde karşılaştırma imkanı sağlar.

Iskonto yaklaşımına ihtiyaç duyulur.


Iskontolama

Kazancın zaman içinde bugünkü değere indirgenmesidir. Bugünkü TL yarınkinden daha değerlidir. Gelecekteki nakit akışlarının bugünkü değeridir.

1 / (1+I)n olarak hesaplanır. Burada;

I: faiz oranı
n: yıl sayısı

Marjinal oran; p

· projeyi finanse edecek fonları borçlanmasıyla ödenecek olan oran faiz oranı yada
· yatırıma değil de bankaya yatırılsaydı gelecek faiz oranı

Bu oran, banka oranlarından yaklaşık %1-%4 fazla olacaktır ve firma muhasebecileri tarafından kabul edilebilir bir oran olacaktır. Marjinal oranlar firmadan firmaya %1-2 değişiklik göstermektedir.

Iskonto hesabı “bugünkü değer” gelecekteki elde edilecek parayı bugünkü alım gücünde görebilmemizi sağlar.

Eğer tüm yatırım toplamları ve tüm ıskontolanmış bugünkü değerler sistem süresince elde edilebilirse buna “net bugünkü değer” adı verilir. Bu ise projeleri karşılaştırarak en yüksek “net bugünkü değer” sağlayanı seçmemizi sağlar.

İç Geri Dönüş Oranı (Interval Rate of Return (IRR) )

Bilinen net bugünkü değerden marjinal oranına ulaşılmayı amaçlayan, ıskontolama metotlarının daha geniş bir uygulamasıdır.

IRR = Yatırımın onun hayatı sonunda geri ödemeyi sağlayacak orandır. Yani bu marjinal oran, net bugünkü değeri “0” layan değerdir.

İç değerleme olarak da bilinen matematiksel yöntemle bulunur.

IRR= N1 + ( (P1 x N2) / (P1 + P2) ) Bu eşitlikte;

N1 = Pozitif bugünkü değer (NBD) veren marjinal oran
P1 = Pozitif NBD
N2 = Marjinal oranlar arasındaki fark
P2 = Negatif NBD (Pozitif NBD’ ye eklerken işareti dikkate almayın)

Özet

Proje Yöneticisi;

1. Stratejiyi belirleme ; Yüksek dönüşü olan projeyi seçme
2. Proje Başlangıcı; Finansal kontrol mekanizması kurulmalı
3. Aşama sonu gözden geçirmeleri; yüksek riskli projelerde işlerin yolunda gittiğini garanti altına almak
4. Alternatiflerin seçimi; finansal karşılaştırma ile seçilenin en iyi yol olduğunu ortaya koymak
5. Son gözden geçirme; Amaçlara ulaşıldı mı/başarıldı mı yapılması