<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094</id><updated>2012-02-17T00:27:15.994-02:00</updated><category term='Ekonomi'/><category term='Teknoloji'/><category term='Strateji'/><category term='Kültür-Sanat'/><category term='e-Ticaret'/><category term='Endüstri'/><category term='Eğitim'/><category term='Güvenlik'/><category term='Siyaset'/><category term='Şiir'/><category term='Gelecek üzerine'/><category term='Sivil Toplum'/><category term='Bilim'/><category term='Popüler kültür'/><category term='Bilişim'/><category term='Ekoloji'/><category term='Adli vaka'/><category term='Fizik'/><category term='Güncele dair'/><category term='Mizah'/><category term='Politika'/><category term='CERN'/><category term='Danışmanlık'/><category term='Yatırım'/><category term='Yaşam'/><category term='Avrupa Birliği'/><category term='Şiirler'/><category term='Küresel Isınma'/><category term='Diplomasi'/><category term='Osman Pamukoğlu'/><category term='Projeler'/><category term='İnterNet'/><category term='Finans'/><category term='İş Dünyası'/><category term='Portal'/><category term='Endüstri Kültürü'/><category term='Marka'/><category term='Atatürk'/><category term='Kent'/><category term='Çevre'/><category term='Televizyon'/><category term='YouTube'/><category term='Hukuk Felsefesi'/><category term='Egemenlik'/><category term='Uzay'/><category term='İlkeler'/><category term='Sermaye'/><category term='Hukuk'/><category term='Kozmoz'/><category term='patent'/><category term='Biyoloji'/><category term='Kaybedilenler'/><category term='Sağlık'/><category term='Otomasyon'/><category term='Astronomi'/><category term='Blog'/><title type='text'>murat'la iki satır</title><subtitle type='html'>Projelendirme ve iş geliştirme süreçlerinde; "OPTİMİZASYON", "ORGANİZASYON", "MODİFİKASYON", "ADAPTASYON"  ve yeni projeler için ilk aşamadan başlayarak proje yönetimi hizmeti vermektedir.</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>47</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-451255446153646198</id><published>2010-04-04T11:11:00.005-02:00</published><updated>2010-04-04T11:20:55.734-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Finans'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Avrupa Birliği'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Siyaset'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Egemenlik'/><title type='text'>egemenlik</title><content type='html'>&lt;p&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;strong&gt;16 YAŞINDA BİR ÇOCUK&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Ve ‘egemenlik’ üzerine...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yakın tarihimizde Türkiye ekonomisi için çok önemli bazı tarihler vardır. Bu tarihler, büyük kararların ve sonrasında yaşanan değişimlerin doğum günleri oldukları için zihnimize kazınmıştır. Son 30 yılımızı şekillendiren, iç ve dış siyasi etkileri olan tarihlerden iki tanesi 24 Ocak ve 5 Nisandır.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/S7iR4PRUGCI/AAAAAAAAAD0/msqusoR67Uk/s1600/Avrupa-Birligi-ve-Turkiye.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5456271343917209634" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 166px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/S7iR4PRUGCI/AAAAAAAAAD0/msqusoR67Uk/s320/Avrupa-Birligi-ve-Turkiye.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/S7iRortbuZI/AAAAAAAAADs/BPNs9UerWK4/s1600/Avrupa-Birligi-ve-Turkiye.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;p&gt;Müsteşar olarak görev aldığı hükümetten son anda istifa ederek 12 Eylül askeri darbesi ile yasaklı duruma gelmekten kurtulan Turgut ÖZAL'ın imzasını taşıyor. ÖZAL, yaşanan darbe sürecine rağmen ekonominin yönetimini bırakmayıp, adeta dokunulmaz bir boyutta varlığını sürdürmüştür. Askerlerden kurulu Bülent ULUSU hükümetinde de sonrasında kurduğu parti ile kendi hükümetinde de ekonomi yönetimini ara vermeden sürdürmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yönetim süresince Türkiye renkli televizyon, video ve marlboro gibi pek çok batı ürünü ile legal olarak karşılaştı. Serbest piyasanın her türlü serbestliği en üst seviyede yaşanırken ABD doları da aynı serbestlikten yararlanıp uçma fırsatı buldu! Aslında dolar filan uçmuyordu. Bizler maden kuyusuna inen bir asansördeki işçiler gibi yukarı baktığımız için, yüzeyde kalıp bizden uzaklaşanları uçuyormuş gibi görüyorduk. Gerçekte ise hızla yerin dibine doğru batmakta olan bizdik. Ülkeyi koruyan ekonomi duvarlarının çoğu yıkılmış yabancı şirketlerin paraları ve malları hoyratça ve özgürce at koşturabilir hale gelmişti. Bunun adı: 'Ekonomik serbestlik' di, 'Serbest Piyasa Ekonomisi' idi yada o gün akıl etselerdi: 'Ekonomik Açılım' dı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülke içine düştüğü kör kuyunun farkına varmak için çevresine bakıp uyanma fırsatı ararken gündemi bu defa top sesleri bulandırdı. Güneyimizde ABD'nin şımarık evlatlığı Irak yönetimi, Batımızda da Rusya’nın huysuz kuzenleri Sırplar savaş çıkardılar... Biz de ekonomi derdini unutup savaşa bulaşmama hesapları yapmaya başladık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta o tantana arasında Türkiye’nin parasını pula çevirenler yaptıklarından utanacağına, pişkinliği iyice kavurup, ülkenin varını yoğunu satmanın derdine girildi. Köyünde kıt-kanaat geçinen insanlarını işadamı diye ortalarda dolaşan ağa bozuntusu 'kaplanların' önüne ucuz işçi olarak atmak uğruna gecekondu kültürünü standartlaştırmaya çalıştılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köyler boşaldı, tarım, hayvancılık, yöresel üretim ve küçük esnaf dışlandı. Köylere ve küçük kasabalara kadar endüstri ürünlerinin girmesi sağlandı. Büyük markalar televizyonları kullanarak toplumu kandırmayı çok sevdi. Geri zekalı reklamcılar, yeni çıkan ürünü satabilmek için kendi ürünlerine bile kir attı: "DBD öldürür. Bu deterjanda LAB var!" Dediler. Bir Allah'ın kula da çıkıp bu güne kadar niye öldürücü ürünü sattın diye sormadı. (Bugün ABD ve AB yardakçılığı yapanlar şunu bilmeli: Aynı işler, ABD'de olsa adamı ne yaparlar? O demokrasi cennetinde(!) vatandaşını koruyan ve kollayan öyle yasalar var ki! Araştırın, oralarda demokrasi ne demekmiş bir görün!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köyler boşaldı, kırsalda yaşayan milyonlarca vatandaş yatağı yorganı sırtlayıp şehirlere geldi. Şehirlerin çevresinde mıknatısa toplanan demir tozları gibi öbek–öbek yığıldılar. Eğitim yoktu, beceri yoktu! Bizim kaplanlar, tam onlara göre işer icat ettiler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kadarı yetmezdi. Yarım asırdır Avrupa Ekonomik Topluluğu'na gireceğiz yalanı ile kandırılan vatandaş artık yalanı yemiyordu. Uyanmaya başlamıştı. 'Millet bu ayaklardan sıkılmıştı.'&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam o sırada ülkenin gündemi yeniden değiştirildi. Türkiye yönetim zafiyeti içerisinde kıvranıyordu. 5 Nisan 1994 de “&lt;strong&gt;Krizden çıkmak için Türkiye tarihinin en büyük kemer sıkma programı açıklandı.&lt;/strong&gt;” Birkaç haftalık kısa süreçte Türk parası, Dolar karşısında tarihinin en büyük değer kaybını yaşadı. 6 Nisan 1994 de “&lt;strong&gt;Hükümete beklenmedik şok. Hükümete güvenen Merkez Bankası faizi düşürünce devalüasyon oranı %24 e çıktı.&lt;/strong&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu başarıların mimarı olan iktidar, gitmeden önce, hediyesini de kucağımıza bırakmayı başardı: "&lt;strong&gt;Dünya Tarihinin En Büyük Kapitülasyonu&lt;/strong&gt;", 6 Şubat 1995 tarihinde “Dışişleri Bakanları tarafından AB - Türkiye Gümrük birliği anlaşması karara bağlandı.” Başlıklı basın bülteni ile bildirildi. Bu karar; ortaklık Konseyi tarafından 6 Mart 1995 tarihinde kabul edildi. Bu olaylar dizisi iktidarın da sonu oldu: “Gümrük Birliği” ve “5 nisan kararları” dışında, birçok icraatı ve uygulamaları ile de gülünç durumlara düşülmesine sebep oldular. Bu iktidarın, ortaklarının ikisinin de adlarının başında “Profesör Doktor” unvanının bulunmasının, ayrı bir ironi oluşturması, mizah tarihi açısından da önemli bir saptamadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aradan çok zaman geçti. O yıl doğan çocuklar bu yıl liseyi bitiriyor… Hayat devam ediyor. O gün atılan imzalar sayesinde; Hakkari’den Atlas Okyanusuna kadar, Hatay’dan Kuzey Buz Denizi kıyılarına kadar tek bir ekonomik coğrafyada yaşıyoruz. Büyük bir ekonomik birlikteliğin üyesiyiz. ‘Birliktelik’ kolay bir olgu değil. Buraya kadar tamam! Ama:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bu olayda gözden kaçırılan çok önemli bir nokta var:&lt;/strong&gt; Biz, Türkiye olarak; bazı egemenlik unsurlarımızı devrettik. Üçüncü ülkeler ile ilgili olarak; gümrük imtiyazlarımızı, ikili anlaşmalar yapabilme haklarımızı, karşılıklı muafiyetlerden doğan avantajlarımızı ve buna benzer birçok ‘hakkımızı’ kaybettik. Bağımsızlığımızın gerekleri olan bazı ‘egemenlik haklarını’ bu anlaşma ile Brüksel’e devrettik. (Eğer AB üyesi olursak; çok daha fazlasını devredeceğiz.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bu durumda “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” denilebilir mi?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Dolayısıyla bugün; 16 yaşından küçük bir çocuğun, hayatı boyunca bir gün olsun ‘&lt;strong&gt;Tam bağımsız yaşa[MA]dığını&lt;/strong&gt;’ söyleyebiliriz. Her yıl yaşanan ‘Egemenlik’ bayramlarında bunu daha iyi düşünmek gerekir. Mustafa Kemal, o bayramları, çocuklara; olmayan egemenliklerini kutlamaları için mi verdi!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bunu sağlayan imzayı atanlar, zafer kazanmış bir hükümdar edası ile gururlandılar. Bizler de güzel bir şeyler oluyor zannederek, o gün onları alkışladık! Yarın, aynı şeyleri söylememek için, vatandaş olarak bu gün, neyi alkışladığımızı bilmek zorundayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hep sevgi ile kalın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Murat SEVGİ&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;a href="mailto:msevgi@mental.com.tr"&gt;&lt;strong&gt;msevgi@mental.com.tr&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Not____:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Ağa bozuntusu, sömürgen, kemirgen işadamı müsveddelerini yazının bir yerinde kaplana benzetip, 'kaplanlar' olarak tarif ettim. Ama yazmayı bitirdikten sonra hatamı fark ettim: Kaplan yılında olduğumuz şu günlerde, yaban hayatının onurlu devleri ile ülkemizin parazitlerini aynı kefeye koyma gafletini göstermişim. Bunun için üzüntü duydum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-451255446153646198?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/451255446153646198/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=451255446153646198&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/451255446153646198'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/451255446153646198'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2010/04/egemenlik.html' title='egemenlik'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/S7iR4PRUGCI/AAAAAAAAAD0/msqusoR67Uk/s72-c/Avrupa-Birligi-ve-Turkiye.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-5458637833893163135</id><published>2010-03-31T17:45:00.003-02:00</published><updated>2010-04-02T11:55:08.610-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İş Dünyası'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Danışmanlık'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Endüstri Kültürü'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Endüstri'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Otomasyon'/><title type='text'>Endüstri kültürü</title><content type='html'>&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ENDÜSTRİ KÜLTÜRÜ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Sanayileşmenin eksik tarafı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;SANAYİLEŞME:&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Kriz dönemlerinde işletmeler arayış içerisine girerler. Yeni pazarlar için tanıtıma yönelenlerin çoğu bu girişimlerinde başarılı olur. Ayrıca mevcut pazarlarda paylarını koruyanlar bu pazarlara sundukları ürünlerini daha ucuza imal edebilmenin derdi ile işletme içinde bazı düzenleme planları da yaparlar. Bu planların, öncelikli tek hedefi vardır. Bu hedef; mevcut gider kalemlerinin kısılmasını sağlamaktır. Yani tasarruf!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasarrufu sağlamanın yolu israfın belirlenmesi ve yok edilmesidir. İsraf edilen yerleri ortaya çıkarmak için malzeme ve gider oluşturan (elektrik, yakıt, su, kimyasal, ambalaj ve personel gibi) diğer kalemler kontrol altına alınmaya çalışılır. Bütün bu kontrol güdüsünün tetiklediği yegane yönelim otomasyondur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otomasyon en ekonomik üretim sistemidir. Ancak, otomasyon genellikle işler sıkıya geldiğinde tercih edilir. Kriz ile sıkıntıya giren işletme, rahat günlerinde sıkı tutmadığı bazı masrafları otomasyon sayesinde kısabileceğini görür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizde endüstrileşmenin en önemli faydası; istihdam olarak anlatılır. Ama endüstrileşme istihdamın en büyük düşmanıdır. Çünkü temel amacı üretimi en az girdi ile gerçekleştirmektir. Ve girdilerin başında istihdam gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;OTOMASYON VE İSTİHDAM BİRBİRİ İLE TERS ORANTILI UNSURLARDIR:&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Bunu şu şekilde gösterebiliriz: X birim üretim yapan bir işletmenin 100 birim işçi ve sıfır otomasyon ile yaptığı bir işi olsun. Bu işletmenin otomasyona geçmesi ile birlikte aynı X birim işi 70 yada 60 birim işçi ile yapması durumu ortaya çıkmaktadır ki; bu tümüyle üretim politikasının işletme sahipleri tarafından iyi kavranamaması ile açıklanabilir. Yani otomasyona geçen işletme iş kapasitesini büyütmek yerine maliyet olarak gördüğü canlı işgücü miktarını azaltmayı tercih etmektedir. Aslında otomasyon sayesinde olması gereken; 100 birim işçi ile X birim iş üretmek yerine 2X birim iş üretimi yapmasıdır. Bu çelişkinin sebebi, İBDÜ (İşçi başına düşen Üretim) miktarını yükseltme politikasıdır. İşletmenin ‘vizyon yetersizliği’, planlama kusurları ve gelecek tahminlerinin eksik yada hiç olmaması sık görülen tablolardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu; kriz psikolojisinin birbirini tetikleyen zincirleme tepkilerinin ilk ayağını oluşturan korumacılık ve içe kapanma sendromunun sonucudur. Bu içe kapanma zincirleme bir küçülme, işçi çıkarma, kapasite azaltma, pazar kaybı, tekrar küçülme... sarmalını beraberinde getirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kriz dönemlerinde, üretim sistemlerinde daha ileri teknoloji kullanmaya geçen işletmelerin personel çıkarma fırsatına kavuşmasının sebebi budur. Aslında olan, sadece işletme sahiplerinin yeterli iş vizyonu ve girişimci ruha sahip olmayan kısır ve kısıtlı kapasitelerinin sahip oldukları tesislerin işletilmesine yansıyan yanlış politikalar üretmesinin bir sonucudur. Kısacası; patronun -endüstri kültürü açısından- cahilliği, işi batırmasının tek sebebidir. Başka hiçbir sorumlu yoktur. Durumu, yaşadığım bir örnek üzerinden daha rahat anlayabiliriz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2001 krizinin hemen sonrası idi. Sarsılan piyasalar, iş dünyasını iyice etkilemişti. İstanbul'da önde gelen yazılım firmalarından biri ile birlikte tekstil endüstrisine yönelik yazılım projeleri geliştiriyordum. İşletme giderlerinin büyük bir bölümünü oluşturan sabit gider kategorisindeki masrafları azaltmak isteyen firmalar için otomasyon çözümleri önemsenir olmuştu. Otomasyon sayesinde üretim proseslerinin düzene sokma şansı vardı. Bunun yanında; işletme daha iyi takip edildiği için daha çok siparişi işe dönüştürmenin mümkün olması işletme sahiplerinde de otomasyon taleplerini arttırmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başta İstanbul olmak üzere; Çukurova, Gediz havzası, Bursa gibi tekstilin yoğun olduğu bölgeleri hedeflemiştik. Danışmanlık çalışmaları kapsamında tabii ki tekstilin yoğun olduğu Trakya bölgesinde de pek çok işletmeye ziyaretler yapıyorduk. Yine böyle bir ziyaret programına çıktık:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birlikte çalıştığım yazılım firmasının genel müdürü İstanbul'dan geliyordu. Çorlu'daki büromda bir araya geldik. Vakit kaybetmeden yola çıktık. Gittiğimiz işletme bölgenin büyük (ortanın üstü) ölçekte üretim yapan tesislerinden biriydi. Ben ilk defa içine girecektim. Organize sanayi bölgesi içerisinde bulunan işletmenin bahçesine aracımızı park ettik. Binanın girişinde sekreter bizi karşıladı. İçeri girdiğimizde klasik, sarayları andıran, muhteşem bir dekorasyon ile karşılaştık. Giriş kapısının hemen karşısında balık gözü mercekle çekilmiş bir fotoğraf gibi kıvrılan ikiz merdivenler ve merdivenlerin arasında tavandan sarkan devasa bir avize "gör beni, gör beni" diye bağırıyordu... Üst kata çıktığımızda patronların sol tarafta, üst düzey müdürlerin ise sağ tarafta konuşlanmış makam odalarını gördüm. Sekreter bizi işletme müdürünün odasına yönlendirdi. İçeri girdiğimizde iki müdür, bizi bekliyordu. Mermer kaplı odada, oymalı-kakmalı ve iri ölçekli mobilyalar arasında ufak birer çocuk gibi kalmıştık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu lüks ve ihtişam karşısında kendimizi, sanki az önce tozlu topraklı yollarından geçtiğimiz sanayi bölgesinde değil de Taksim-Beşiktaş-Bebek hattında, gizli bir Osmanlı sarayında devrik padişahın huzuruna çıkacakmış gibi hissettik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu işte bir çarpıklık vardı, ama…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İŞLETME ORTAMI:&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Osmanlı sarayı gibi döşenmiş girizgaha rağmen sonuçta bir tekstil işletmesi ile karşı karşıyaydık. Gittiğimiz tekstil işletmesinde fabrika müdürü ve işletme (üretim) müdürü ile tanıştık. Kapasitelerini, pazar ve ürün gamını tanıttıktan sonra fabrika müdürü yanımızdan ayrıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşletme müdürü ile birlikte üretim alanına keşfe çıktık. Depodan başlayarak ürünün geçirdiği aşamaları adım, adım takip edip paketleme ve sevkıyata kadar geldik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevcut yapıyı görmek için bu gezinin yeterli olduğunu düşünen müdür, gezi sonunda bizi odasına geri götürdü. Çaylar söylendi ve konuşacak bir ortam oluşturuldu. Teknik yapı ile ilgili kafama takılan noktaları sorup notlar alıyordum. Birkaç sorudan sonra iyice sıkılan ortam, gündemi benim sorularımdan uzaklaştırdı. Birlikte geldiğim arkadaşım da konuyu değiştirdi. Önce futbol anlatılmaya başladı, sonra da diğer ıvır zıvır konulardan biri seçilip konudan konuya atlandı. Bu sefer de ben sıkılmıştım ve iyice bunalmıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Futbol ve benzeri laylaylom (magazin) konulardan kurtulmak için bir mazeret uydurup odadan çıktım. Firmanın logosu işlenmiş özel halılar ile bezeli İtalyan graniti koridorlardan geçip, muhteşem merdivenleri (kaymadan) indikten sonra, benim araf kapısı dediğim (birazdan niye araf dediğimi anlarsınız) kapıyı açıp işletme kısmına geçtim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Prefabrik yapı sistemi ile standart holler şeklinde yapılan üretim alanı dokuma kumaş, örgü kumaş, açık en boyama (baskı) ve örgü boyama gibi bölümlerden oluşuyordu. İşletmenin içerisinde dolaşan çok fazla işçi vardı! Depo ve sevkıyat bölümlerinde büyük elyaf balyaları ve kumaş topları arasında uzanmış ameleler, kendilerine iş gelmesini bekliyordu. Boyama işleminin kalbi olan boya mutfağında bir köşede duran eski tahta raflar ve ucuz çelik raflardan oluşan bir stand üzerine dizilmiş boyalar her yeri boya içinde kalmış işçiler tarafından boya kolileri ve variller merdiven yapılarak indirilip bindiriliyordu. Boya mutfağının hemen yanında boya çözme tankları dizilmiş, bu tanklarda sulandırılan boyalar borular vasıtası ile işletmeye sevk ediliyordu. Boya karıştırma tanklarının rutubetli alanı, kupkuru olması gereken boya ve kimyasal deposunun içinde, bir köşesindeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boya mutfağının içinde taban betonuna yapışmış (fikse olmuş) kalın bir boya tabakasının üzerinde dolaştıktan sonra yürüyen bir stampa gibi yerleri boyayarak işletme içinde gezmeye devam ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boyahane bölümünde keskin bir kostik buharı kokusu, Türk hamamını andıran nemli ve sıcak ortamın mistik yapısını bozuyordu. Her makinenin başında ceza nöbeti tutan askerleri andıran işçileri görünce makinelerin her an izlenmesi gereken, el yordamı ile yönetilen düşük teknolojili makineler olduğu rahatça anlaşılıyordu. Boyahane bölümü olarak kullanılan holün başında eski bir masanın üzerinde kartonlara yazılı parti ve sipariş kartlarını işleyen işçinin önündeki bilgisayara elindeki kartlardan bir şeyler yazdığını görünce yanına gittim. El ile doldurulan takip kartlarına girilen parti, boyama emri, proses gibi bilgileri bilgisayar ekranında kendi(!) geliştirdiği bir Excel dosyasına kaydedip amatör bir raporlama oluşturan işçinin diğer işçilere göre üst bir sosyal konumu olduğunu fark etmemek imkansızdı. Bana, yaptıklarını (böbürlenerek) anlatırken, yanımızda boş-boş gezen işçilerden birine; “oğlum iki çay kap bakiim” deyişindeki kendine güven ve babalanma durumu çok komikti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelen siparişleri makinelerin kapasitelerine göre 300-500 kiloluk partilere ayırıp 1, 2, 3 diye numaralıyordu. Bunların üzerine de hazır durumdaki boya reçetelerini zımbalayıp yolluyordu. Reçeteler o mal için değil, standart bir ürün türü için laboratuarda önceden üretilmiş değerleri taşıyordu. Elyaf yada boyamayı yapacak makinenin kriterleri kimsenin umurunda değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olanla yetinmenin ötesinde genel bir ‘boş vermişlik’ havası tüm işçilerde hakim olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;KİM BUNLAR?:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Madem muhabbeti koyulaştırdık, çaylar da gelince iyice özele dalıp konudan konuya geçtik. Önce memleketimi soran adam, “Sabah seni patronlarla gördüm.” Derken aslında ne için geldiğimizi soran bir telepatik sinyal veriyordu. Biz otomasyon için geldik, müdür beyle görüşüyoruz dediğimde verdiği cevap ilginçti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne gerek var! Kim bilir kaç paradır?” Deyişinin içinde gizli duran “Biz ne güzel hallediyoruz.” İfadesini rahatça duyabiliyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşçi kısa sürede çözüldü. Ben de sıkı bir savcı edası ile topladığım istihbaratı değerlendirmeye başladım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşletmedeki işçilerin çoğu patronun köylüsüydü. Bir çoğunun eğitimi yoktu yada ilkokulu (formaliteden) bitirmiş milyonluk istatistiğin numuneleriydiler. Bu durum boş-boş dolaşan kalabalıkların sebebini açıklıyordu. Ama hepsi vasıfsız da değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Patronun kardeşi ve üç yeğeni ile bunların kayın biraderleri ve enişteleri ile çekirdek kadro oluşturulmuştu. Tam bir aile(!) fabrikasıydı. Benzer özelliklere sahip, Lüleburgaz-Çorlu-Çerkezköy üçgeninde kurulu pek çok işletmeyi 90’ların ortalarında yaşanan ekonomik patlama(!)dan beri izliyorum. Bu vahim durum, tekstil işletmelerinin çoğunun kaderiydi ve bundan kurtuluş yolu da (o gün için) yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşçiler, çok lüks bir sitede patrona ait dairelerde koğuş esası ile barındırılıyor, bir odada 4-5 işçi, usta ve vardiyacı gibi daha eli ayağı tutan görevlerde olanlar ise bir evde 4-5 işçi şeklinde yaşıyorlardı. Çoluk çocuk, eş, akraba hepsi köyde bırakılmıştı. Eee, ekmek derdine gelmişlerdi… Kolay mıydı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de gizli ortak (yada ortaklar) vardı. Bu gizli ortak patronun tekstil işine girmesinin sebebi olan ‘fikir babası’ ve yatırım danışmanıydı. Birkaç ülkede bağlantıları olan yurtdışı siparişler getiren bu ortak işletmede pek görünmüyordu. Yeni bir müşteri yada iş bağlantısı yakaladığı zaman avına son darbeyi yuvasında vuran bir kartal gibi müşteriyi işletmeye getiriyordu. Patronlar (yada ortaklar) da bu danışmanın (siz bu sıfatlara bir de pazarlamacıyı ekleyin) işletmeyi kendi fabrikası gibi görmesine alışmıştı. Bağlantıları sağlayan danışmanın, misafirlerin yanında ‘yatırımlarım’ edası ile kurbanlık bir dana gibi tanıtıp gezdirmesi sık görülen olaylardı. Bu sahne işçiler açısından aynı şatafat ve görkeme sahip değildi. Danışman geldiğinde, işçilerin deyimi ile tüm fabrikayı; ‘öttürüyordu’ Yani onun geleceğine yakın tüm fabrika teyakkuz durumuna geçiyor, işletmenin VIP bölümleri silinip paklanıyordu. Tekstil işletmeciliğinin ne olduğunu bilmeyen yatırımcı yada sözde iş adamı havasındaki misafirler bu VIP bölümünde ağırlanıyordu. Bazen de sosyetik tipler yada kartvizitinde ‘modacı’, ‘creatör’ (Evet, ‘Ö’ ile) yazan efemine beyefendiler ziyaret ediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi memleketinde bir şekilde öz sermayeyi temin eden ve İstanbul piyasasına tüccar olarak giren, daha uzun yıllar sonra ticaretini yaptığı ürünleri imal etme yolunu seçen patron profili nispeten daha şanslıydı. Bu şans, hem sektörün eskilerinden olmalarına hem de pazarın içinden gelmelerine dayanıyordu. Özellikle 20. yüzyıl sonuna kadar, tekstilin kalbi olan Mahmutpaşa ve Sutanhamam çevresinde dükkanlarda toptan satış işleri ile ilgilenen, Anadolu’ya ürün satarak büyüyen tüccarlar, 80’li yıllar ile birlikte üreticiliğe de soyundular. Erken girenler ve -havlu, ev tekstili ve perde gibi- özellikli ürünleri seçenler daha şanslıydı. Ama, hem kapasite hem de finansal boyutları aşçısından- sektörün en büyük payına sahip olan örgü kumaş ve kumaş boyama işine yönelenler için aynı şanstan söz etmek zor. Tekrar işletmeye dönersek:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle boya mutfağında iyice kirlenmiştim. Boya, ellerime iyice bulaşmıştı. İşçilerin kullandığı lavabolara girdiğimde avucunda boya mutfağından aldığı beyaz bir toz bulunan işçi yanıma geldi. O tozu sabun gibi kullanarak elindeki ve yüzündeki boyaları sökmeye çalışıyordu. İşe de yaradı. Kimyasalı kullanan işçi, bir dakikada pıt diye temizleyip bembeyaz yapmıştı! Bu maddeler kanserojen, çok zararlı olabilir dediğimde cevap karşısında dehşete düştüm: “Ooo, ben geldiğimden beri kullanıyorum kimseye bir şey olmadı. Boş laf onlar!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yediğim fırça bana yetmişti… Sessizce önüme döndüm. Nefes alırken burnuma yapışan boyaları da o anda aynaya bakınca fark ettim. Benim ellerim de (muhtemelen kapı kollarından) boya içerisinde kalmıştı. Ben boyayı çıkarmak için lavabo yanında bulunan Arap sabununu kullandım. (Ama çıkmadı.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşçinin pratik zekası ile kullandığı kimyasaldan faydalanacak kadar cesur değildim. Yada: Canımı sokakta bulmadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;DANIŞMANLIK:&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Müdür odasına döndüğümde genel müdür arkadaşım, firmanın işletme müdürü ile maç sohbetine devam ediyordu. (Yok olduğumu fark etmemişlerdi bile!) Müdür, saatine bakıp;&lt;br /&gt;- “İsterseniz yemeğe geçelim...” dedi ve kalktı. Biz de kalkıp deve kervanı gibi tek sıra olduk. Yemekhane üst kattaki makam odalarına çok uygun dekorasyona sahipti. Beyaz granit kaplı zemin ve çok kaliteli mobilyalar ile döşeli büyük bir salondu. Yemekhanede 8-10 kişi vardı. İki garson yemeklerimizi tabaklarda servis etti. Bizler konuşurken servisi yapan yemek şirketinin, İstanbul’un ünlü firmalarından biri olduğunu fark ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üst kat koridorunun bir köşesindeki camekandan işletmenin için izlenebiliyordu. Yemekhaneden çıkınca o kısımda durup, işletmeye bakarak kapasite oranlarını ve işletmenin verimlilik bilgilerini dinledik. O camekandan gösterilen kısımlar az önce benim gezdiğin kısımlara hiç benzemiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekrar odasına gittiğimizde müdür bize; tüm işletmenin otomasyona geçmesini planladıklarını söyledi. İlk günkü keşif gezisinden sonra bunu yapmak için gerekli projelendirmeyi bizden bekliyorlardı. Benzer durumdaki işletmeler ile daha önce de karşılaştığımız için projelendirme için fazla bir süre istemeyeceğimizi söyledik. İki gün sonrası için gün alıp işletmeden ayrıldık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dönüş yolunda arkadaşımla konuşurken, futbol muhabbetinden sıkılıp işletmenin içini gezdiğimi söyledim. Arkadaşım, kendisinin de futbolu sevmediğini ama bu iş için böyle şeyler gerektiğini anlattı. Cebinden bir kart çıkarıp bana verdi. Kartı elime aldığımda şaşkınlığım iyice artmıştı. Futboldan hoşlanmıyordu ama büyük bir takımın kongre delegesi olmuştu. Kartı alıp cebine koyarken, bana:&lt;br /&gt;- “Artık işler işletmede bağlanmıyor! İş bağlamak, bu tip adamlar ile ‘prestij yarışı’ yapmaya bağlı. Sen işletme içerisinde gezerken biz, derbi maçına gitmek için sözleştik. Maçtan sonra ...” Dediğinde ben, arkadaşıma:&lt;br /&gt;- “Dünyada bu tür ilişkiler olur, doğaldır. Ama prestij yarışının; mezun dernekleri, sosyal klüpler, iş dernekleri yada kariyerler ile yapılması gerekir.” Diye söylemeye başladığımda sözümü keserek:&lt;br /&gt;- “Bende biliyorum. Ama burası Türkiye! Ülkenin bir ucu Afrika, diğer ucu Amerika şartlarında yaşıyor. Doğal olarak kültür düzeyi de; ‘nevi şahsına münhasır!’ bir halde.” Dediğinde işletmelerin yönetimine gelen profesyonellerin de patronların kültürel seviyesine indiğini iyice anladım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim aklım işletmenin içine takılmıştı. Gerçekten de işletme içerisinde yapılabilecek çok şey vardı. Çok mükemmel bir işletmede danışmanlık hizmetinin etkisini gözlemlemek daha zordur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci buluşmada işletme de hazırlıklıydı. Tüm gün süren kapsamlı bir proje bilgilendirme etkinliği sunmaya başladık. İşletme içerisindeki üniteleri tek-tek ele alıp, kısımları ayrı-ayrı değerlendirdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısımlar ile ilgili otomasyon senaryoları anlatmaya başladık. Hepsini birden bir seferde anlatmamız işletme içinde heyecan yaratmıştı. Toplantıya kısım sorumluları ve ofis çalışanlarının birçoğu katılmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Patronlar, anlatılan her iyileştirme projesi için olumlu görüş söylüyordu. Yöneticilerin zaten soracağı bir şey bırakmayacak kadar detaylı anlatımlar yapıyorduk. Benzer projelerle gelen rakiplerle kıyaslandığımız kısa bir sorgulama süreci yaşadıktan sonra artık karar verme aşamasına gelindi. Biz dönüş yolunda birbirimize “bu iş oldu!” diyerek; yapılabilecekleri en üst düzeyde vermiş olmanın mutluluğu içine girdik. Artık, iş; ‘gelin, başlayın’ demeye kalmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;HASAT ZAMANI:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;İşletme müdürü ile birkaç defa telefonla konuştuk. Bir ay kadar zaman geçtikten sonra bizi işletmeye çağırdılar. Heyecan içinde gittik. Kapıcılar ve sekreterler ile uğraşmadan doğrudan görüşeceğimiz müdürün yanına çıkacak kadar samimi olmuştuk. Müdürün yanına gittiğimizde sıcak bir karşılama ile buyur edildik. Patronların projemizden çok etkilendiği ama şu anda o çapta bir çalışmanın bütçelerini çok zorlayacağı anlatıldı. Bunu kısa zamanda yapamayacakları, bir iki yıla yayarak bu işi bize yaptırmakta kararlı olduklarını söylediler. Öncelikle benim geliştirdiğim bir yazılımı almak istediklerini, bunun arkasının geleceğini belirten müdür lafı dolamayıp konuya doğrudan girmek istediğini belirtti ve: “Otomasyon için öncelikle sizin yazılımınızı almak istiyoruz. Ama ilk etapta lazım olan modüllerde indirim yaparsanız çok iyi olur. Bu konuda sizi mağdur etmeyiz. Sonraki aşamalarda bunu telafi ederiz.” Dedi. Almayı istediği ürün bizim iki gün boyunca anlatıp kafa patlattığımız projenin %1’lik kısmı bile olmayan küçük bir cihazdı. Açıkçası iki günlük mesaimizin giderini bile karşılayacak bir değerde değildi. Bu yetmezmiş gibi 5.000 Dolarlık modülü almak için bize 2.000 Dolar teklif ettiler!..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz de gelecekte vermeyi düşündüğümüz hizmetlerin ve iş bağlantısı yapmış olmanın yüzü suyu hürmetine %60’lık indirim yapacaktık. Kaz gelecek yerden tavuğu esirgemeyecektik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaz bekleyecek durumda olsaydık gerçekten de kaz gibi yolunmaya razı olabilirdik. Ama bizim böyle bir bonkörlük yapabilecek durumumuz yoktu. Mali durumumuz sınırdaydı, yeterli finansmanımız yoktu. Yani bizim kümeste tavuk yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşletme müdürüne: “Bizim kümeste tavuk kalmadı. O yüzden kaz bekleyerek tavuk dağıtamıyoruz.” Deyip işi bozmak da istemiyordum. Ama söylenecek söz gerçekten de buydu. O müdür ve patronu bu lafı yemeyi çoktan hakketmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben bunları düşünerek dişlerimi sıkmış, haftalardır üzerinde çalışılan işin “boşa sardığını” fark etmenin sinirini dışarı vurmamaya çalışıyordum. Bir an önce oradan çıkıp boş bir arazide avazım çıktığı kadar bağırıp rahatlamak istiyordum. Benim çevremde olup bitenlere karşı ilgim tamamen yok olmuştu. Kendime geldiğimde gördüğüm tek şey; müdürün mor bir renk alan suratını hala hatırlıyorum. Ben ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Arkadaşım çantasını toplayıp odadan dışarıya çıkarken ben müdüre yöneldim. Tokalaşmak için elimi uzattığımda müdür tereddütlüydü. Çekinerek elini uzattı. Tokalaşıp, ‘Görüşürüz’ dediğimde arkadaşım koridordan seslendi: “Haydi Murat!” Ben küçük bir tebessüm patlatıp odadan çıktım. Arkadaşımın yanına gittiğimde birlikte dışarıya doğru yürümeye başladık. Başı önde, düşünceli ve kızgındı. Filmin en önemli yerini kaçırmıştım. Dahası içimde kalan birkaç lafı da söyleyememiştim. Arabaya bindiğimizde bir saniye içerisinde tavırları normale döndü. Ben, ne olduğunu sormaya çekiniyordum. Ama o, açıklamak için sormamı beklemeden hemen söyledi:&lt;br /&gt;- “Bizim verdiğimiz fiyatın onda birini başka bir firmadan daha teklif almışlar. O teklifte, bir tek senin yaptığın modül eksik. O yüzden sadece senin modülü almak istediler!…” Dedi. Ben, o anda olup bitenleri duymadığıma dua ediyorum. Yoksa arkadaşım kadar sakin olamayabilirdim. Ben:&lt;br /&gt;- “Peki, ne dedin de morardılar?” dediğimde bana aynen şunu söyledi:&lt;br /&gt;- “Şu anda sizin yerinizde olsam, ben de onda bir fiyat vereni seçerim. Önce onu alıp bir deneyin. Sonra bize geldiğinizde, meseleyi daha iyi kavramış olursunuz. Böylece sizinle daha rahat anlaşırız. Ama şunu belirtmekte yarar var: İlk geldiğimiz firmalara uygulanan fiyat politikamız artık sizin için geçerli olmayacak. Bu işletme ürünlerinizi ancak liste fiyatları ile temin edebilir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O lafı söylediği sırada patronu da yanımızdaydı. Onun da morarıp morarmadığını bilmiyorum. Ama müdür gerçekten de işletmesi için bir şeyler yapmaya çalışan özverili bir mühendisti. Zaten proje sunumu sırasında gözleri parlayan tek kişi de oydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta onlar tavuğu, biz de kazı kaçırdık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hep sevgi ile kalın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Murat SEVGİ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-5458637833893163135?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/5458637833893163135/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=5458637833893163135&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/5458637833893163135'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/5458637833893163135'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2010/03/endustri-kulturu.html' title='Endüstri kültürü'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-2765516953844103447</id><published>2009-03-26T12:37:00.002-02:00</published><updated>2009-03-26T12:41:24.298-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Televizyon'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Popüler kültür'/><title type='text'>Bir ninninin anatomisi</title><content type='html'>&lt;ul&gt;&lt;li&gt;      &lt;strong&gt; Televizyon kültürü üzerine, kültür-kültür bir irdeleme.&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;        Günümüz insanı toplumsal yapının bir parçası olmak yerine kendisini ve ailesini evine kapatıyor.  Hem koruma güdüsü, hem de ekonomik yetersizliğin verdi hareket kısıtlılığı tercihinde etkili iki unsur.  Bunun dışında, ev ortamında yapabildiği pasif etkinlikler de pek de önemli şeyler değil.  Bu etkinliklerden en önemlisi televizyon seyretmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        Televizyon seyirciliği, birçok ailenin ve bireyin zamanında çok yoğun bir yer tutuyor.  Bu durum, tahmin edilenin çok üzerinde etkileri olan zaman kayıplarına neden oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        Televizyon seyircisi, başka işlerle yada etkinlikler ile geçirebileceği zamanını hem hareketsiz, hem de anlamsız bir uğraş için heba ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        Kendisinin fazla televizyon seyretmediğini söyleyen -ve öyle zanneden- bireylerde bile yaşam süresinin çok önemli bir kısmını heba edildiğini söyleyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        Sadece haftanın bir günü televizyon karşısına geçtiğini söyleyen, tek bir dizinin yada programın izleyicisi için basit bir hesap yapalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        Haftada bir gün, sadece iki saat televizyon seyrediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;       Bu seyirci, iki yıl boyunca aynı diziyi yada programı izliyor olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;       Yılda elli iki hafta, iki yılda yüz dört hafta aynı dizi yada programı takip ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        Toplam iki yüz sekiz saat süreyi televizyon karşısında geçirmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;       Bu süre tam gün çalışan birinin, bir maaş dönemi için işyerinde geçirdiği süreden fazladır.  Ne kadar fazladır?  Haftada altı gün çalışan bir kişinin bir ay iki günlük mesaisine denk bir süre kaybedilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;       Yada başka bir hesapla, aynı sürede ortalama (dört dakikada bir sayfa) hızda okuyan birisi için 500 sayfalık 7 kitabı bitirmek mümkün.  (Eğer okunacak kitaplar 300 sayfalık seçilirse okunabilecek kitap sayısı 11 adede çıkıyor.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        Burada belirtilen değerler, haftanın sadece bir gününde, sadece iki saatini televizyon karşısında geçiren bir kişinin kayıplarını göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        Aslında 2004 yılında yapılmış bir araştırmaya göre Türkiye’de sabit ücretli (memur, işçi ve emekliler) bireylerin ortalama günlük televizyon tüketimi bile, iki saatin çok üzerinde.  (Günlük ortalama televizyon tüketimi üç buçuk saat.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;       Yani yukarıda belirttiğim sayıları yedi ile çarpıp daha sonra da, bunun üzerinde (iki katına yakın) bir değer düşünmemiz gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        Örnekleri kitapla verdik öyle devam edelim.  Haftada bir gün, iki saat televizyon seyretmenin, kaybettirdiği zamanda 300 sayfalık, 11 kitap okunabiliyor demiştik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        Şimdi bunu bütün hafta için hesaplarsak: 77 kitap yapıyor!!!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;       Bu sayı günde iki saatlik tüketim için hesaplanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;       Eğer istatistikteki gibi üç buçuk saat süreyi esas alırsak; 132 adet kitap yapar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;       Ki bu sayı, sadece iki yıllık bir dönemi kapsadığı düşünüldüğünde çok ciddi bir birikimdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;       Emin olun birilerinin bu kadar çok kitap okumasını istemeyenler olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;        Kim istemez?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;·       Ülkemizi ellerinde tutan dış güçler istemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;·       Türkiye’yi sömüren güçler istemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;·       Onlara hizmet eden politikacılar[1] istemez. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;·       Onlara hizmet eden bürokratlar1 istemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;·       Onlara hizmet eden iş çevreleri1 istemez.[2]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;·       Kısıtlı bilgilerini matah bir uzmanlık edası ile sunan danışmanlar[3] istemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;·       Ağalar, derebeyler[4] istemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;·       Şeyhler, şıyhlar, cemaatleri kontrol edenler[5] istemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;·       Asalak takımından toplumu kemiren[6] kim varsa istemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;·       İstemez oğlu istemez[7].&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;       Siz en iyisi televizyon seyretmeye devam edin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;          Murat SEVGİ &lt;/p&gt;&lt;br /&gt;__________________&lt;br /&gt;[1] Politikacılar, bürokratlar ve is adamları: Ben bunlara kısaca “iktidarı elinde tutanlar” diyorum.  (İktidarı elinde tutmakla iktidar olmak arasındaki farkın farkına varıldığı güne kadar…)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[2] Yayıncılar ve kitap işi ile uğraşanları ‘duygusal sebeplerle’ bunun dışında tutabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[3] Danışmanlar: Verdikleri bilgilerin ne denli sıradanlaşmış şeyler olduğunu, kitaplarda zaten var olan bilgileri kendi ‘özgün’ fikir ve görüşleri imiş gibi sunduğunu fark ederler diye korkar, bunun için okumalarını istemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[4] Ağalar, derebeyleri: Güdümü altında tuttuğu insanlar, ağalık ve derebeylik sisteminin çoktan çöktüğünü fark eder diye korkar, bunun için okumalarını istemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[5] Şeyhler, şıyhlar, cemaatleri kontrol edenler: Bireyler kitap okur da, dinin gereklerini, şekillerini ve gerçeklerini öğrenir diye korkar, bunun için okumalarını istemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[6] Asalak takımından toplumu kemirenler: Toplumun her kesiminden insanlar çevrelerini daha iyi görür hale gelir ve olup bitenleri birilerinin yardımı olmadan algılar diye korkar, bunun için okumalarını istemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[7] İstemez oğlu istemez: Bilginin kötülüğü ve pisliği temizlemek için en güçlü deterjan olduğunu fark eden bireyler, okudukça daha çok okur hale gelir.  Bilinçlendikçe bilinçlenme isteği de artar.  Artık televizyon dışındaki diğer haşerenin de farkına varır diye korkar, bunun için okumalarını istemez.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-2765516953844103447?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/2765516953844103447/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=2765516953844103447&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/2765516953844103447'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/2765516953844103447'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2009/03/bir-ninninin-anatomisi.html' title='Bir ninninin anatomisi'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-8597101710167995705</id><published>2009-03-18T10:01:00.001-02:00</published><updated>2009-03-18T10:05:00.266-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kent'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiir'/><title type='text'>3012</title><content type='html'>&lt;p&gt;Farklı bir uzay macerası!&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Arthur C. CLARKE’IN bir uzay macerası üzerine…&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bir anda çağlar geçirdik.&lt;br /&gt;Nice nesiller eskittik.&lt;br /&gt;Bu yeni dünya haline&lt;br /&gt;Bizler bugünlerden vardık.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Her şey güllük gülistanlık.&lt;br /&gt;Eh, artık keyfe usandık.&lt;br /&gt;Bu kadar olur mu bolluk.&lt;br /&gt;Biraz da gerekir darlık.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Alışınca sevmez olduk.&lt;br /&gt;Keder elem arar olduk&lt;br /&gt;Acı-zulüm hasret kaldık.&lt;br /&gt;Hele yokluk ve de darlık.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;* * *&lt;br /&gt;Acıyı katık yaparak,&lt;br /&gt;Zehri üstüne serperek,&lt;br /&gt;Ekmek arası dürerek,&lt;br /&gt;Lokmaları arar olduk.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Sıkıntıdan hastalıktan&lt;br /&gt;Doktor-doktor gezmez olduk&lt;br /&gt;Sağlamları hasta eden&lt;br /&gt;hastaneler görmez olduk&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Onun bunun yok azarı&lt;br /&gt;Nerde bu ceza yazarı?&lt;br /&gt;Bürokrasiyi unuttuk&lt;br /&gt;Elde evrak koşmaz olduk.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;* * *&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Çamur, çukur her köşesi&lt;br /&gt;Yollarını arar olduk.&lt;br /&gt;İçine kamyon düşesi&lt;br /&gt;Çukurları arar olduk.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Sokaklarda derelerin&lt;br /&gt;Kavşaklarda çağlayanın&lt;br /&gt;Lağım dolmuş salonların&lt;br /&gt;Konforunu arar olduk&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;Postal çeken balıkçının,&lt;br /&gt;Donla yüzen kayıkçının,&lt;br /&gt;Sahildeki akşamcının,&lt;br /&gt;Gülüşünü arar olduk.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;* * *&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kahvelerde işsizlerin,&lt;br /&gt;Okeyini arar olduk.&lt;br /&gt;Çay parası olmayınca,&lt;br /&gt;Voltaları arar olduk.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kalabalık sokaklarda&lt;br /&gt;İte-kaka koşmaz olduk.&lt;br /&gt;Sokaklarda volta atan,&lt;br /&gt;Aylakları arar olduk.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Kuyruk-sıra-can pazarı&lt;br /&gt;Sövülmeye hasret kaldık.&lt;br /&gt;Arar olduk, arar olduk.&lt;br /&gt;Kalan var mı? Arar olduk!&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;Murat SEVGİ&lt;br /&gt;18 MART 2009 - ÇARŞAMBA&lt;/p&gt;&lt;p&gt; &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-8597101710167995705?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/8597101710167995705/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=8597101710167995705&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/8597101710167995705'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/8597101710167995705'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2009/03/3012.html' title='3012'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-2676307921906191671</id><published>2009-03-16T14:50:00.003-02:00</published><updated>2009-03-16T14:56:32.722-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Strateji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Siyaset'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Diplomasi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi'/><title type='text'></title><content type='html'>&lt;ul&gt;&lt;li&gt;Serbest piyasacı &lt;strong&gt;Milton Friedman&lt;/strong&gt;, 2006’da öldü.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Thomas Friedman&lt;/strong&gt;, ABD`nin en önemli köşe yazarlarından biri. New York Times gazetesindeki köşesinden, yıllardır, Amerikan saldırganlığını, işgalleri, katliamları, İsrail siyonizmini `aklayan` makaleler yazmakta. Ateşli savunucusu olduğu Amerikan emperyalizminin özünü pek iyi anladığı, küreselleşmenin 'daniskası' denilebilecek bir sistemin ütopik savunucusu, 1999`da yayınlanan `Lexus ve Zeytin Ağacı` adlı kitabın yazarı.&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Bir de; ABD'nin Ortadoğu politikasının "B Planı" olarak da görebileceğimiz sistemin askerlerinden biri olarak; &lt;strong&gt;George Friedman&lt;/strong&gt; diye biri var.Şeyimizi sallasak Friedman'a çarpıyor diye, karıştırmamak için birincisine "MF", ikincisine "TF", üçüncüsüne "GF" diyelim...&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Şimdi bizim konumuz olan "GF",&lt;/p&gt;"Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), Bush ve siyasetinin çöpe atılması ile birlikte çöpe atıldı. Sonuçta BOP'da başkanı ile birlikte tarihin çöplüğünü boyladı."Bu yorum güzel de gerçekçi değil.Peki gerçek ne?Gerçek şu ki: ABD politikaları, siyasi partilerin, eğilimlerin ve halkın gündelik isteklerinin çok daha üzerinde bir bilinç ile hazırlanır. Yanı bir politik girişimin hükümet politikası olması için bin dereden su getirilr. Bu bin dereden gelen sular içilip bitirilmeden fikirler eyleme geçmez. (Adamlar bu metodları Osmanlının 6 asırlık deneyiminden almış kullanmışlar.)Eğer BOP, ABD'nin dış politika portföyüne girmişse, bu politik yönelim, öyle Obama, bubama, şubama için değiştirilez. Bizim, monşer diyerek, biraz hasetle, biraz da imrenme (hatta kıskanma) ile ötekileştirdiğimiz dış politika askerleri, diplomatlar bunun için ötekileşirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü devletler toplumun tümünü yükseltemez. Ama yükseltilmiş bireylere ihtiyaç duyulan yerler vardır.Bu bireylerin ortaya çıkarılması gereken en önemli alan, diplomasidir.İşte "geri kalmakta direnen[1]" ülkelerde, toplumun tümünde bir yükseliş mümkün olmadığı için sokak kültürünün 'seçilmişleri' devlet politikalarının sürekliliğinin önünde direnç gösterirler.Çünkü; süreklilik için gerekli sebeplerin mantalitesine hakim olamazlar.Aksine gelişmeyi değişimde ararlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama ABD Türkiye ile ilgili;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;NATO bölgesel stratejisini planlarken,&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Ortadoğu'nun ekonomi-politini planlarken,&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Rus-Türk ilişkilerini planlarken,&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Asya Enerji statejilerini planlarken,&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;en önemlisi de;&lt;/p&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;Türkiye'yi planlarken&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Kökleri XIX Y.Y.'a kadar uzanan kemikleşmiş politikalarını uygular.&lt;/p&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;FRIEDMAN meselesinde de durum böyledir.Hiçbir fikirden, emelden, plandan dönülmemiştir.Aynı oyun (seneryo), farklı bir senaristin elinde masaya getirilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;George Çift V Bush, dönemindeki gibi üst düzey politikalar ile yutturulamayan ilaç, ülkedeki dinsel öğelerin yoğunlaşması ve öne çıkması durumu da göz önüne alınarak DİPTEN GELEN eğilimler haline getirilmeye çalışılmaktadır.Yani İslam birliği, Asyanın lideri, Ortaduğunun lider ülkesi gibi daha popilist söylemler geliştirilmiştir.Böylece aynı ilaç ya içilecek, ya içilecek! Denilmeye çalışılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Planın geri kalmakta direnen ülkelerdeki anlık politika değişimleri gibi, son dakika operasyonu olmadığı da kesindir.Son zamanlarda yaşanıyor gibi görünen RUS-TÜRK yakınlaşmasını gazetelerden okuyup sevinenler için şunu da belirtmekte yarar vardır: "ABD, sırf bu yakınlaşmayı kırmak istiyor da! onun için yeni açılımlar yapmıştır." yorumu hatalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD, Friedman'ı en az 2-3 yıldır bu operasyona hazırlıyor olmalı.Çünkü; "Gelecek 100 Yıl 21. Yüzyıl İçin Öngörüler" isimli kitap kısa soluklu bir çalışmanın eseri değildir.Sonuç olarak ABD'de siyasi eğilimler değişmiştir, ama politika değişmemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık bizim de siyaset ile politikanın farklı şeyler olduğunu anlamamız gerekmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Politikaları oluşturanların, siyasilerin siyasal bilgisizlikleri ile mücadele edebilecek güçlü, azimli iradelere sahip olması gerekmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah onlara güç versin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hep sevgi ile kalın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Murat SEVGİ&lt;br /&gt;16 MART 2009 Pazartesi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;_______________&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[1] Geri kalmakta Direnen: Yıllardır ülkemizi, "gelişmekte olan" diye saçma sapan bir guruba alıyorlar.Geliştiğimizi zannedenler yada öyle görünmemizi isteyenlerin bir hezeyanı olan bu fikirsizlik halinin anlaşılır mazereti yoktur. "Satın al kullan" ve "Kuzu kuzu itaat" üzerine kurulu sistemin çarpıklığını kör görüyor, sağır duyuyor'&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-2676307921906191671?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/2676307921906191671/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=2676307921906191671&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/2676307921906191671'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/2676307921906191671'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2009/03/serbest-piyasac-milton-friedman-2006da.html' title=''/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-906886716130647555</id><published>2009-03-06T15:36:00.003-02:00</published><updated>2009-03-06T15:45:13.490-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İş Dünyası'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Finans'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi'/><title type='text'>1Dolar, 2 Lira Olur mu?</title><content type='html'>Hedefleri belirlemesi gerekenler, hedeflerin hedefinde kalırsa, böyle olur.Avcı, vahşi serbest piyasa ormanında elindeki yetersiz silahlar ile kondisyondan yoksun bir halde, gıdasız, hastalıktan yeni çıkmış, bitkin, genetik olarak;cılız ve bezeri olarak; yetersiz bir konumdadır.Bu onun, aslında avcı görünümlü bir avdan başka birşey olmadığının bir göstergesidir.Avcının ormandaki gerçek avcıların avı olmamasının tek sebebi, avcıların gözüne; lezzet ve doyuruculık ifadesi düşük bir bedene sahip olmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani; eti-budu pek yerinde olmayan kemikli bir av olarak rağbet görmemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 doların 1 liraya eşit olabileceği söylentileri 2008 yazı ve hemen sonrasına rastlar.Aslına bakarsanız; 2008 krizin içinde boğuşan dünyanın kötü dönemlerinden biridir.Krizin başlangıcı yada görünür işaretleri; 2006 yılında, etkilerini göstermeye başladı.2007 ve 2008 ise tam bir olgunlaşma dönemiydi.Bunu görmek için 2006 yılı gazetelerinde ekonomi manşetlerine bakmak yeterli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;PEKİ TÜRKİYE NEDEN FARKETMEDİ?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;(Aynı soruyu şöylede sorabiliriz: "Türkiye Hükümeti, krizi ne zaman haber aldı?"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;"ONİKİDEN TEĞET GEÇME" KAVRAMI NE DEMEK?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye gibi geri kalmakta direnen ülkelerde "iktidarı elinde tutanlar" bile, toplumun üretimin farkına varmadığı sürece kalkınmanın makyajdan öte giden bir etkisinin olmayacağını bilmektedir.Ama ellerinde tuttukları "rantı" kaybetmemek uğruna, rantabıl köşebaşlarında keyiflerini bozmadan günlerini geçirebilme kaygısı ile seslerini çıkarmıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kriz, salt ticari anlamı olan bir tanım değildir. Ticari anlamının yanında PSİKOLOJİK bir olaydır.Zaten, borsalar ve piyasalar tümüyle TİCARİ-PSİKOLOJİK dengenin üzerinde yürür.Bu yeni bir tanım da değildir.Arz ve talep olgusu içinde insani duyuları taşır.İnsani olan herşey de psikolojiktir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2 Liraya giden yolu nasıl bozarız?:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;2001 yılına kadar süren ve bozulmadan, değişmeden yürüyen bir enflasyon ivmesi ile yaşadık.60'lı yılların hayalleri gerçekleşti.Her mahalleye bir milyoner planlamışlardı.Hepimiz milyoner olduk!1 Dolar, 1.670 e kadar çıktı.&lt;br /&gt;Geçen 8-9 yılda Dolar-Lira dengesi bu değerine hiç ulaşamadı.İşte o günlerde yaşanan iyi gidişin sebebi iktidar yada dış piyasaların etkisi değildi.&lt;br /&gt;1999 depremi ülkenin en üretken bölgesi olan Marmarada büyük kayıplara neden oldu.&lt;br /&gt;Deprem sonrası Türkiye'nin en zengin ve bölgelerinde o güne kadar planlanmamış bir üretim yaşandı.&lt;br /&gt;Gerçek ekenomi; "üretim" olduğu için biz ister istemez etkilenmez bir zırha büründük.&lt;br /&gt;Böylece bizler "ASYA KRİZİ" nin etkilerine çok geç bir dönemde maruz kaldık.İşte 2001 yılında, Dünyada işler yoluna girmişken yaşanan krizin nedeni budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2 Liraya giden yolu nasıl bozarız?:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;2002 sonrası yaşanan hertürlü talana ve yalana rağmen yaşamsal ihtiyaçlarını gidermw yolundaki insanlar sayesinde büyük bir taban ekonomisi yükü sırtladı.&lt;br /&gt;Tarımürünleri değersizleşti.&lt;br /&gt;Süt sudan ucuz hale geldi.&lt;br /&gt;Gelirler düştü.&lt;br /&gt;Sonrasında harcamalar da düştü.&lt;br /&gt;Sonuçta enflasyon da düştü.&lt;br /&gt;Hatta eksi çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Gelelim sadede:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2001 yılına kadar sabit iveli bir yükseliş gösteren enflasyon, o tarihten beri öngörülen çizgisini yakalayamadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;9 yıllık bir öngörü sapmasının stresi altında olan piyasalar, çizginin altında kalan bu ivmenin baskısını hep yaşadılar. (Bu baskı içeride görülen bir olgu değil. Dış piyasaların Türkiyer ekonomisi değerlendirirken göz önünde tuttuğu menfi bir etki.)&lt;br /&gt;Eğer 2009 içerisinde yakın vadeli, "Kalkınma hamlesi", "Yatırımların Desteklenmesi", "İstihdamın Yeni İşletmeler ile Yükseltilmesi" gibi projeler ile;&lt;br /&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;tüketim canlandırılmaz ise&lt;/li&gt;&lt;li&gt;ihtihdam arttırılmaz ise durum daha da kötü olur.&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;Tüketimi canlandırmak adına çek gibi uygulamalar tamamen saçmalık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir tüketim teşviki TALAN ekenomisine gidişi getirir.&lt;br /&gt;Tüketim, dolaylı yollar kullanılarak canlandırılmalıdır.&lt;br /&gt;Yatırımlar yoluyla, işgücünü oluşturarak, vatandaşın kendi azandığı paraları harcaması ile!İş gücü çalışacak ortamlara kavuşur ve eline geçen parayı "umutla" harcarsa işte o zaman &lt;strong&gt;&lt;em&gt;durum iyi olur.&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hep sevgi ile kalın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Murat SEVGİ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;06 MART2009-CUMA&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-906886716130647555?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/906886716130647555/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=906886716130647555&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/906886716130647555'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/906886716130647555'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2009/03/1dolar-2-lira-olur-mu.html' title='1Dolar, 2 Lira Olur mu?'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-376335098485027020</id><published>2009-01-27T14:19:00.002-02:00</published><updated>2009-01-27T14:24:07.134-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İş Dünyası'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Finans'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gelecek üzerine'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yaşam'/><title type='text'>Globus</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;1.        GİRİŞ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;         Müşteriler tarafından kullanılan ev kredilerinin ödenememesi sonucunda, bankalarda yaşanan büyük zararlar ve ardından gelen iflaslar ile başlamış gibi görünen bir kriz ile karşı karşıyayız.  Görünen semptomları 2008’in ikinci yarısında yoğunlaşsa da 2007’nin son çeyreğine kadar giden işaretlerden söz edilmektedir.  İçinde bulunduğumuz kriz, finansal yapısı sebebi ile; Asya krizi ve daha önceki Rusya krizinden farklı bir şekil oluştursa da aslında aynı -büyük- hareketin, gittikçe büyüyen dalgalarından biridir.  Tüm politikacılar ve ekonomistler; krizin etkilerinin iki yıl içerisinde giderile(bile)ceğini ve 2010 ortalarında başlayarak tekrar düzenli bir ekonomik sistemin yürüye(bile)ceğini beyan ediyorlar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;         Lâkin durum bağımsız bir kriz dalgasının vuruşu değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;          Bugün yaşananlar, büyük felaketin -yaşanan- son dalgasının yarattığı yıkımın etkilerinden kurtulmak yada korunmak üzere geçici politikalar icat etmeye çabalarından başka bir şey değildir.  Bugün, büyük savaşın son dalgasının tepe noktasına doğru ilerleyen bir yerlerdeyiz.&lt;br /&gt;          Önümüzde, para kısıtlılığının ve belirsizliğin etkisi ile artan durgunluğun etkilerini yok etme politikalarının kuşattığı bir süreç bizleri bekliyor.  Kuru kuruya; “tüketimi tavsiye eden” politikalar, yerini tüketime yönlendiren teşvikçi politikalara bırakacak.  Tüketmek, hem para hareketi oluşturmayı, hem de krizin yükünü paylaşmayı amaçlayan bir etkiye sahip.&lt;br /&gt;          Bununla birlikte doğal bir eğilim olarak; tutumluluk, bu görüşün tam zıttı fikirleri çağrıştırıyor.   Ve tarafsız bir akıl, kararını her durumda tutumluluktan yana verir.  Ama, karmaşık ekonomik sistemlerin, basit ticari kurallarda olduğu gibi, düz mantıkla üretilmiş davranışlar sergilemesi de beklenmemeli.&lt;br /&gt;          Binlerce yıldır, süregelen silahlı savaşların en büyük sebebi olan ekonomi, artık kendi başına bir muharebe metodu olarak güç mücadelesindeki yerini aldı.  Bu savaşın asker sınıfı üretenler.  Yani, çiftçiler, sanatkarlar ve işçiler.  ‘Üreten’ olgusu, sanayi devrimi ile birlikte belirginleşen bir sınıfın tanımı ile birebir örtüşmekle birlikte, üreten kesimin toplumun tümüne homojen bir dağılım olması, sınıf tanımı içinde ele alınmasını engelliyor.  Bu sebeple üretenleri, toplumun tümünün -hatta hayvanların ve makinelerin de- az yada çok benimsediği bir eğilim olarak görmek daha doğru olur.  Bu şekli ile ‘üreten’ eğilimlerin kitlesine de ‘üretim toplumu’ diyebiliriz.&lt;br /&gt;         20. yüzyılın ikinci yarısı ile birlikte, yeniden tanımlanan başka bir eğilim de tüm insanların -hatta hayvanların ve makinelerin de-  doğal üyesi olduğu bir toplum: Tüketim toplumu.&lt;br /&gt;          Üretkenler ve tüketkenler arasında yerimizi almış olmamız, ülkeler arasında yaşanan ekonomik savaşın askerleri olmak anlamını da taşıyor.  Sonuçta bizler, yeni savaşın silahları; cüzdanlar yeni savaşın şarjörleri; para da yenisi savaşın mermileri. &lt;br /&gt;          Bunca yeni metaforun yanında, hayatta kalmak, ölüm ve mücadele değişmeyen olgular olarak insanlığın son savaşında yerleri koruyor.&lt;br /&gt;          Krizler, büyük savaşın planlı hücumlarından başka bir şey değil.  İster kontrollü, ister kendiliğinden başlamış ve gelişmiş olsun tüm savaşlar gibi gücünü insanların hırslarından alan parasal muharebeler, saldıran ve savunan tarafların varlığı ve stratejileri göz önüne alındığında, yaşananlar tam bir savaş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt; 2.        DALGA YAPISI&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;          ‘Büyük Savaş’ın ekonomik anlamdaki ilk çatışmaları sanayi devrimi ile birlikte gözlemliyoruz.  Özellikle endüstriyel üretimin artması ve insan eli ile üretilmesi mümkün olmayan boyutlarda üretimlerin gerçekleştirilmesi sayesinde önemli bir boyut kazandı.  Avrupa ve Amerika’da yaşanan makineleşme yarışı tümüyle bir savaşçı psikolojisi ile gelişti.  Zaten top ve tüfekle yapılan savaşların da asıl hizmeti ekonomik savaşın galibiyetini güçlendirmektir.  2. Dünya savaşı ile birlikte kanlı yöntemler terk etmiş gibi göründe de son 60 yılın tarihindeki kan, her iki dünya savaşındaki kanın kat ve kat üstünde olmuştur.&lt;br /&gt;          Büyük savaşın yapısını daha net görebilmek için son üç dalganın, karmaşık gibi görünen resim içerisinden izole edilerek göz önüne serilmesi, gelecek tahminlerinin doğruya en yakın sonuçlarla yapılabilmesini sağlayacaktır.&lt;br /&gt;         Bu amaçla, içinde bulunduğumuz dalga da dahil, son üç dalganın; oluşumunu öncesi ve sonrası ile ele almak faydalı olacaktır.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2.A.        BİRİNCİ DALGA&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;         80’li yıllarda Rusya’nın yaşadığı ağır ekonomik sıkıntılar, artık birliği oluşturan diğer devletleri ‘Sovyet’ çatısı altında tutabilmesini güçleştiriyordu.  İsyanlar ve ayaklanmalar ile ortaya çıkacak kötü senaryoyu gören, Gorbaçov yönetimi, baskıcı ve sert yöntemleri bırakmayı seçti.  Değişim ve yenilik sloganları arasında parçalanma yavaş-yavaş başladı.  Uygulanan politika en az kan ile süreci sona erdirmekti.  Kriz güçlü dalgası olanca gücüyle Sovyet Birliğine çarparken asıl amaç; toplumunu büyük bir Sovyet pazarı haline getirmekti.  Ama yan etki olarak, Sovyetler dağılmış ve irili ufaklı onlarca devlet ortaya çıkmıştı.  Asıl amacın sonuçlarının oluşması oluşan yeni siyasi durum yüzünden biraz gecikmeye uğradı.  Çünkü yeni devletler, kendilerini hiç planlamadıkları bir bağımsızlık hareketinin zaferi ile kucaklaşmış halde buldular.  Her şey olup bittikten sonra Rusya, yaşananların farkına varma şansını yakaladı.&lt;br /&gt;         Bu yeni durum, Gorbaçov’un iktidarını da ortadan kaldırdı.  Ama iş işten geçmiş, Glastnost ve Prestroyka derken birden kendilerini onlarca Türk Cumhuriyeti ile karşı karşıya bulmuşlardı.&lt;br /&gt;         Kriz dalgasının şiddeti Sovyetler Birliği’nin dağılması ile en güçlü noktasına ulaştı.  İşte bu yıkılışın etkisi ile, sistemini Sovyetlere bağlı olarak oluşturmuş ülkeler de boşlukta kaldılar.  Ama bu boşluk sadece ekonomik bir boşluk değildi.  Sovyetler Birliği’nin, kontrolündeki ülkelere ihraç ettiği ideoloji ve sosyal model artık desteğini kaybetmişti.&lt;br /&gt;         İlk domino taşının ardından komşu devletler de eş zamanlı olarak sarsıntının etkilerine maruz kaldılar.  Etkilenen ikincil ülkeler, yansıma olarak, daha çok siyasal ve toplumsal krizler yaşadı.&lt;br /&gt;          Sovyetlerden ayrılan ülkeler bağımsızlık sarhoşluğu içinde, olup bitenleri fark edemese de bu değişim doğu-batı sınırını oluşturan Polonya, Macaristan, Çekoslovakya, Yugoslavya, Bulgaristan ve Romanya gibi uydu devletlerde büyük sosyal etkiler yaptı.&lt;br /&gt;          Yaşanacak travmayı -ve bunun etkisi ile etnik parçalanma ihtimalini- erken fark eden[1] Bulgaristan; toprakları içerisindeki Türk vatandaşlarını sindirmeye başladı.  1989 ve öncesinde yaşanan asimilasyon uygulamasının nedeni; etnik ayrışmanın filizlenmesini önleme politikasıdır.  Sonuçta dönemin Türkiye hükümetinin de katkısı ile Bulgaristan üniter yapısını korumuştur.&lt;br /&gt;         Ama Yugoslavya’da, Bulgaristan örneğindeki düzeyde baskın bir hakim ulus bulunmaması, aksine çok parçalı etnik yapı böyle bir sindirmeyi -önceden- yapmaya mümkün kılmadı.  Bunun yerine kendilerini hakim ulus yerine koyan Sırplar; önce Yugoslavya’nın sonrada -sözde Büyük- Sırbistan’ın sahipliğine soyundular.  Sonuçta kan ve kin ile dolu bir süreç; ulus devletlerin ortaya çıkışı hazırladı.  Slovenya, Hırvatistan, Bosna Hersek, Sırbistan ve Makedonya gibi ülkeler ile tanıştık.  (Daha sonraki bir süreçte buna Kosova da eklendi.)&lt;br /&gt;          Romanya’da halk arasından öne çıkan yeni politikacılar, boşta kalan idarenin ellerine geçişini Çavuşesku ailesinin kanıyla kutladılar.  Bu kan, hem halkın, geçmişe olan kinini eritti.  Hem de yeni yönetim için sanki kazanılmış ilk zafer gibi tarihe yazıldı.&lt;br /&gt;         Soğuk savaş döneminde -jeopolitik olarak- aynı guruba girmekle birlikte Doğu Almanya için farklı bir kader çizilmişti.  Yaşanan tüm parçalanma hikayelerinin arasında, ‘Alman farkı’ denilebilecek bir duruş ortaya koydular.  İki Almanya birleşerek Avrupa’nın en büyük ulus devletini oluşturdu.  Doğu Almanya para birimi Ostmark’ı terk etti.  Yeni ülkede, 1990 yılından itibaren Federal Almanya’nın Deutschemark’ı kullanılmaya başlandı.&lt;br /&gt;         Bu sırada, Türkiye yönetim zafiyeti içerisinde kıvranıyordu.  5 Nisan 1994 de “Krizden çıkmak için Türkiye tarihinin en büyük kemer sıkma programı açıklandı.”[2] Birkaç haftalık kısa süreçte Türk parası, Dolar karşısında tarihinin en büyük değer kaybını yaşadı.  6 Nisan 1994 de “Hükümete beklenmedik şok.  Hükümete güvenen Merkez Bankası faizi düşürünce devalüasyon oranı %24 e çıktı.”[3] Anı iktidar, gitmeden önce, tarihin en büyük kapitülasyonu olan Gümrük Birliği[4] hediyesini de kucağımıza bırakmayı başardı.  Bu olaylar dizisi[5] iktidarın da -hayırlısıyla- sonu oldu.&lt;br /&gt;         Ama olan ülkemize oldu.  Gümrük Birliği, demir bir fetiş aksesuarı gibi boynumuzdaki yerini aldı.  Olup bitenlere sessiz kalmayıp, zamanında gerekli tepkileri gösteren, bu söylemleri sayesinde daha sonraki dönemlerde koltuğa kavuşan politik şahsiyetler; koltuğa oturma sırasında geçirdikleri transformasyonun yan etkisi olarak, mazoşist bir psikolojinin, ‘kabullenici’ tutumunu içselleştirmeyi strateji olarak benimsediler.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2.B.        İKİNCİ DALGA&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;          Yaşanan; 2 Dünya Savaşına, sonrasındaki hakimiyet dalaşına, teknolojideki devrimsel yeniliklere ve sosyal değişimlere rağmen yirminci yüzyılın tümünde dik durmayı başaran, en büyük ülke: Çin.  Bu sessiz dev, sıradaki dalganın hedefine koyduğu yeni kurbanıydı.  Binlerce yıllık tarihi, dünyanın diğer kısmı ile olan somut farklılıkları, binlerce yıllık inanç yapısı ile kapalı bir kutu.&lt;br /&gt;         Çok kalın bir kabuk ile korunuyor görüntüsü veren Çin’in içine nüfuz edilemediği için hemen dibindeki ülkeler etki altına alındı.  Bunun sebebi; söz konusu devletlerin, Çin ile kültürel ve sosyal yakınlıklarının bulunduğu sanısı idi.  (Batıdan bakıldığında benzer gibi görünen bu ülkeler, aslında birbirlerine hiç benzemezler.  Üstelik benzeri batı ülkelerinde de görülen zıtlıklar barındırırlar.  Ama batı, “hepsi çekik gözlü işte!” dercesine kısır bir algı yanılgısına kapılmıştı.)&lt;br /&gt;        Çin’in doğu cephesini kuşatmış olan; G.Kore, Japonya, Singapur ile nispeten daha az sanayileşmiş olan; Malezya, Endonezya ve Filipinler de bu krizden etkilendi.  Ülkemizde de ürünleri ve markaları bilinen G.Kore ve Japonya krizin etkilerini çevrelerine de yansıttılar.&lt;br /&gt;         Asya’da yaşanan bunalım tüm şiddeti ile devam ederken, Çin’de bundan psikolojik olarak etkilendi.  Hemen yanı-başında yaşanan hareketliliğe tepki göstermese de -dünyanın en eski devletlerinden biri olarak- dersler çıkarmaması beklenemezdi.  Medeniyetini sadece son 180 yıla sığdıran bir Amerika için bunun pek bir anlamı olmaya bilir.  (Huntington’a göre ise, modern Amerika sadece 120 (1889) yıldan beri var.[6])&lt;br /&gt;          Yinede Çin yönetimi o kalın kabuğu dışarıdan kırdırmaktansa kendi elleri ile kontrollü bir şekilde esnetmeyi tercih etti.  (Buna benzer bir babayiğitliği bir önceki dalgada Gorbaçov da kendi sömürgesi olan ülkelerin bağımsızlaşması sürecinde yapmıştı.)&lt;br /&gt;          Sonuçta Çin, ABD’nin ticaret alanındaki bu düello teklifini kabul etmiş oldu.  Çin, sanayileşme konusunda hiç de geri bir durumda değildi.  Ama mevcut yapısını oluştururken, 1960’lardan itibaren tamamen stratejik alanlar seçilmişti.  Tüketime yönelik sanayileşme o güne kadar düşünülmemişti.&lt;br /&gt;          Tüketim, hem ideolojik, hem de stratejik vizyonlarının dışında tutulan bir olguydu.  Ama elindeki mevcut teknolojiler ve mühendislik batının standartlarına pek uymadığı için zorunlu olarak yeni sanayi yatırımlarına yöneldi.  Karşılıklı ticaret anlaşmaları, gümrük muafiyetleri, pazar paylaşımlarındaki ufak tefek tavizler tüketime yönelik sanayileşmeyi Çin topraklarına yöneltmiş oldu.&lt;br /&gt;         Çin, kendisine yapılan bu yönelim sırasında en büyük üç kozunu etkin bir şekilde kullanmaktan da çekinmedi.  Bunlar:&lt;/div&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt; Kapalı toplum yapısı ve iletişim kısıtlılıkları.&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;Ülkenin sahip olduğu işgücü kaynağı potansiyeli.&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;Ülkenin tabii kaynakları yerel ürünleri.&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;         İşte bu kaynaklar, bizzat Çin yönetimi eliyle sömürülecek, kendi sömürgenini yaratan bir ülke yönetimi ortaya çıkacaktı.  Tüketim konusu, daha önce üzerinde durulmamış, kafa yorulmamış, ciddi bir konu olarak ele alınmamış bir olguydu.  Zaten hem kültürel, hem de ekonomik bir gerçeklik olarak Çin için -o ana kadar- düşünülecek gündemlerden biri değildi.&lt;br /&gt;          Binlerce yıldır[7], dünyanın en büyük ülkesinde, bugün süper güç diye anılan bir devlette, sıradan bile olmayan, fakir, çaresiz, çetin şartlar altında, ellerindeki az imkanlara karşın dünyanın en baskıcı rejimlerine göğüs geren ve çeşitli ulusları barındıran bir halk.  Sessiz bir yaşam sürdüren Çin halkı, geçen yüzyılın son demleri yaşanırken bir anda kalk borusunun tırmalayıcı çığlığını ilk defa duyan acemi askerler gibi yataklarından fırladı.  Büyük kentlerde ve eğitilmiş-erişilmiş kitleler üzerinde başlayan tüketim odaklı sanayileşme, görülmemiş bir hızla ülkenin içlerine doğru yayılmaya başladı.&lt;br /&gt;          Tüketim toplumunun hastalığı, Çin topraklarına SARS ve Kuş Gribinden birkaç yıl önce girmeyi başarmış tarihin en büyük salgınını tetiklemişti.  Yüzlerce yıldır değişime uğramadan, bozulmadan süregelen yaşam kültürü artık bir dönüm noktasına gelmiş olabilirdi.  Tipik şehirli halkı bile, Marco Polo’dan beri tanıdığı, geniş suratlı, kilolu, küstah ve geveze batı insanını hiç bu kadar kalabalık bir şekilde görmemişti.&lt;br /&gt;          Gelenler, kendi ülkelerinde girişimci olarak adlandırılan tüccarlardı.  Büyük bütçeli işler yapanından tutun da, 10-15 bin doları toparlayıp hayatında ilk defa ülkesini terk eden maceraperestlere kadar bin türlü insanın bini de eksiksiz, Şanghay ve Pekin sokaklarında oyana buyana koşturarak iş kovalamaya başlamıştı.&lt;br /&gt;         Bu girişimci kitlenin içinde Çin’i tercih eden, asıl amaçları; kontrolsüz serbestlik prensibine uygun ticareti amaçlayan bir azınlık, oluşan ticaret hacminin büyük bölümünü eline aldı.  Bu tüccar azınlık kendi pazarlarına Çin ürünlerini taşıyan kayıt-dışı kanallar oluşturdular.  Büyük çekim gücüne kapılıp kısıtlı varlıkları ile Çin’e gelen çoğunluk, sadece planlı profesyonellerin oluşturduğu azınlığı kamufle eden bir dolgudan öte gitme şansına sahip değildi.&lt;br /&gt;        Legal yada illegal olduğunu bir kenara bırakırsak, oluşan büyük talep patlaması Çin yönetiminin gerekli işbirliklerini doğru becerebilmesi sayesinde, kontrollü bir arz ile karşılanabilmektedir.  Sonuç olarak; alan da satan da kendi rızasının sonuçlarına katlanmaktadır.  Burada çarklar arasında ezilenlerin durumu ve gelecekleri planlanmış bir konu değildir.  Hesabın dışında tutulan bu kitle Çin halkından başkası değildir.  Sadece bugünü geçirme kaygısına alet edilen, ve sosyal yapısı geri dönülemez şekilde tahrip edilen halkı kimse umursamamaktadır.&lt;br /&gt;          Dünya nüfusunun beşte birinden fazlasına sahip olan Çin, bu büyük insan kalabalığını adeta besi işletmesi gibi yöneten bir idarenin elinde sonu karanlık, acı ve mutsuzluk dolu bir geleceğe doğru koşmaya başlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;2.C.        ÜÇÜNCÜ DALGA&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;         Batı standartları diye Avrupa ve Amerikan toplumunun yaşam kalitesi üzerine koyduğu üst düzey kriterler var.  İşte bu kriterler, üretim maliyetlerine yansıdıkça, buralarda üretilen ürün ve hizmetler pahalılaştı.  Üretim, özellikle de emeğe dayalı endüstriyel üretim, yaşam kalitesini gözetmeyen ‘kalitesiz’ ülkelere doğru kaydı.  Bu süreç, 2. Dünya Savaşı sonrası, Batı kendi makyajını tazelerken başladı.  O yıllarda, deri ve tekstil gibi sanayilerin Türkiye’ye gelmesi bu sürecin bir parçasıdır.&lt;br /&gt;         Çin, hem insanını ucuza kullanması, hem de gerekli insani şartları oluşturmamayı fark yaratmak için bir araca dönüştürdü.  Bu sürecin uç noktası olan; fiyat-kalite dengesinde hem fiyattan, hem de kaliteden yana derin bir uçurum ortaya çıkmış oldu.  Çok kalitesiz olmanın ötesinde sağlığı da tehdit eden ürünler, kontrolsüzlüğün ve standart dışılığın bir sonucu oldu.  Bu uçurumu fark eden Batılı tüketicileri kandırmaya yönelik son numara; “Çin Malı” imajının yerine “Made in PRC” maskesini kullanarak tüketiciyi yanıltmaya giriştiler.&lt;br /&gt;          Uyuşturucu ve silah da dahil ticaretin her türlüsünü mubah sayan sözde girişimci-tüccar zihniyetine sahip birçok satıcı Türkiye’nin de içinde olduğu birçok ülkeye kalitesiz olmak bir yana zehirli, hastalık kaynağı ve ölüm kaynağı ürünleri satmayı sürdürmektedir.&lt;br /&gt;         Bu yaratıkların[8] karşısında kurbanların haklarını tazmin edebilecekleri bir muhatap da bulunmaması konunun acı yanlarını bir misli çoğaltmaktadır.&lt;br /&gt;         Her ne şekilde olursa olsun, 2. Dünya Savaşı sonrasında Önce Japonya, sonrasında G. Kore, Singapur, Tayvan ve Malezya’nın pazarı haline gelen Batı, aradığı ‘en ucuz’a bir şekilde ulaşmayı başardı.&lt;br /&gt;         Batı, tüketim virüsünün etkisinde, kendi kendini de yemeyi sürdürürken, son 60 yılda giderek belirginleşen bir şekilde, gerçek gelirinin çok üzerinde bir hayatı yaşamaya başladı.  Şişirilmiş sayısal hareketler, mevcut gelirler ile finansa edilemez hale geldi.  Batı ekonomik modelinin omurgası olan banka ve borsa sistemleri, bilgi teknolojilerinin gelişmesi ile şeffaflaştı.  Kolaylık ve yenilik adı altında bilgi teknolojileri kullanımı her geçen gün parasal hareketleri daha sıkı takip etmeyi sağlar hale geldi.&lt;br /&gt;         Buna ek olarak parasal konulardaki yasal düzenlemeler ve kamunun ticari faaliyetler üzerindeki sıkı kontrolleri öngören mevzuatları, yatırımcıların ürküttü.  Bilgi teknolojileri yayıldıkça, şeffaflığın getirdiği baskı, kontrolsüz serbestliğe aşık büyük finansal kitlenin o bölgelerden kaçışını da beraberinde gerçekleştirdi.&lt;br /&gt;          Parasal konularda yasal mevzuatın daha esnek olduğu İsviçre, Cayman adaları, Meksika ve Panama gibi finans merkezleri de şeffaflıktan etkilendiler. &lt;br /&gt;         Kara paranın kontrolü ile ilgili uluslarası sözleşme Cayman Adaları ve İsviçre gibi ülkelerin finansal geleceği için mecburi bir seçenek olarak önlerine koyuldu.&lt;br /&gt;         1993 yılında ABD, Kanada ve Meksika arasında imzalanan NAFTA (North American Free Trade Agreement) anlaşmanın kapsamının genişletilmesi Meksika’ya büyük imtiyaz sağladı.  Panama küçük bir Amerikan birliği resmen işgal edilerek sisteme uyumlu hale getirildi.&lt;br /&gt;         Hem kontrol sistemlerine tâbi olmak, hem de vergilerin kapsama alanında olmak finansal kitleyi uzaklaştırıyor.  Kontrolsüz serbestlik ilkesine tabi para, Çin ve Rusya gibi yeni faaliyet alanlarında yoğunlaşmasını sürdürüyor.&lt;br /&gt;          Rusya’da ve Türk Cumhuriyetlerinde dünün eşit insanlarının arasından özel seçilmiş bir azınlık, dolar milyarderi olarak karşımıza çıkıyor.  14-15 yılda elde edilen milyarların ne derece ‘kazanılmış’, ne derece ‘çalınmış’ yada ne derece ‘hak edilmiş’ olduğunu tartışmanın bile gereğinin olmadığı ortada.&lt;br /&gt;         Gün geçtikçe daha büyük miktarda para, ekonominin büyük merkezlerinden uzaklaşıyor.  Bunun sonucu olarak: hem parasal boyutlarda daralma, hem de ticari hareketlerde azalma olmaktadır.&lt;br /&gt;         Batı toplumu üretimi terk ettikçe ticari faaliyetler (dolaylı gelirler), gelir kaynakları arasındaki payını yükseltiyor.  Durgunluk durumlarında, para hareketleri de kısılınca borsalar ve ekonomisini borsalara bağlamış topluluklar da zarar görür.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;3.        BÜYÜK SAVAŞ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;          Yirminci yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkan, insanlığın daha önce hiç görmediği yeni dünya düzeni, eski dünya düzeninde ayrılma, sıyrılma ve kurtulma girişimlerine başladı.&lt;br /&gt;         Bu kopma isteğinin ortaya koyduğu direnç ve değişimin fırsatçılarının kıpırdanmaları sonucunda biriken enerji yaklaşıl yirmibeş yıldır içinde olduğumuz büyük ve uzun soluklu bir krizin yaşanmasına sebep oldu.&lt;br /&gt;          Krizler, 7-7.5 yıllık bir periyodu olan, giderek tepe yüksekliği[9] artan bir dalgalar silsilesi şeklindedir.  Bu finansal rezonansa[10] hakim olabilmek, ne Türkiye gibi küçük bütçeli oyuncuların, ne de ABD ve AB gibi global erk iddiasındaki oyuncuların elinde değildir.&lt;br /&gt;          Finansal kitlenin çok büyük ölçeklerde bir araya gelmesi bu gücü elinde bulunduranın isteği dışında davranışlar gösterebileceği gerçeğini ortaya çıkarmıştır.  Mikro iktisat ve makro iktisat teorilerinin yanına, çok büyük finansal kitleleri disipline eden, ‘Mega iktisat’ teorisini eklemek artık kaçınılmaz bir mecburiyettir.&lt;br /&gt;         Mega iktisat, finansal varlığın, çok yüksek değerlere ulaşması durumunda; kişilere bağlı olmaksızın paranın kendi matematiği içerisinde eylemleri olabileceğini yakın bir gelecekte tanımlayacaktır.  Finans kültürü üzerinde büyük değişiklikler oluşturacak yeni iktisat anlayışı geleceğin finansal yapısının nihâi modeli değildir.  Sadece, klasik iktisadın terk edilmesi için ortaya koyulacak bir geçiş dönemi modelidir.  Bu değişimin öngörüsünü; “E-’Den M-’Ye: Hayatın Elektronik Ortama Taşınması ve Sürecin Toplumlara getireceği Yenilikler”[11] başlıklı yazımda öngörmüştüm.  Yeni süreçte artık yeri olmayacağından dolayı, klasik iktisadın yöntemleri devre dışı bırakılacaktır.  Bu devre dışı bırakma işlemi:&lt;br /&gt;         “Bu sürecin hayatımızda yerini alması, birinin ‘Ben şunu-bunu kaldırıyorum.’ şeklinde hüküm vermesi ile olmayacak.  Böyle bir tasfiye işini yapacak, tasarımcı-taslakçı sistemin hiçbir aşamasında yok. Çünkü mevcudun hantal ve işlevsiz organları yerlerine geçen dinamik yapıların gölgesinde ilgi ve işlev yoksunluğunun verdiği kansızlıkla kuruyup yok olacak.”[12]&lt;br /&gt;          Krizin, tekrarlayan bir periyodu bulunmaktadır.  Yani sabit zaman aralıkları içerisinde tekrarlanmaktadır.  Şiddeti her seferinde artmaktadır.  Hem etkileri, hem de etki alanı büyümektedir.  Ekonomik etkilerinin yanında sosyal ve kültürel açılardan da incelenmesi gereken sonuçlar oluşacaktır.&lt;br /&gt;          Bütün bu kronik durumun sonucu olarak etki altındaki ülkeler, piyasalar ve topluluklar her seferinde daha büyük zararlar yüzleşmek zorunda kalacaktır.&lt;br /&gt;        Bu artışın ivmesinin giderek büyümekte olduğunu, 2015-2016 gibi görünecek dördüncü dalganın bugünkü ölçeğin[13] en az üç katı olacağını görmek, hiç de zor değildir.&lt;br /&gt;        Krizin temel sebebi; globalleşme ile birlikte bütün dünya ekonomisinin tek bir kazanın içinde kaynamaya başlamış olmasıdır.  Bu tek kazan, bilgi teknoloji ile şeffaflaşan finans dünyasının ve para hareketlerinin takip edilebilir olması gerçeğinin bir sonucudur.&lt;br /&gt;          'Finansal rezonans' diye tanımladığım, ve son 25 yılda ilk üç atımını yaşadığımız olay; kapalı ekonomilerin ortadan kalkması ile birlikte aynı kazanın içine dökülen ekonomik güçlerin kontrolsüz bir şekilde ülkeden ülkeye akması ile yaşanan dev para denizinin kendi kendine dönmeye başlamış olmasının ekonomi çevrelerinde yarattığı travmadır.&lt;br /&gt;         Bu travmanın, giderek büyümesinin birinci adımında Rusya’nın, ikinci adımında da Çin’in enfekte edilmiş olmasının etkisi büyüktür.  Yaşanan enfeksiyon kapalı ekonomileri çevreleyen duvarların kaldırılması ve aynı kazana dahil edilmesidir.  Kontrolsüz serbestlik şansını yakalayan para büyüdükçe kriz de büyüyerek devam edecektir.  Bugün içinde olduğumuz üçüncü dalga, 2015’e kadar geçecek süreci içine almaktadır.  Etkisini yitirmeye başladığında piyasalar tekrar düzene girip toparlanma ve canlanma şansına kavuşacaktır.  Bu toparlanma ve canlanma sürecini görüp hareketin büyüsüne kapılan girişimciler kendilerine yeni keşif bölgeleri bulacaktır.  Bu keşif bölgelerinin en başında Hindistan bulunmaktadır.  1990’ların sonunda (ikinci dalgada) keşfedilen Çin’in yerini alacak olan, Hindistan (üçüncü dalga) enfekte edilecektir.&lt;br /&gt;          Böylece serbest piyasa ile tanışmamış hiçbir pazar kalmayana kadar dalgalar halinde yayılan sistem tüm dünyayı etkisi altına almış olacaktır.&lt;br /&gt;          "Çinliler Geliyor – 1"[14] başlıklı yazımda Çin'de yaşanan kapitalist evrimin[15] ülke yönetimi tarafından ne derece stratejik(!) yönetildiğini ve idarenin kendi halkını nasıl bir çıkmaza soktuğunu anlatmaya çalışmıştım.&lt;br /&gt;         Para, kontrol altında tutulmayı sevmez.  Özgür hareket edebilmeyi tercih eder.  Serbestliğin olduğu ortamlara doğru yönlenir.  Modernizmin bir gereği olarak devletler bilgi teknolojilerine eğilimlidir.  Fakat, devletlerin vatandaşları ile ilgili işlemleri elektronik ortama geçirmesi yoğunlaştıkça parayı ellerinden kaçırmaları yoğunlaşır.  Sonuçta ütopik bir azınlık kısıtlı imkanları ile devletin kucağında mutlu-mesut yaşar.  Geri kalan özgürlükçü ruha sahip çoğunluk, sürüden kaçan kuzular gibi kurtların kucağına düşer.  Ama yinede sürüde kalmazlar.  Buna; bir çeşit ölümüne özgürlük ideolojisi de denilebilir.&lt;br /&gt;          Burada öne çıkan; global piyasa, yada serbest piyasa havuzu gibi tanımlamalar ile belirtilen benim; ‘kazan’ dediğim ortamın kurallarının oluşturulamamış olmasıdır.&lt;br /&gt;          Ülkemizde hukuksal boşluk tabiri ile sıkça karşılaşsak da, dünya, hele bir de bu günkü global haliyle; kuralsızlık çıkmazının içerisinde kalmayı sindirebilmiş değildir.&lt;br /&gt;          ABD’nin ticari ve hukuki altyapısı bugün ortaya çıkan ‘GLOBUS’[16] adlı dev ülkenin ekonomi ve ticaret sistemlerini düzenlemeye kâfi gelmemiştir.  Ortada kuralsızlık ve düzen dışı olmanın verdiği büyük bir serbestlik, kontrolsüz serbestlik oluşmuştur.&lt;br /&gt;         İşte bu GLOBUS devletinin ABD eyaletinde baş gösteren krizin birinci sebebi ABD’nin artık GLOBUS’dan yeterli parasal payını alamadığını fark etmiş olmasıdır.  Bu pay azalması, yine kendi yönetimsel doktrinlerinin gereği olarak, Rusya, Çin ve diğer ülkelere ihraç etmeye çalıştığı kapitalist öğretinin serbest piyasa modelindeki uygulamasının yan etkileridir.&lt;br /&gt;         İlk dalga, Moskova’da kola satmak uğruna Gorbaçov’un razı edilmesi ve prestroiyka sayesinde üçyüzmilyon Rus’un prangalarını kırması ile başlamıştır.  Eski Doğu Bloğu ülkelerindeki ucuz iş gücü ve kaynakları yeterince sömürebilen bir zemin oluşturulamamış.  Piyasanın istediği ucuzluk yeterince sağlanamamış olsa da ortaya çıkan başıboşluk ve serbestlik, paranın özgürlüğünü kazanmasına yetmiştir.&lt;br /&gt;          Sözünü ettiğimiz kontrolsüz para, günümüzde Rusya ve dağılma sonrası oluşan diğer devletlerde kendisine uygun dev yapılaşmalara imkan sağlamıştır.  Bunları; holdingler, para baronları, yeni uluslarası karteller ve başta Rus mafyası olmak üzere diğer ekonomik teşekküller olarak görmekteyiz.&lt;br /&gt;          Paranın kontrolsüz serbestliği dönemi yavaş-yavaş azalmaya başlayınca devreye spekülatörler[17] girmiştir.  “Batı sivil güçleri ve akıttığı para ile Avrasya’yı yeniden şekillendirmeye çalışırken Kremlin bu yolun her adımında bir kez daha Beyaz Sarayla karşı karşıya geliyor.”[18] Bu şartlar altında mücadele sürerken, pazardan sağılabilecek[19] maksimum para elde edilmeye çalışılmıştır. &lt;br /&gt;         Artık bu yeni pazarlar cazibesini kaybettiğinde sıcak para, kendine daha serbest ve kontrolden uzak mekanlar aramaya koyulmuştur.&lt;br /&gt;         İkinci dalga, Çin yönetiminin üretime yönelmeye ikna edilmesi ve ülkenin fabrikalarla donatılması girişimleri ile başlamıştır.  Çin yönetimi, işin ilk anlarından itibaren yatırım bölgeleri ve işletmelerin altyapı, ham madde, işgücü ve lojistik ihtiyaçlarını değerlendirme yoluna gitmiştir.  İçeride kontrolü ele geçiremeyeceğini anlayan finans çevreleri, ticaretin kendi üzerlerinden geçmesini sağlayabilmek için büyük kapasiteli üretimi çok düşük ücretlerle arz ettirerek Çin yönetimine baskı kurmaya çalışmışlardır.&lt;br /&gt;         Ama yapmak istedikleri baskı karşısında Çin yönetiminin kendi halklarını sömürmeyi planlayabileceğini hesaba katmamışlardır.&lt;br /&gt;         Çin, birçok sektörde dünya pazarından önemli paylar almayı başarmış, hatta batının stratejik olarak gördüğü, yükte hafif pahada ağır sektörleri de topraklarına taşımıştır.&lt;br /&gt;          Elektronik sektörünün yarı iletken piyasası, önce ABD topraklarında sonra da kendi vatanlarında Çin’in eline geçmiştir.  Bu örnekte verdiğim doğru stratejiler yanında kendi halkı üzerinde muhtemel sömürgenlerin planlarından bile daha acımasız operasyonlara girişmiştir.&lt;br /&gt;         Çin’in bedava çalıştırdığı 21 inci yüzyıl kölelerinden yararlanarak; bir dolara gömlek, üç dolara ayakkabı, on dolara cep telefonu yapması ile (Burada Güneydoğu Asya otomotiv sektörünü de anmak gerekir)&lt;br /&gt;          Üçüncü kriz, ucuz, sahte ve kalitesiz ürünlerin, batı pazarlarında hakimiyetinin oluşması ve bu hakimiyetin alternatiflerin (Yani orijinal yada pazarın ilk sahibi batılı markaların) satışlarının düşmesi ile...  kendini göstermiştir.&lt;br /&gt;          Yıllardan beri sabit seyir içerisinde üretim, satış ve kâr üçgenini bozmayan ‘Batılı marka ve mallar’ pazar kaybettikçe yatırımcıları sektör değiştirme eğilimine girdiler. &lt;br /&gt;          Birçok pazarda, çok sayıda yatırımcı, aynı zaman diliminde, yıllardır stabil şekilde işleyen sektörlerini terk edip, likitleşme eğilimi; mevcut varlıkların ederinin çok altında değerlere dönüşmesine sebep oldu.&lt;br /&gt;          Borsaların, yatırımcılara verdiği kağıtlar bir anda eridi.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;         İşte panik burada başladı!&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;         * * *&lt;br /&gt;          Herkes; “Yaşanan sarsıntının iki yıl içerisinde giderileceğini, tekrar düzenin sağlanacağını, eskisi gibi ekonomilerin normal seyrine devam edeceğini…” söylüyor.  Bunu, travmanın ortaya koyduğu şok halinin, politik kaygıların, gelecek vizyonundaki kurgu yetersizliğinin yada idrak yeteneğinin körelmesinin söylettirdiği kesindir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;4.        KONTROLSÜZ SERBESTLİK&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;          Kontrolsüz serbestlik peşinde koşan yatırımcılar, bilgi teknolojilerinin işlemeye başlaması ile birlikte şeffaflaşan piyasalardan kaçmaktalar.  Fakat, bilgi teknolojileri sanıldığı gibi şeffaflık da sağlayan sistemler değil.  Tabii bu sadece bugün için geçerli.  İdealde ortaya çıkacak bir bilgi teknolojileri modelinde “mutlak kontrol” mümkündür.  Bunun yapılamamasının tek sebebi, yeni geliştirilen sistemlerin, eski sistemler ile entegre olma zorunluluğudur. &lt;br /&gt;         Bu şeffaf ortamda vergilerden kaçan para asıl sahiplerinin cebine giremedi.  Dışarıdaki kontrolsüz serbestlik ortamında elde edilen büyük paralar sistem içerisine sokulamadı.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;5.        SONUÇ&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;         Onca olup bitenden ve büyük resim hakkında bir şeylere bakınca, gelecekte olası bir sonuç çıkarmak zor gibi görünebilir.&lt;br /&gt;         Ama Rusya örneğinin bugününü gören bir göz, Çin için benzer bir geleceği tahmin etmekte zorlanmadan öngörebilir. &lt;br /&gt;         Asıl kriz, düne kadar, çoğu köyünden başka bir yer bilmeyen iki milyara yakın Çinli 2015 yılında gelindiğinde, ayda 100 dolara yaşamaya razı olmayıp, fiyatını 200 dolara çıkarınca yaşanacaktır. &lt;br /&gt;         Daha dehşet verici olan yanı; 90 sonrasında Rusya ve diğer Eski Doğu Bloğu ülkelerinden yaşanan göçün benzerinin olma ihtimalidir.&lt;br /&gt;          Çin’de yaşanacak rejim boşluğu ihtimali sonrasında serbest kalacak iki milyar Çin’liden büyük kentlerde olan 700 milyonu bile göç etme eğiliminde olursa varın siz düşünün.&lt;br /&gt;         Son bir not olarak, Çin’de yaşayan, sayıları Türkiye’ye yakın, soydaşlarımızdan da söz etmeden olmaz.  70 yıldır Çin yönetiminin baskı ve asimilasyonuna maruz kalan, Doğu Türkistanlılar ve Uygur Türkleri sizce nereye giderler?  (Ben bu hikayeyi bir yerlerden hatırlıyorum.  Özal rolüne soyunan politikacılar için bulunmaz fırsat!)&lt;br /&gt;         Hep sevgi ile kalın.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;          Murat SEVGİ&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;         27  OCAK  2009 - Salı / ÇORLU&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;______________________&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;[1] Bu bir‘fark etme’ mi yoksa Bulgar milliyetçiliğinin su yüzüne çıkardığı bir sonuç mu?  Ayrı bir konu olarak tartışılabilir.&lt;br /&gt;[2] Milliyet İnput Almanak, 2004, İstanbul, (LibX:11203) Sayfa 173.&lt;br /&gt;[3] A.g.e., Sayfa 173.&lt;br /&gt;[4] 6 Şubat 1995: Dışişleri Bakanları tarafından AB - Türkiye Gümrük birliği anlaşması karara bağlandı.  Ortaklık Konseyi tarafından 6 Mart 1995 tarihinde  kabul edildi.&lt;br /&gt;[5] “Gümrük birliği” ve “5 nisan kararları” dışında, birçok icraatları ve uygulamaları ile de gülünç durumlara düşülmesine sebep oldular.  Bu iktidarın, ortaklarının ikisinin de adlarının başında “Profesör Doktor” yazması, ayrı bir ironi olarak mizah tarihi açısından da önemli bir saptamadır.&lt;br /&gt;[6] HUNTINGTON, Samuel P., “The Soldier and the State: The Theory and Politics of Civil-Military Relations”, Harvard Üniversitesi, 1956 (Türkçe’si: “Asker ve Devlet Sivil Asker İlişkilerinin Kuram ve Siyasası”, Çeviren: K Uğur KIZILASLAN), Salyangoz Yayınları, İstanbul, Nisan 2006, (LibX:12241)&lt;br /&gt;[7] Binlerce yıl: Pek az ülkeye nasip olan bir ömür!&lt;br /&gt;[8] Yaratık: Tüccarlık ile zerre alakası olmayan gudubet bir tür!&lt;br /&gt;[9] Tepe yüksekliği: Bir dalganın şiddetini gösteren en önemli iki kriterden biridir.  (Diğeri de dalganın üzerinden geçtiği yüzeydeki derinliktir.)&lt;br /&gt;[10] Finansal rezonans: Piyasa nesnesinin istemsiz olarak ortaya koyduğu bir titreme nöbetidir.  Herhangi bir erk'in güdümünde olmamakla birlikte gurup davranışı olarak piyasa bütününün ortaya koyduğu otonom davranışlardan biridir.&lt;br /&gt;[11] SEVGİ, Murat, “E-’Den M-’Ye: Hayatın Elektronik Ortama Taşınması ve Sürecin Toplumlara getireceği Yenilikler”, 12 Aralık 2006,&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=119310" jquery1233065680265="108"&gt;http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=119310&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;[12] A.g.y.&lt;br /&gt;[13]             Bugün yaşanan kriz dünya ekonomileri üzerinde üç buçuk trilyon dolar civarında bir tahribat yapacaktır.  (Bu sayıyı; AB, ABD ve Japonya gibi devlerin kurtarma paketleri toplamına %50 ekleyerek buldum.)&lt;br /&gt;                Ayrıca dünya ticaretinin, 2015 yılına gelindiğinde daha büyümüş olacağını da  büyümüş olacağını da göz ardı etmemek gerekir.&lt;br /&gt;                Yani bunları üst üste koyarsak dördüncü dalga için tahmin ettiğim tahribat; on trilyon doların çok üzerinde olacaktır.&lt;br /&gt;[14] SEVGİ, Murat, "Çinliler Geliyor – 1", 13 Mart 2008,&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=125420" jquery1233065680265="109"&gt;http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=125420&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;[15] Kapitalist evrim: Buna toplumun devşirilmesi, çürüme yada modernleşme de diyebilirsiniz.  Ama kesin olan şudur: Geri dönülemez nokta geçildikten sonra –bütün politikacıların kafasını kesseniz de– geri dönülemez!&lt;br /&gt;[16] GLOBUS: Ekonomik sistemi tüm dünyanın katıldığı serbest piyasa ile oluşturan tek dünya devleti.&lt;br /&gt;[17] Spekülatör: Bu para sihirbazları gittikleri ülkeleri en iyi şekilde kontrol edebilmek için hem ülke yönetimlerine, hem de finansal oyunculara nüfuz etmeye çalışmışlardır.&lt;br /&gt;[18] MacKINNON, Mark, “The New Cold War: Revolations, Rigged Elections And Pipeline Politics in the Former Soviet Union”, Kanada, 2006 (Türkçe’si: “Renkli Devrimlerin sırrı: YENİ SOĞUK SAVAŞ”, Çev: Emel LAŞKE), Destek Yayınları, İstanbul Mart 2008, (LibX:12279)&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-376335098485027020?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/376335098485027020/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=376335098485027020&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/376335098485027020'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/376335098485027020'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2009/01/globus.html' title='Globus'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-5279448947818909279</id><published>2008-09-15T19:12:00.001-02:00</published><updated>2008-09-15T19:19:06.593-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Strateji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Atatürk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Eğitim'/><title type='text'>Atatürk ile eğitim üzerine</title><content type='html'>&lt;strong&gt;ATATÜRK VE EĞİTİM:&lt;/strong&gt;(1)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«&lt;strong&gt;Eğitimdir ki, bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı, yüce bir toplum olarak yaşatır veya bir milleti esaret ve sefalete terk eder&lt;/strong&gt;» ATATÜRK&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk’ün eğitim hakkındaki görüşleri önce Harbiye (1899-1902) ve Erkân-ı Harp Mektebi (1902-1905) sıralarında şekillenmeye başlamış, Selânik’te Üçüncü Ordu Subay Talimgâhı Komutanıyken (1909) belirli bir olgunluğa erişmiş, ancak eğitimin felsefesine özel bir dikkat sarf etmesi Libya (1911-1912) ve Balkan (1913) savaşları felâketlerindeki gözlemlerinden sonra olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı ordusu hizmetinde bulunan Alman Mareşal von der Goltz Makedonya’daki 3üncü Ordu’ya tatbikat yaptırmak üzere Selânik’e gelecektir. Kolağası (=Önyüzbaşı) Mustafa Kemâl Selânik civarında tatbikini uygun gördüğü bir problemi hazırlamakla meşguldür...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komutan Hadi ve Kurmay Başkanı Ali Rıza Paşaları bundan haberdar etmek ister. Paşalar, Önyüzbaşı Mustafa Kemâl’in bu cüretini hayretle karşılarlar:&lt;br /&gt;‘&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Canım buraya gelecek olan Goltz bizden ders almak için değil, bize ders vermek için geliyor!&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genç önyüzbaşı, Komutanlarına şu cevabı verir:&lt;br /&gt;‘&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Büyük âlim, filozof(2), Silâhlı Ulus yazarı olan Goltz’den yararlanmak üzerinde durulacak önemli bir noktadır. Ancak, Türk kurmay ve komuta heyetlerinin kendi vatanlarını nasıl savunmak lâzım geleceğini gösterebilmeleri elbette ondan daha çok mühimdir. Bir de buraya yorgun gelecek olan mareşale fazla külfet yüklememek münasip olur kanaatindeyim.&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;’&lt;br /&gt;Ancak Komutanlar ikna olmazlar. Onun üzerine Mustafa Kemâl daha ileri giderek şöyle konuşur:&lt;br /&gt;&lt;ul&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;«&lt;strong&gt;Efendim, benim hazırlayacağım meseleyi Mareşale göstermek ayıp değildir; bunun aksi ayıptır. Benim eserim Mareşalin fikrine uygun düşmez veyahut Mareşal benim eserime alâka göstermezse, kendi istediğini tatbik ettirtmek onun elindedir. Fakat bütün Makedonya’ya şâmil, büyük bir Türk ordusu kumanda ve kurmay heyetinin hiç bir şeyi düşünmez ve hiçbir savunma önlemi alamaz insanlardan oluştuğu izlenimini onda uyandırırsak işte o zaman Türklüğe ve Türk askerliğine yakıştırılamayacak hareket bu olur.&lt;/strong&gt;»&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;/ul&gt;&lt;br /&gt;Önyüzbaşı Mustafa Kemâl’in kurduğu problem Mareşale sunulur ve çok beğenilir. Mareşal, tatbikatta bu planın uygulanmasını ister, ancak Önyüzbaşıyı yanına çağırarak «Bana yardımcı olunuz» emrini verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkenin kaderi Atatürk hariç herkesin kafasında tamamen belirsiz bir halde iken, o, 15 Temmuz 1921 Cuma günü Ankara’da bir «Maarif Kongresi» toplattırarak öğretmenlere hitap etmiş, burada da özgün düşüncenin öneminin altını bilhassa çizmiştir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;«Şimdiye kadar izlenen tahsil ve terbiye yöntemlerinin ulusumuzun tarihi gerilemesinde en mühim bir etken olduğu kanısındayım. Onun için bir ulusal terbiye programından bahsederken, eski devrin zırvalıklarından ve doğamızla hiç de ilişkisi olmayan yabancı fikirlerden, Doğudan ve Batıdan gelen tüm etkilerden tamamen uzak, ulusal karakterimize ve tarihimize uygun bir kültür kastediyorum. &lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;Çünkü ulusal davamızın tam gelişmesi ancak böyle bir kültür ile temin olunabilir. Gelişigüzel bir yabancı kültür, şimdiye kadar izlenen yabancı kültürlerin yıkıcı sonuçlarını tekrar ettirebilir. Kültür, zeminle uyumludur. O zemin de milletin karakteridir.»&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önyüzbaşı Mustafa Kemâl’in ve daha sonra, ona tamamen uyumlu olarak, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı ve Başkomutan Mustafa Kemâl’in bu düşünce ve sözleri onun eğitim anlayışının ana hatlarını oluşturur:&lt;br /&gt;&lt;ul&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Eğitim, eğitilenin eğitim sürecine aktif katılımını gerektirir.&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Eğitim, problem görme ve problem çözme becerisini kazandırmalıdır.&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Yani eğitim özgün gözlem yapabilen ve özgün düşünebilen bireyler yetiştirmelidir.&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;/ul&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1909’dan bir yıl önce, Önyüzbaşı Mustafa Kemâl, General LİTZMANN’dan çevirdiği Takımın Muharebe Talimi adlı esere yazdığı önsözde:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«.&lt;strong&gt;..elimizdeki Talimnâme terakkîyat-ı zemaniyeyi takibedebilecek mahiyeti haiz değildir. Onun hâyide ve fersûde yapraklarını koparıp atmak; yerine zaman-ı hazır harbinin talebeylediği evsaf ve şeraiti bahşedecek yeni bir kitab-ı mübin koymak mecburidir.&lt;/strong&gt;» (Mustafa Kemâl, 1908) sözleriyle, eğitim malzemesinin zamanın şartlarına göre yenilenmesi gerektiğinin altını çizerek, eğitilmiş kişilerin önemini bir 1908 günü Selânik’teki Beyazkule karşısındaki askeri kulüpte şöyle dile getirmiştir:&lt;br /&gt;&lt;ul&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;«&lt;strong&gt;Memleketi bin bir akılsızın eline ve keyfine bırakamam. Bu çok adamların yerine birkaç kafa ile iktifa edebilirim.&lt;/strong&gt;»&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;/ul&gt;Peki, bu beğeneceği akıllı kafaların özellikleri ne olacaktı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk bunu en açık bir şekilde 1914 yılında akrabası, mahalle ve silâh arkadaşı Mehmet Nuri (Conker)’nin 1913 kışında Birinci Fırka Komutanlarına ve subaylarına verilmiş konferanslarını topladığı Zabit ve Kumandan adlı eserine (yazılışı Nisan 1914) verdiği cevapta dile getirmiştir(3).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa Kemâl, Zabit ve Kumandan ile Hasbıhal adını verdiği cevabını 1914’te Sofya’da Kaymakam (=Yarbay) rütbesiyle askeri ataşe iken yazmış olmasına rağmen, savaş şartları içerisinde kitabı ancak 1918’de basılabilmiştir.&lt;br /&gt;Yarbay Mustafa Kemâl önce, ordunun komutanlarının bilgisizliklerinin tespitiyle başlıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«&lt;strong&gt; ...Tümen komutanı ... Vazifesinin câhilidir.&lt;br /&gt;...Alay ve tümen komutanının teftiş ve tenkiddeki câhillikleri subaylarda hayret, istihzâ ve itimatsızlık duyguları uyandırıyor.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bu zihinde ve bu ilimde Alay ve Tümen komutanlarının bugünkü askerî terakkilerle mütenâsip olarak yetiştirilmesi mecbûri olan kıt’aları yetiştiremeyecekleri ve onlara hüküm ve kumanda ve icabında onları sevk ve idare edemeyecekleri şüphe ve tereddüt kabul etmez açık hakikatlerdendir.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bu noktadaki hakikatleri görüp söylememek ise, ordunun ataletine, kıymetsiz kalmasına, harpte vatanı kurtarmak için talep olunacak mühim vazifeyi görememesine kalp rızası göstermektir ki bu, hıyanetle isimlendirilir.&lt;/strong&gt;»&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yarbay Mustafa Kemâl’in bu satırları yazmasından yalnızca 18 yıl sonra Cumhurbaşkanı Mustafa Kemâl Darülfünun (yani İstanbul Üniversitesi) hakkında İsviçreli profesör Albert Malche’ın 31 Mayıs 1932 tarihli raporuna koyduğu derkenarlarda Darülfünun için aynı tesbiti yapmaktadır!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«&lt;strong&gt;Darülfünun hocaları! yoktur. Şimdilik hariçten getirmek lâzımdır. Ondan sonra da kendi çocuklarımızı ecnebi üniversitelerinde yetiştirmek lâzım.&lt;/strong&gt;»&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk’ün üniversite için yaptığı bu tespit ve düşündüğü tedbir, Çar Büyük Petro tarafından aynen Rus Bilimler Akademisi kurulurken yapılıp uygulanmıştı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rus Bilimler Akademisi 8 Şubat 1724'te Petro'nun bir ikazı ile oluşturulmuş bir bilim kuruluşudur. Amacı bilim geleneği olmayan Rusya'yı modern bilimle tanıştırmak ve modern bilimi Rusya'da üreterek Rus halkının emrine vermekti. Bu açıdan Akademi, Petro’nun emirlerini onun ölümünden sonra da aynen uygulanmağa devam ettiği için kuşkusuz dünyanın en başarılı kuruluşlarından biri olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yarbay Mustafa Kemâl orduda kalitenin tavizsiz tutulmasından yanaydı. Osmanlı ordusunda bu eksiği görmüştü:&lt;br /&gt;«&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Makam ve icraat sahibi olanların şahıslara merhamet etmek zayıf kalbliliğinde bulunarak ordunun çöküşüne yardım etmeleri ...&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;»&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhurbaşkanı Mustafa Kemâl, aynı titizliğin üniversitede de gösterilmesinin şart olduğunu anlamıştı:&lt;br /&gt;&lt;ul&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;«&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Kıymetsiz talebenin ilk sene cesareti kırılmalıdır.&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;»&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;/ul&gt;&lt;br /&gt;Kıymetsiz öğrencinin ilk yılda elenmesi yöntemi bugün dünyanın tüm şöhretli araştırma üniversitelerinde uygulanan bir yöntemdir. Örneğin University of Chicago veya Fransız Üniversite sistemi bu yöntemi aynen Atatürk’ün ifade ettiği şekilde uygulamaktadırlar. Hatırlanacağı gibi İstanbul Teknik Üniversitesi’nin kaliteli bir yüksek okul olduğu yıllarda kullanılan baraj sistemi de bunun benzeriydi. Barajın kaldırılması üniversiteyi çökertmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğitim kurumlarında gereken disipline Cumhurbaşkanı Atatürk tekrar tekrar dikkat çekmiştir. Bir örneği 1 Kasım 1925 yılı Meclis açılış nutkundan verebilirim:&lt;br /&gt;«&lt;strong&gt;Bu takdirlerimle beraber, istisna teşkil etse de, haberdar olduğum bir eksiğe ait tavsiyeyi burada söylemeyi gerekli addederim. Yaşamın her çalışma safhasında olduğu gibi özellikle eğitimde disiplin başarının esasıdır.&lt;/strong&gt;»&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk’ün burada yaptığı vurgu öğrenci disipliniyle ilgilidir. Ama, 1932’de Malche raporuna koyduğu ve Darülfünunda yön ve hız eksikliğine vurgu yapan derkenarları, kendisinin aynı kaygıyı üniversite hocaları ve yönetimi için de taşıdığını açıkça göstermektedir.&lt;br /&gt;Yarbay Mustafa Kemâl, komutanların bilgisizlik ve hattâ akılsızlıkları hakkında iki örnek daha verdikten sonra diyor ki: «&lt;strong&gt;ordunun selâmetini vicdânen düşünen nâmus ve ahlâk sahipleri dalkavukluk etmezler. Mükemmel ahlâk sahipleri genellikle barış ve düzen zamanında iltifatlı bakışları üzerlerine çekmekten ziyade, önleyen bir şekilde sözlerini kullanırlar.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sonra ne oldu sizce malûmdur. Denildi ki: ‘&lt;em&gt;Bu yükselen feryâdın mânası yoktur. Bu lüzumsuz bir gayret aşırılığı ve belki deliliktir!&lt;/em&gt;’&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yok ... Yok ... O feryâd delilik değildi. O feryâd bugünkü felâketi vicdan gözü ile ve akıl gözü ile görebilmekten kaynaklanan acıların tepkileriydi. ...&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bir gün işittim ki, vatanım Selânik ve orada anam, babam, kardeşim, bütün akraba ve taalûkatım —mahiyetlerini anlattığım için vatanımdan kovulduğum zevat tarafından- düşmana hibe edilmiştir ...&lt;/strong&gt;»&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu söylenenlerden çıkan ders, eğitimde eleştirinin sürekli olarak bulunmasının ve ciddiye alınmasının büyük önemidir.&lt;br /&gt;Eleştirinin iki doğal çıkarımını anlatır sonra Yarbay Mustafa Kemâl:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir subay, mertçe hasletlere, fedakârca duygulara, iyi bir karaktere sahip olabilir. Ama bunlar subayın kalitesi için yetersizdir:&lt;br /&gt;&lt;ul&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;«&lt;strong&gt;Karakter, ilim ve fen ile sağlamlık kazanmasa bile bir büyüklükler kaynağıdır; ancak her vakit emin ve ideal sonuçlar vermez.&lt;/strong&gt;»&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;/ul&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nedenle, bilgi ve deneyim önemlidir. Bu da, yalnız okulda değil, ömür boyu eğitimle kazanılır.&lt;br /&gt;Yarbay Mustafa Kemâl bu ömür boyu eğitim fikrinin özenle altını çizmektedir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«&lt;strong&gt;Bence, Harbiye mektebinden alınan diplomalar, genç teğmenin bölük komutanı efendisinin eğitimi altına kabul edilebileceğini gösterir.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Genç teğmen, sanatının asıl ruhunu, katıldığı bölüğün bireyleri önünde, bölüğün babası olan yüzbaşısından ve daha büyük amirleri tarafından, iş üzerinde bulunarak öğrenecektir. Önce, komutan olacaktır; bir takıma! ... Ve sonra komutan olmağa hazırlanacaktır; bir bölüğe!... Ve işte böyle öğrenecektir ve sonra öğretecektir&lt;/strong&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Uygulamalı ordu okulu ancak bu şekilde makamının ehli bölük komutanları, makamının ehli tabur, alay vs komutanları yetiştirmek sayesinde milletin evlatları bir sürü gibi değil, şanlı, şerefli insanlar olarak şan ve şerefe sevk ve tevcih olunabilirler.&lt;/strong&gt;»&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk yaşam boyu uygulamalı eğitimin altını bıkıp usanmadan defaatle çizmiştir. Örneğin, 25 Ağustos 1925’te Ankara’da ilk kez toplanan Öğretmenler Birliğindeki konuşmasında bakınız ne diyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«&lt;strong&gt;Arkadaşlar,&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ben millî eğitimimiz ve millî terbiyemiz hakkındaki bakış noktalarımı çeşitli zamanlarda ve çeşitli vesilelerle söyledim. Ama bu bakış noktalarımı birkaç kelimede toplayarak tekrar etmeyi faydasız görmüyorum.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Öğretmenler!&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Erkek ve kız çocuklarımızın, aynı şekilde bütün tahsil derecelerinde tâlim ve terbiyelerinin uygulamalı olması mühimdir. Memleket evladı, her tahsil derecesinde ekonomik yaşamda iş yapabilir, etkili ve başarılı olacak şekilde teçhiz edilmelidir. ...&lt;/strong&gt;»&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buraya kadar Atatürk’ün eğitimin şekli üzerindeki düşüncelerini gördük. Bunu şöyle özetlemiştik:&lt;br /&gt;Eğitim, eğitilenin eğitim sürecine aktif katılımını gerektirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aktif katılım; Uygulamalı eğitim,&lt;br /&gt;&lt;ol&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;Eğitimde eğitilenin de tenkit edebilme hakkının yalnız olması değil, bunun teşvik edilmesi gereği ve,&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;Ancak tüm eğitimin disiplinli bir şekilde yapılarak ehliyetsize, yeteneksize, kendi terimiyle kıymetsize acımadan sistemden elenmesi şartları olarak açılabilir. Ayrıca,&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;Atatürk eğitimin ömür boyu sürmesi ve okuldan sonra iş üzerinde de eğitim yapılmasının şart olduğunu söylemekle kalmıyor, okul eğitiminin ancak iş üzerinde eğitime kabul basamağı olabileceğinin altını çiziyor.&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;/ol&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki bu şekilde sürekli ve disiplinli bir şekilde ömür boyu verilmesi gereken eğitimin içeriği ne olacaktı?&lt;br /&gt;Bunun en açık ve net işareti Kurtuluş Savaşı kazanılır kazanılmaz, daha İstanbul işgal altındayken, oradan kendisini tebrike gelen öğretmenlere Bursa’da Şark Tiyatrosunda 27 Ekim 1922 akşamı verilmiştir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Hanımlar, Beyler, Memleketimizin en lâtif, en mâmur en güzel yerlerini 3,5 sene kirli ayaklarıyla çiğneyen düşmanı mağlup eden zaferin sırrı nerededir, bilir misiniz? Orduların sevk ve idaresinde ilim ve fen düsturlarını rehber ittihaz etmektedir. Milletimizi yetiştirmek için asıl olan, mekteplerimizin, üniversitelerimizin kurulmasında aynı yolu izleyeceğiz. Evet, milletimizin siyasî, toplumsal hayatında, milletimizin fikrî terbiyesinde kılavuzumuz ilim ve fen olacaktır.&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk, ulusun eğitiminde bilimin ve özellikle fen bilimlerinin, önemini vurgulamaktan asla bıkmamıştır. 1924’te Samsun’da gene öğretmenlere aynı vurguyu şu çok bilinen sözleriyle tekrarlamıştır:&lt;br /&gt;&lt;ul&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;«&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Efendiler, dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayat için, muvaffakiyet için, en hakikî mürşit ilimdir, fendir; ilim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, dalâlettir.&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt; »&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;/ul&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak genellikle Atatürk’ün bu sözlerin hemen arkasından söyledikleri pek hatırlanmaz:&lt;br /&gt;«&lt;strong&gt;Yalnız ilmin ve fennin yaşadığımız her dakikadaki safhalarının tekâmülünü idrak etmek ve terakkiyatını zamanında takip etmek şarttır.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bin, iki bin, binlerce sene evvelki ilim ve fen ve lisanın çizdiği düsturları şu kadar bin sene sonra bugün aynen tatbikata çalışmak elbette ilim ve fennin içinde bulunmak değildir.&lt;/strong&gt;»&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1933 yılında Onuncu Yıl Nutku’nun belki de en çarpıcı hedefi «&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Millî kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkaracağız» kelimeleriyle dile gelen hedeftir. Atatürk’ün ulusunun bunu başaracağından şüphesi yoktur, çünkü «Türk milletinin elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir.&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;»&lt;br /&gt;Kısacası Atatürk, uluslararası güncel bilimle de yetinilmemesi gerektiğini, bunun da üzerine çıkılmasının ulusal kültürümüzü de birlikte çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine taşıyacağını düşünüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bağımsız araştırma fakirliği, İstanbul Darülfünun’unda gördüğü en büyük eksiklikti. Bunu Malche raporuna koyduğu derkenarda şöyle ifade etmiştir:&lt;br /&gt;&lt;ul&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;«&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Darülfünunun en büyük zaafı, şahsi mülâhaza ve araştırmaya sevk eder tarzda öğretim yok. Ansiklopedik malûmat veriliyor.&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;»&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;/ul&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk’ün eğitimde özgün araştırmanın temel alınması düşüncesinin altında kişinin bağımsız ve eleştirel düşünebilmesine ve gözlem yapabilmesine verdiği büyük önem yatmaktadır. Bunu Zabit ve Kumandan ile Hasbıhal’de Yarbay Mustafa Kemâl çok güzel anlatır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;«&lt;strong&gt;Talimnâmelerimiz, kanunnâmelerimiz gözden geçirildikçe askerlik san’atının asıl olan kuralları, yasaları ve yöntemleri okunur ve öğrenilir...&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Fakat, bu bilgilerin insanı san’atkâr yaptığına, yapacağına inanmak elbette gaflet olur.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Hattâ, bu usul ve kaidelerin uygulama yönleriyle az çok uğraşmış olmak bir ordunun kurtuluşunu sağlamayabilir.&lt;br /&gt;Herhangi bir birliğin küçük bir manevrasını izleyelim; ve kabul edelim ki bu birliğin en büyük komutanından erine kadar herkes talimatnâmelerde belirtilen ve bildirilen usulleri ve kuralları biliyor; ve bu manevra ilk tatbikatları da değildir.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;.... Hareketi son safhasına kadar iyi idare edilmiş görüyoruz.&lt;/strong&gt;»&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde hüküm verebilecek miyiz ki, bu kıt’a muharebe vazifesini görebilir ve yurda muzafferiyet sağlayabilir?&lt;br /&gt;Bu hükmü vermekte aceleci olmayarak biraz dikkatli hareket etmek gerekir. Çünkü bu kıt’anın savaşta karşılaşacağı haller ve şartlar hep bu gördüğümüz gibi olmayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O halde, ne kadar hâl ile karşılaşmak ihtimali varsa, hepsini tasvir ve tatbik edelim! Çok güzel! Bunu yapmaktan geri durmayalım. Fakat: ‘&lt;em&gt;Harpte öyle ahval dahî vâki olur ki, böyle haller hakkında önceden tavsiyede bile bulunulamaz.&lt;/em&gt;’&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Talimnâmelerimizin bu gibi haller için tavsiyede bulunmasını bir yana bırakalım, esasen içerdikleri kurallar ve düzenler savaşta genellikle karşılaşılan bazı tâbiye hallerini ancak kapsayabilirler.&lt;br /&gt;Halbuki kumandanlar her hâl ve andaki duruma karşı gereken tedbirleri tereddütsüz ve hızla almağa mecburdurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstelik diyor, Yarbay Mustafa Kemâl, «&lt;strong&gt;Fevkalâde ve ansızın ortaya çıkan hallerle ilk temas eden, bir kıt’anın en büyük kumandanı değildir.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Büyük, küçük her birliğin içinde her subay, her astsubay ve hattâ her er, hareketinin ne şekilde olması gerektiğine dair üstünden hiçbir emir ve hiçbir fikir almadığı haller karşısında kalır. İşte bu sebepledir ki, gerek komutanların ve gerek erlerin bizzat düşüncelerini işleterek kendiliklerinden iş görebilecek meziyette yetiştirilmiş olduklarına kanaat edilmeden, bir askerî kıt’anın, bir ordunun güvenilir ve dayanılır bir kuvvet olarak tanınması gaflettir, felâkettir.&lt;/strong&gt;»&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu özellikler ne tür insanlara verilebilir? Yarbay Mustafa Kemâl bunu da detaylı olarak açıklıyor ki bu sözler, tüm sağlıklı bir toplumun aslında nasıl olması gerektiğini, dolayısıyla eğitimin amaçlarını da özetliyor:&lt;br /&gt;&lt;ul&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;«&lt;strong&gt;Bir kuvveti vücuda getiren insanlar genel yaşantıları, fikirleri, hareket serbestlikleri ezilmemiş, gürbüz, neş’eli erlerden ve subaylardan oluşursa böyle bir askeri kıt’ada biraz düşünce işletilerek kendiliğinden iş görme hassası bolca ortaya çıkar.&lt;/strong&gt;»&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;/ul&gt;&lt;br /&gt;Yarbay Mustafa Kemâl inisiyatifin önemi tüm ders kitaplarında vurgulandığı halde, «kendiliğinden hareket ve iş görmenin yayılmasını genellikle faydalı bir şekle sokarak onun belli bir görev halinde tanınması için alınması gereken önlemler hakkında Osmanlı Ordusunda zihin sarf edilmemiş ve bir karara varılmamıştır» demektedir.&lt;br /&gt;Yıllar sonra, 1924’te Cumhurbaşkanı Mustafa Kemâl öğretmenlere uygar esaslar ve hür fikirlerle arttırılıp desteklenmeyen bir ahlâkın olamayacağının bilhassa altını çizmiştir:&lt;br /&gt;&lt;ul&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;«&lt;strong&gt;Bu çok mühimdir. Bilhassa nazarı dikkatinizi celbederim. Tehdit esasına dayanan ahlâk, bir fazilet olmadıktan başka itimada da şâyan değildir.&lt;/strong&gt;»&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;/ul&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sakarya Meydan Savaşından önce Ankara’da toplanan öğretmenlere Meclis Başkanı ve Başkomutan Mustafa Kemâl, Türk Millî Eğitiminin de o veya şu hazır programa göre değil, ulusu ve çevreyi (yani sorunları) tanıyan öğretmenlerin kendi bulacakları özgün bir programla yönlendirilmesi gerektiğini anlatmıştı:&lt;br /&gt;&lt;ul&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;«&lt;strong&gt;İşte biz, bu kongrenizden yalnız, çizilmiş eski yollarda alelâde yürümenin tarzı hakkında fikir değiş tokuşu yapmayı değil, belki sıraladığım şartları içeren yeni bir san’at ve marifet yolu bulup millete göstermek ve o yolda yeni nesli yürütmek için rehber olmak gibi kutsal bir hizmet bekliyoruz.&lt;/strong&gt;»&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;/ul&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizlere buraya kadar sunduğum alıntılar, Atatürk’ün Akademi’den yeni çıkmış bir kurmay subay olduğu dönem ile, üniversite reformunun yapıldığı 1933’e kadar geçen zaman içinde eğitim hakkındaki düşüncelerinin kanımca en temel olanlarını içeren konuşma ve yazılarından alınmıştır. Atatürk eğitim konusunu daha Harbiye’de iken (kendisine verilen eğitimden tatmin olmadığı için) düşünmeye başlamış, ama Libya ve Balkan Harbi felâketleri ona eğitim eksikliğinin ülke için ne korkunç sonuçlar doğurduğunu göstererek bu konuya dikkatle eğilmesine neden olmuştur. Birinci Dünya Savaşı felâketi ve ondan sonra Kurtuluş Savaşını başlatmak için Anadolu’da karşılaştığı ve genellikle Kurtuluş Savaşı tarihlerinde pek de vurgulanmayan büyük güçlükler onu eğitimin ulusun en yaşamsal konusu olduğu fikrine getirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atatürk’ün istediği eğitim, kendi nesline verilenin tam tersi olacaktı:&lt;br /&gt;&lt;ol&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;Eğitim, eğitilenin eğitim sürecine aktif katılımıyla gerçekleşmek zorundadır.&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;Eğitim aktif katılımla birlikte mutlaka her düzeyde uygulamalı olacak, öğrenilenin yaşama uygulanıp uygulanamadığı kontrol edilecektir.&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;Eğitim, mutlaka eğitimin gerektirdiği ve amaçladığı kalitenin sürekli kontrol edilebileceği bir disiplin içinde olacaktır.&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;Eğitim, öğretileni tekrarlama değil, öğretilenden yararlanarak gerçek yaşam durumlarında problem görme ve problem çözme becerisini kazandırmalıdır&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;Yani eğitim özgün gözlem yapabilen ve özgün düşünebilen bireyler yetiştirmelidir.&lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;/ol&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğan CÜCELOĞLU’nun birkaç yıl önce ortaya sürdüğü terimlerle konuşursak, Atatürk «kalıplanmış» değil, «gelişmiş» ve sürekli gelişebilen insanı eğitimin esas amacı olarak görüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkemizde, onun bu görüşleri büyük ölçüde askerî okullarımızda dikkate alınmış ve alınmağa devam etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her düzeydeki sivil okullarımızda da bu görüşleri temel alıp onları gerçekten uygulayabildiğimiz ölçekte gelişmiş, müreffeh, emin bir ülke olacağız - ve onun en önemli arzusunu yerine getirebileceğiz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Efendiler ve Ey Millet,&lt;br /&gt;İyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler dervişler müritler, mensuplar memleketi olamaz.&lt;br /&gt;En doğru, en hakiki tarikat, tarikat-ı medeniyettir.&lt;br /&gt;Medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak, insan olmak için kâfidir.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Mustafa Kemâl Atatürk&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;__________________________________&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;(1) A.M. Celâl Şengör, İstanbul Teknik Üniversitesi&lt;br /&gt;(2) Das Volk in Waffen, 1883&lt;br /&gt;(3) Atatürk bu kitabı ancak 1914 Mayıs’ında okuyabilmiştir&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-5279448947818909279?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/5279448947818909279/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=5279448947818909279&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/5279448947818909279'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/5279448947818909279'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2008/09/egitim-ve-ataturk.html' title='Atatürk ile eğitim üzerine'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-4412961645117173627</id><published>2008-09-13T11:41:00.002-02:00</published><updated>2008-09-13T11:52:55.433-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Adli vaka'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Siyaset'/><title type='text'>SUBYANAKON</title><content type='html'>Milliye Blogda gezerken bir yazı gördüm.&lt;br /&gt;Yolumun üstüne çıktı.&lt;br /&gt;Adı: "FENERGENEKON".(1)&lt;br /&gt;Hemen muhalif oldum.&lt;br /&gt;Yok efendi o isim olmaz dedim! (içimden)&lt;br /&gt;Yahu koymuştum adını. Ne gerek vardı bi de göbek adına! Yazıyı okuyunca tepem attı! İki tane yorum saydırdım arkasından: Birinin adı, "Adı bu: 'SÜBYANAKON!' "; diğeri, "Yol bulmak için araçlar"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazı yazmaktansa yorum yapmak daha bir hoşuma gidiyor. Nasıl olsa konu hazır. Altına iki satır salla! Oh beleş iş. Benim de herkes gibi beleşe alerjim var. Limon gibi sulanırım hemen. Beleş mezar bulsa ölcek derler ya öyle beleşçiyim işte. :))&lt;br /&gt;Birinci yorumum, koyduğum ismin nedenleri üzerine:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Adı bu: "SÜBYANAKON!"&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bulmadım!&lt;br /&gt;Taa, ilk duyduğumdan beri söylüyorum.&lt;br /&gt;Neden "sübyan", Neden "kon" dersen?&lt;br /&gt;Diyeyim birer birer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü; bu İslam papazlarının, bu sefer ki taciz adresleri, muhtacın, acizin, işgöremezin ve eli işe ermeyenin hakkı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani annenin sütüne, sofranın ekmeğine, çocuğun mamasına, önlüğüne göz koymuşlar. Göz koymakla kalmamışlar bir de el koymuşlar. (Allah da onlara el koysun!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani anlayacağın yumulup mideye indirdikleri öyle birinin hakkı ki! Ama Allahım!! "Dokunanın gazını keser, ocağını taş eder." Cehenneme odun olmak garanti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle bir hakka el sürmüşler ki ne soyu ne sopu kurutmadan bırakmazmış. Yılan kemiği olurmuş bu hak, sahibinin kursağına girmeyince. Taş olurmuş, midelere otururmuş. Takipçisiymiş bizzat kendisi! Ben demiyorum bunları bilin bakalım kim diyor? Gazını keser, diye!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani anlayacağın sübyanın hakkı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de "kon" dedik ya, konacak bir şey bırakmadım ki yaza yaza kaldı iki harflik hakkım. Ona da selam kondurayım da laf bitsin bari! (1000 harflik yorum alanı doldu!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci yorumum, yol bulmanın, ve yolunu bulmanın iki aracı üzerine:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;YOL BULMAK İÇİN ARAÇLAR: AMPUL, FENER, ...&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Ahireti düşünerek dünya malı toplamaya meyilli bir dinin mensupları bunlar. Müslümanlıkları lafta ve seyirlik. Gönüllerinde para ve mal var bunların.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şekline temah ediyorlar ve yedikçe yiyesi geliyor. Oburluktan kimin neyi var çörekleniyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devletin ormanına, yetimin elindeki ekmeğe. Fakirin sadakasına yamanıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu İslam papazları, habire fenere, ampul sarılıp yollarını bulmaya çalışıyorlar ya!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte o sırada karanlıkta neye çarptıklarını bilemeden bodoslama gidiyorlar. bir bakıyorsun ampul kırılmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Koş bakkal amcaya ampul al bitane!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra böyle önlerine bir taş çıkıyor, tökezliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşmeyelim diye çevrede ne bulurlarsa avuçluyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah düşürmesin, öyle büyük şey gerekmez düşmeye, mevla bir fındık tanesine takıl der, bir bakmışsın yerdesin, burnun öpmüş secdeyi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu fener papazları bu sefer önlerini hiçten görmeden yürümüşler. Düşmeyelim derken, tuttular Alamanın .....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anladınız işte, dalgayı siz!&lt;br /&gt;Artık selamlaşma vaktide geldi bitiyor yorumun son harfleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YORUMLARIN ARDINDAN BURAYA DA BİŞEY İLİŞTİREYİM:&lt;br /&gt;(Kendi yazıma da yorum yapasım geldi!)&lt;br /&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;"Yol bulacam diye, gecenin zifirinde ne ararsın! Işık diye almışsın, elindeki fenere bakarsın. Bırak güneşi bekle gün yüzüyle yap işini rahatlarsın. Gecenin karanlığını ararsın yoksa bişey mi saklarsın? Sanki bir hayır yaparsın da saklarsın? Elinden geleni yap. Bu kayanın dibi derindir, boşuna zorlarsın. Nafile işle uğraşır ömrü boşa harcarsın."&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;Yorumun dibi görünmüyor.&lt;br /&gt;Yordukça yorulmuyor(2).&lt;br /&gt;Yordum yeni bir yorum:&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;"Garibin hakkına sürersen kirli elini,&lt;br /&gt;Hak beklemez, şikayeti, duayı, amini.&lt;br /&gt;Kul, adalet, dilemeden sussa da zannedip felekten,&lt;br /&gt;bir bakarsın gitmiş eller billekten."&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;:))&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Murat Sevgi&lt;br /&gt;13 Eylül 2008 &lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;_____________________&lt;br /&gt;(1) Sadi ÖZBAY, &lt;a href="http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=131285"&gt;http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=131285&lt;/a&gt;, 10 EYLÜL 2008&lt;br /&gt;(2) _____, &lt;a href="http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=131660"&gt;http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=131660&lt;/a&gt;, 13 EYLÜL 2008&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-4412961645117173627?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/4412961645117173627/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=4412961645117173627&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/4412961645117173627'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/4412961645117173627'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2008/09/subyanakon.html' title='SUBYANAKON'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-967551568020049980</id><published>2008-09-12T19:00:00.002-02:00</published><updated>2008-09-12T19:13:30.264-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sağlık'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bilim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Biyoloji'/><title type='text'>Yıl 1959, Belçika Kongosu!</title><content type='html'>&lt;strong&gt;12 Eylül tarihli &lt;em&gt;The Guardian&lt;/em&gt; gazetesinin kapak haberi.(1)  Gazetenin bilim yazarı John Vidal ve James Meektarafından kaleme alınan makaleyi(2) Kağan Güner çevirdi..&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img height="300" alt="AIDS HIV ve Afrika" src="http://www.internationalaid.org/images/initiatives/lab_in_a_suitcase_need.jpg" width="400" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm Afrika’da değişim rüzgarları esiyor. Afrika ülkeleri Avrupa’nın sömürge devletlerinden koparak tek tek bağımsızlıklarını kazanıyorlar. Stanleyville’de (şimdiki Kisangani Kongo) Belçika Kongo’sunun başkentinde kendi kaderini tayin hakkı için ayaklanmalar sürüyor. Tüm ülke kaosun içinde. Burada, ekvatorun tam üzerinde yapılan deneyler ve alınan kararlar, dünyanın en az bilinen bu ülkesinde yapılanlar, yıllar sonra dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca insanın yaşamına maloldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img style="WIDTH: 602px; HEIGHT: 300px" height="300" alt="AIDS HIV ve Afrika" src="http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/6/68/People_living_with_HIV_AIDS_world_map.PNG/800px-People_living_with_HIV_AIDS_world_map.PNG" width="400" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;50’li yıllarda ABD ve Avrupa’da çocuk felci salgını..&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bu yıllar, Avrupa ve Amerika’nın korkulu salgını, polio (çocuk felci) ile uğraştığı yıllar. Polio virüsü yaygın bir virüs olup, genellikle orta şiddette bir nezlenin semptomlarına neden olur. Fakat bazen de omuriliğe sıçrayıp felce yolaçar. Savaş sonrası Batı’nın hijyenik olmayan günlük yaşam koşullarında, çocuk felci bebekler ve çocuklar arasında hızla yayıldı. Salgın ABD ve İngiltere’de onbinlerce çocuğu felç bıraktı. Aşı olmak için yada ayaklarına metal destek taktırmak için kuyruklarda bekleyen binlerce çocuğun görüntüsü bugünkü AIDS kurbanlarının fotoğraflarından farklı değildi. ABD Devlet Başkanı Roosveelt ne yapacağını bilemez durumdaydı. İnsanlar evlerinin camlarını açmıyorlar, yüzme havuzlarına gitmiyorlardı. Salgın korkusu tüm toplumu sarmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img style="WIDTH: 596px; HEIGHT: 300px" height="300" alt="AIDS HIV ve Afrika" src="http://www.apin.harvard.edu/images/timeline/12-3-2001-l.jpg" width="400" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Aşı Bulma Çabaları...&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Viroloji ve immünoloji hızla ilerlemekle beraber, bilimsel araştırmalar arzu edilen seviyede değildi ve global çapta, daha etkili ve ucuz bir çocuk felci aşısının bulunması için bilim grupları, ilaç endüstrisi tarafından ticari amaçlarla birbirleriyle yarıştırılıyorlardı. Çocuk felci için iki aşı türü üzerinde çalışılıyordu. Bunlardan biri IPV-inactived polio vaccine, iğneyle tatbik edilmekteydi; diğeri ise OPV-oral polio vaccine, ağızdan tatbik edilmekteydi. Bu bilim gruplarından birinin başında Polonya doğumlu Amerika’lı bir virolog Dr.Hilary Koprowsky bulunmaktaydı. 1956 yılında Kinshasa’dan 5 mil uzaklıktaki bir ormanın derinliklerinde kamp kurmuştu. Koprowsky insanlara "chat" adını verdiği yeni bir aşı üzerinde çalıştığını, sonuç aşamasına geldiğini ve Batı’da lisans almadan önce binlerce Afrika’lı üzerinde aşının denendiğini söylüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img style="WIDTH: 605px; HEIGHT: 300px" height="300" alt="AIDS HIV ve Afrika" src="http://www.apin.harvard.edu/images/timeline/8-4-2001-l.jpg" width="400" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Milyonlarca Afrika’lı kobay olarak kullanıldı...&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;1950 lerin son yıllarında Lindi Kampı’ndaki deneyler bugün bile gizliliğini koruyor. Bugün, tam 40 yıl sonra Koprowsky’nin Amerika’lı ve Belçika’lılardan oluşan grubunun çalşmaları hakkında ancak kabataslak denebilecek bilgiler açıklanabildi. İlaç firmalarının ve bu bilim grubunun tüm kayıtları yok edildi. Bugün bildiğimiz, Koprowsky ve ekibinin Lindi Kampı’na çok sayıda şempanze getirildiği. Beyaz doktorlar, aşının güvenlik testlerini şempanzelerin omuriliklerinde denediler. Binlerce şempanzenin omuriliğine "chat" aşısı tatbik edildi. Lindi Kampı’ndaki bilim insanları aynı zaman içinde gizlice -fakat gayet yasal bir şekilde- bir deney daha yapıyorlardı. Aşının üretimini maymunların hücrelerinde değil, böbreklerinde gerçekleştiriyorlardı. Aşı üretiminde doku kültürü uygulandı. Yani Chat aşısı tatbik edilmiş böbrekleri, Avrupa’ya, ABD’ye ve Afrika’daki diğer laboratuarlara gönderildi. Bunların içinde bazı şempanzelerin doğal olarak taşıdığı AIDS virüslü böbreklerde vardı. Ve bu AIDS’li aşılar 1957 ve 1960 yılları arasında, Fransızca konuşan Orta Afrika’da milyonlarca çocuğun üzerinde kitlesel bir şekilde denendi. Kısaca bugüne kadar 35 milyon insanın ölümüne neden olan AIDS Lindi Kamp’ındaki Batılı doktorların deneyleri yüzünden mi dünya ya yayıldı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu anda yaşlanmış olan Lindi Kampı bilim insanlarından Koprowsky, Paul Osterrieth ve Stanley Plotkin "hayır" diyorlar ve Chat Program’ında şempanze böbreklerinin kesinlikle kullanılmadığını belirtiyorlar. Bugün Lindi Kampı’ndan geriye hemen hemen hiç bir şey kalmamış gibi. Tüm kampı otlar sarmış durumda, bir evin yıkık duvarları ve parmaklıklar kalmış geriye. Burada köylüler bugün patates yetiştiriyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ed Hooper’in Araştırması...&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;"Kesinlikle eminim. İşte burada bu kampta başladı AIDS" diyor Ed Hooper. Hooper, Britanya’lı gazeteci ve araştımacı. Hayatının son 9 yılını kendi cebinden 100 bin Sterlin harcayarak AIDS salgınının nedenini bulmak için harcamış birisi. Şu anda 40’lı yaşlarının sonunda olan Hooper, geçmişte Afrika’nın değişik ülkelerinde Birleşik Milletler yiyecek yardımı programlarında görev almış ve BBC ile The Guardian gazetesinde çalışmış. Afrika’daki AIDS’li hastaları ilk ziyaret eden ve Uganda hapishanelerinde yatmış bir gazeteci-araştırmacı. AIDS konusundaki tüm teorileri araştırmış, incelemiş, 600’den fazla görüşme yapmış, kütüphane ve arşivlerdeki bütün kaynakları tarayarak, AIDS’in ilk yayıldığı bölgeyi tespit etmiş. Araştırmaları kendisini çocuk felci araştırmalarına ve deneylerine getirmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daima şüpheci oldum. Elde ettiğim tek tek küçük verileri, emin olmadıkça bir kenara bıraktım. Herkesle görüştüm, Koprowsky ile iki defa. Kendisine 45 soruluk bir rapor gönderdim. Fakat asla yanıt vermedi. Anılarında çarpıklıklar var. Koprowsky’nin yaptıklarına karşı hipotezimi oluştururken, çok açık konuştum. Bir kez daha soruyorum: Koprowsky kategorik olarak Afrika, Belçika veya kendi laboratuarlarında üretilen çocuk felci aşılarının hiçbirinin şempanze böbreklerinde geliştirilmediğine dair nasıl bir teminat verebilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Thr River adıyla, geçtiğimiz yıl basılan Hooper’in kitabı, epik bir tıp dedektifliği kitabı niteliğini taşıyor. Bugüne kadar kabul edilmiş olan AIDS’in doğal transfer yoluyla insanlara geçtiği (şempanzenin öldürülerek yenmesi veya sahibini tırmalaması gibi) teorisine karşı çıkıyor. Bulguları, yanlış ya da doğru, "&lt;em&gt;büyük bilimin&lt;/em&gt;" temellerine köklü etik ve felsefi sorular yöneltiyor. Ve bu sorularla da, Batı’nın Afrika’yı nasıl bie deney laboratuarına dönüştürdüğü gözler önüne seriliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hooper araştırmalarında hiçbir zaman bir bilim insanı kimliğine girmediğini de sözlerine ekliyor. Birçok bilim insanının rehberliğine ve önerilerine başvurduğunu ve özellikle de Oxford Üniversitesi’nden evrimci biyolog Bill Hamilton’un (İngiliz biliminin yıldızı ve sosyobiyolojinin babası olarak bilinir) rehberliğinden çok faydalandığını belirtiyor. Hamilton, Hooper’ın araştırmasına büyük destek veriyor ve Hooper ile birlikte Kinshasa’ya ve İsveç’e gidiyor. Fakat geçen yıl bir araştırma gezisinden sonra malaryaya yakalanıp ölüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"&lt;em&gt;Yıllarca haftada üç kez görüştük&lt;/em&gt;" diyor Hooper. Etkileyici bir kişilikti. 20. Yüzyılın en büyük düşünürleri tarafından yetiştirilmişti. Hooper parasızlıktan çalışmalarına devam edemeyecek duruma geldiğinde, Hamilton kendisine 2 bin Sterlin borç vermişti. Hooper bu borcu daha sonra ödedi. Fakat Hamilton’un ölümünden sonra fark etti ki, borcunu ödemek için yazdığı çeki Hamilton bozdurmamıştı. Hamilton The River kitabının önsözünde Hooper için şunları yazıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;ul&gt;&lt;br /&gt;&lt;li&gt;"&lt;em&gt;Hooper büyük bilimin korkması gereken bir araştırmacı. Bilimin birçok dalında kendi kendisini yetiştirmiş bir kişilik. Neredeyse bir virolog, bir genetikçi, bir evrimci... Dünyanın Hooper gibi araştırmacılara ihtiyacı var. Bu araştırmacılar gerçeğe, araştırma komisyonlarından daha çabuk ulaşırlar.&lt;/em&gt;" &lt;/li&gt;&lt;br /&gt;&lt;/ul&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bilimler Akademisi’ne sunulan belgeler...&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Hamilton’un desteği olmaksızın Royal Society’de Mayıs ayı için planlanan konferans düne (11 Eylül) kadar ertelendi. Yaşasaydı Hooper ile gurur duyardı. Hooper 25 dakikalık bir konuşma yaptı. Dünyanın önde gelen en büyük bilim enstitülerinden biri olan Royal Society’de aralarında Plotkin ve Koprowsky’ninde bulunduğu geniş bir bilim insanı kitlesine hipotezini sundu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün verdiği konferansında son iki aydır, Orta Afrika’ya giderek, şempanzelerin böbreklerinin çıkrıldığına dair şahit ifadeleri topladığını açıkladı. Şempanzelerin bazılarının öldürülerek iki böbrekleri birden alınmış, bazılarının ise tek böbrekleinin alınarak dikilmiş olduklarını söyledi. Böbreklerin korunduğu buzdolabını bulduğunu da belirten Hooper, Enstitü’ye böbreklerin ABD’ye yollandığına dair belgeleri de sundu. Ardından Belçika’ya yollandığına dair de belgeleri sundu ve ilk defa o tarihlerde Afrika’ya bir aşı üretim merkezinin kurulduğunun belgelerini de verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Tartışmalar, Saldırılar...&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Konferanstan önce geçen hafta Somerset’deki çiftlik evinde görüştüğümde şöyle dedi: "&lt;em&gt;Daha önce AIDS’in Lindi Kampı’nda başladığına dair yüzde 98 inancım vardı. Şimdiyse yüzde 100 inanıyorum. Kamp şempanzelerin böbreklerini çıkarmak için kullanıldı. Koprowsky ve ekibi bugüne kadar böbrekleri kullanmadıklarını iddia ettiler; fakat eminim ki böbrekler düzenli olarak çıkarılarak Koprowsky’nin işbirlikçilerine gönderildi.&lt;/em&gt;" Konferansın ardından Koprowsky ve Plotkin karşı saldırıya geçtiler. Plotkin şempanze maymunlarını kullanmadıklarını bir kez daha iddia ettiler. Koprowsky Hooper’in iddiasını "&lt;em&gt;sorumsuz bir illuzyon&lt;/em&gt;" olarak değerlendirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ardından Koprowsky’nin çalıştığı ABD’deki Wistar enstitüsü, 1950 lerden ellerinde kalan bir Chat aşısının incelendiğini ve AIDS virüsü içermediğini açıkladı. Hooper ise ise yanıtında oldukça soğukkanlıydı ve dedi ki: "&lt;em&gt;Ben hiç bir zaman tüm aşıların AIDS virüsü barındırdığını iddia etmedim.&lt;/em&gt;" The River kitabının basılamsındanberi Hoopr birçok saldırıya maruz kaldı. Cornell Üniversitesin’den Mikrobiyoloji ve İmmünoloji profesörü John Moore, Hooper için "&lt;em&gt;Hamilton’un para verip teori yazdırdığı adam&lt;/em&gt;" tanımlamasını bile kullandı. Hooper kendisine yönelen saldırıları şöyle yanıtlıyor: "&lt;em&gt;Bana toplum nezdinde bilimin değerini düşürdüğümü ve insanların çocuklarına aşı yaptırmak istemeyebileceklerini söylediler. Tam bir saçmalık bu. Ben 40 yıl öncesinden sözediyorum. Bugün insanların ajandaları çok farklı...&lt;/em&gt;"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edinburg Üniversitesi Viroloji Bölümü’nün eski başkanı ve Doğu Afrika Veterinerlik Enstitüsü Araştırma Organizasyonu Başkanı Gordon Scott ise Hooper’a destek verenlerden. Konferans sonrası yaptığı basın açıklaması ile şunları söyledi Scott: "&lt;em&gt;1950’li yıllardaki naif davranışımız bugünkü sonuçlara neden olmuştur... Maymun böbreklerinin serum ve aşı üretiminde kullanılmadığını iddia edenler, bugün yapacakları bir tazminat ödemesinden ve itibarlarını kaybetmekten korkuyorlar. Tropik Veterinerlik Tıp Merkez’inde çelışan ben ve meslekdaşlarım hipotezlerinizi paylaşıyor ve size istediğiniz an destek vermeye hazır olduğumuzu bildiriyoruz.&lt;/em&gt;"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;"1950’lerden çok Farklı Yaşamıyoruz"&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Hooper bunalmış durumda, fakat iyimser gözüküyor. Şu anda detaylarını açıklamıyor. Kongo’da 1950’lerin sonunda aşı verilmiş ve halen hayatta olan birisinin kanında HIV virüsü bulundu, fakat bu virüs gelişmemiş. Bu kişi kan testlerini yaptırmayı kabul etmiş ama test sonuçlarının alınması zaman alacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"&lt;em&gt;Bu kişiler, Yani Chat aşısını almış fakat AIDS’in vücutlarında gelişmediği kişiler, AIDS aşısı için bir ipucu verebilirler. Eğer içinde bulunduğumuz durumu ısrarla görmezden gelmeye devam edersek, zincirleme bir reaksiyonla sonumuzu hazırlıyacağız. Kamuoyunda doku nakline karşı muazzam bir tepki gelişmeye başladı. Keşfedilmemiş virüslerin hayvanlardan insanlara geçebileceği konuşuluyor. BSE’yi (Deli Dana) yıllar sonra keşfedebildik. 1950’lerden çok farklı yaşamıyoruz.&lt;/em&gt;"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;_____________________&lt;br /&gt;(1) Yıl: 2000&lt;br /&gt;(2) "Aids nerede başladı", (AIDS Incubation Site Said To Be Discovered; 'This Is Where Aids Started),&lt;br /&gt;http://www.aegis.com/news/dmg/2000/MG000912.html&lt;br /&gt;(Sitede 15 eylül olarak aktarılmış, ama esas gazetede 12 tarihli haber olarak verildi.)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-967551568020049980?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/967551568020049980/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=967551568020049980&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/967551568020049980'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/967551568020049980'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2008/09/belcika-kongosu.html' title='Yıl 1959, Belçika Kongosu!'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-9213123803099081629</id><published>2008-09-12T10:34:00.002-02:00</published><updated>2008-09-12T10:38:43.160-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='CERN'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bilişim'/><title type='text'>CERN ve LINUX</title><content type='html'>&lt;strong&gt;İnsanlık tarihinin en güçlü fizik projesi olan 10 milyar $'lık Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nın (Large Hadron Collider - LHC) bilişim sektörü açısından ilginç bir yönü var. Projenin yürütüldüğü İsviçre'deki merkez olan CERN, LHC projesinde CernVM olarak adlandırılan özel bir Linux dağıtımı kullanıyor.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img src="http://farm3.static.flickr.com/2226/1773099978_27e118c677.jpg" width="500" height="400" alt="CERN Computer Center" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlık tarihinin en güçlü fizik projesi olan 10 milyar $'lık Büyük Hadron Çarpıştırıcısı (Large Hadron Collider - LHC), yaklaşık 27 km'lik daireyi tamamlayan ilk ışık hızındaki ışını dün sabah gönderdi. Dünya'daki tüm astrofizikçilerin yarısının yer aldığı ve 20 yılda inşa edilen bu deneyin bilişim sektörünü ilgilendiren yönü, projenin temel bileşenlerinden birisinin Linux olması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Projenin yürütüldüğü İsviçre'deki merkez olan CERN, LHC projesinde CernVM olarak adlandırılan özel bir Linux dağıtımı kullanıyor. VMware'ye göre, CernVM, PCve Mac'ların bir grid şeklinde yer aldığı VMware sanal makinalarında çalıştırılıyor ve 40.000 CPU ile 15 petabyte/yıl veri işliyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CERN zaten Linux'a yabancı değil. Red Hat Kurumsal Linux'un bir farklı versiyonu olan Bilimsel Linux dağıtımının en büyük destekçileri arasındalar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CERN'den bir uzman, LHC grid sistemindeki bilgisayarların konfigürasyonları için http://lcg.web.cern.ch/LCG/ adresini öneriyor. Bunun da doğrudan donanım üzerinde çalışan Scientific (bilimsel) Linux dağıtımı ile çalıştığını ve Bu gridin dünya çapında 100.000 üzerinde CPU'da 15 PB verinin alınması ve dağıtılması için kullanıldığını belirtiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bazılarına göre&lt;/strong&gt; LHC, dünyayı yoketmeye yetecek kadar güçlü olabilecek bir proje. Karadelik ya da bu deliğe bir tünel açabilecek durumda.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-9213123803099081629?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/9213123803099081629/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=9213123803099081629&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/9213123803099081629'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/9213123803099081629'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2008/09/cern-ve-linux.html' title='CERN ve LINUX'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://farm3.static.flickr.com/2226/1773099978_27e118c677_t.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-5124343813315039697</id><published>2008-09-12T10:13:00.000-02:00</published><updated>2008-09-12T10:17:51.322-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='CERN'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kozmoz'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fizik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Astronomi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Uzay'/><title type='text'>karanlik madde?</title><content type='html'>Kozmologlar evrenin yoğunluğunu, genişlemeyi durdurmak için gerekli olan yoğunluğun bir kesri olarak ifade etmeye karar verdiler. Bu kesre omega adını verdiler. Böylece eğer omega 1’e eşitse, genişlemeyi durdurmak için bu yeterli olacaktır. Maalesef, gerçek oranın 0,01 veya 0,02 civarlarında olduğu gözlemlendi. Gerekli olan maddenin yaklaşık olarak %99’u nasıl olduysa “kaybolmuştu”. Bu bilmeceyi nasıl çözmeli? Çok basit. Mademki teori, maddenin oracıkta olmasını gerektiriyor, omega değeri keyfi bir biçimde 1’e yakın tutulur ve sonra kayıp madde için çılgın bir araştırmaya girişilir. Büyük patlamanın karşılaştığı ilk sorun galaksilerin kökenleriydi. Son derece düzgün bir fon ışıması nasıl olur da böyle “topak topak” düzensiz bir evreni ortaya çıkarabilirdi? Radyasyondaki sözde “dalgalanmaların” (anizotropiler), madde yığınlarının oluşumunun bir yansıması olduğu, ilk galaksilerin de bu yığınların etrafında birleştikleri varsayıldı. Ancak, durumun gösterdiğinden daha fazla madde ve dolayısıyla daha fazla kütleçekim varolmadıkça, gözlemlenen düzensizlikler galaksilerin oluşumundan sorumlu tutulamayacak kadar küçüktü. Kesin söylemek gerekirse, olması gereken madde miktarının %99’u ortalarda görünmüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Soğuk karanlık madde” fikrinin işe karıştığı yer burasıdır. Şimdiye kadar hiç kimsenin bu şeyi görmediğini anlamak önemlidir. Bunun varlığı, teorideki utanç verici bir deliği tıkamak için, sadece on yıldan biraz daha uzun bir zaman önce ileri sürüldü. Evrenin sadece %1 veya 2’si gerçekten görülebildiğinden dolayı, geri kalan %99 veya daha fazlasının, hiçbir şekilde radyasyon yaymayan, karanlık ve soğuk bir görünmez maddeden ibaret olduğu varsayıldı. Böyle garip tanecikler, yapılan on yıllık bir araştırmadan sonra, gözlenmemiş olmaya devam ediyorlar. Ancak yine de bunların teoride merkezi bir yeri vardır, çünkü teori onların varlığını gerektirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok şükür, gözlemlenebilir evrendeki madde miktarını oldukça doğru bir şekilde hesaplamak mümkündür. Bu, her on metreküp uzay için aşağı yukarı bir atomdur. Bu, büyük patlama teorisinin gerektirdiğinden yüz kat daha az bir miktardır. Fakat gazetecilerin söylemekten hoşlandığı gibi, gerçeklerin iyi bir hikâyeyi bozmasına izin vermeyin! Eğer evrende teoriyle bağdaşacak kadar madde yoksa, o zaman oralarda bir yerde göremediğimiz müthiş miktarda madde olmalıdır. Brent Tully’nin ifade ettiği gibi, “ne zaman yeni bir gözlem yapılsa yeni bir teorinin ortaya çıktığını görmek rahatsız edicidir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu aşamada büyük patlamanın savunucuları, parçacık fizikçileri şahsında Yedinci Süvari Birliğinden yardım istemeye karar verdiler. Yerine getirmek üzere çağrıldıkları görev John Wayne’in bütün kahramanlıklarını tamamen gölgede bırakır. Onun yapması gereken şey, taş çatlasın, Kızılderililer tarafından kaçırılan talihsiz kadın ve çocukları bulmaktı. Fakat kozmologlar “iç uzay”ın esrarlarını araştırmakla meşgul olan meslektaşlarını yardıma çağırdıklarında, istekleri biraz daha hırslıydı. Onlardan, evrenin düşüncesizce “ortadan kaybolan” % 99’unu veya daha fazlasını bulmalarını istediler. Bu kayıp maddeyi bulamadıkları sürece denklemleri tutmayacak ve evrenin başlangıcı hakkındaki standart teorinin başı belâya girecekti!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük Patlama Asla Olmadı adlı kitabında Eric Lerner, sonuçları bilimsel dergilerde yayınlanmış olan ve karanlık madde fikrini tamamen reddeden bir dizi gözlemin hepsini ayrıntılarıyla açıklar. Tüm kanıtlar açıkça ortada olmasına rağmen büyük patlama taraftarları hâlâ, Galileo’nun teorilerinin doğruluğunu test etmek için teleskopla bakmayı reddeden bilgiç profesörler gibi davranmaya devam ediyorlar. Karanlık madde varolmalıdır, çünkü bizim teorimiz bunu gerektirir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Lerner şöyle diyor:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bilimsel bir teorinin testi, öngörülerin ve gözlemlerin birbirleriyle uyuşmasıdır ve büyük patlama teorisi bu sınavı geçememiştir. Evrende 20 milyar yıldan daha yaşlı ve 150 milyon ışık yılından daha uzak hiçbir nesnenin olamayacağı öngörüsünde bulunur. Fakat böyle nesneler vardır. Böylesine büyük ölçekteki evrenin, düzgün ve homojen olması gerektiğini söyler. Fakat evren böyle değildir. Teori, etrafımızda gördüğümüz galaksilerin mikrodalga fonda açıkça görülen ufacık dalgalanmalardan meydana gelmesi için, görünen maddeden yüz kat daha fazla karanlık maddenin olması gerektiğini söyler. Karanlık maddenin varlığına dair hiç bir kanıt yoktur. Ve eğer karanlık madde yoksa, teori hiçbir galaksinin oluşamayacağını söyler. Ama yine de galaksiler oracıktadırlar, tüm gökyüzüne yayılmışlardır. Ve bizler de onlardan birinde yaşıyoruz.*&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;br /&gt;Alan Guth büyük patlamaya yapılan itirazlardan bazılarını bertaraf etmekte başarılı oldu, fakat teorinin şu ana kadar görülen en hayali ve keyfi versiyonunu ileri sürerek... “Karanlık madde”nin ne olduğunu söylemedi, fakat sadece kozmologlara onun teorik gerekçesini sağladı. Gerçek önemi, kozmoloji ve parçacık fiziği arasında o zamandan beri süregelen bağlantıyı kurmasıydı. Sorun, teorik fiziğin genel eğiliminin, tıpkı kozmolojideki gibi, ileri sürdüğü teorilerin doğruluğunu kanıtlamak için, pratikte test edilebilecek çok az öngörüde bulunarak, giderek artan ölçüde a priori matematiksel kabullere başvurmakta oluşudur. Ortaya çıkan teoriler daha da keyfi ve hayali bir niteliğe sahiptir, ve genellikle bilim-kurgudan başka hiçbir şeyle ortak yanları yokmuş gibi görünür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslına bakarsanız, kozmolojinin yardımına koşan parçacık fizikçilerinin kendilerine ait bolca sorunları vardı. Alan Guth ve diğerleri, doğada küçük ölçekte işleyen üç temel kuvveti –elektromanyetizma, zayıf etkileşim kuvveti (radyoaktif bozunmaya sebep olur) ve güçlü etkileşim kuvveti (çekirdeği bir arada tutar ve nükleer enerjinin serbest bırakılmasından sorumludur)– birleştirecek, Büyük Birleşik Teoriyi (BBT) keşfetmeye çalışıyorlardı. Yüz yıl önce, elektriğin ve manyetizmanın bir ve aynı kuvvet olduğunu kanıtlayan Maxwell’in başarısını tekrarlamayı umuyorlardı. Parçacık fizikçileri de, içine düştükleri zorlukların cevabını göklerde bulma umuduyla, kozmologlarla bir ittifaka girmeyi çok istiyorlardı. Gerçekte bütün yaklaşımları aynıydı. Gözleme yok denecek kadar az başvurarak, kendilerini bir dizi matematiksel modele ve genellikle saf spekülasyondan yalnızca bir adım ötedeki bütünüyle keyfi kabullere dayandırdılar. Her biri diğerinden daha inanılmaz olan teoriler bol miktarda ve hızlı bir biçimde ortaya çıkmıştı. “Şişme” teorisi bunların hepsinin bir karışımıdır.&lt;br /&gt; __________________&lt;br /&gt; * E. J. Lerner, The Big Bang Never Happened, s.39-40.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-5124343813315039697?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/5124343813315039697/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=5124343813315039697&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/5124343813315039697'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/5124343813315039697'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2008/09/karanlik-madde_12.html' title='karanlik madde?'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-4341319544018547245</id><published>2008-09-11T23:00:00.001-02:00</published><updated>2008-09-11T23:15:38.791-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='CERN'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kozmoz'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fizik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Astronomi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Uzay'/><title type='text'>Bos Bir Soyutlama</title><content type='html'>Tüm bu mistik fikirler, zamanı gözlemciye bağlı kılan (“gözlemciye göre”) öznel zaman yorumundan kaynaklanır. Ama zaman nesnel bir olgudur, yani gözlemciden bağımsızdır. Talihsiz bir astronotu senaryoya katma ihtiyacı bilimsel bir gereklilikten doğmuyor, tersine “görelilik teorisi” bayrağı altında saklanan belli bir felsefi bakış açısının ürünüdür bu. Görüyorsunuz işte, zamanın “gerçek” olması için, onu kendi bakış açısıyla yorumlayabilecek bir gözlemciye ihtiyaç vardır. Tahminen, eğer bir gözlemci olmasaydı, zaman da olmazdı! En saçmasından bir muhakemeyle, bu gözlemcinin kara deliğin zararlı etkilerine karşı, keyfi bir hipotez tarafından, ne idüğü belirsiz bir “zayıf kozmik sansür” tarafından korunduğu söylenir. Ne var ki, deliğin içinde zaman diye bir şey yoktur. Yani deliğin dışında zaman vardır ama bir adım ötede yoktur. Bu iki durum arasındaki sınırda, karşımızda gizemli olay ufku çıkar, onun da ne olduğu belli değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En azından, öyle görünüyor ki, olay ufkunun ötesinde neler olup bittiğini anlamaya dönük tüm beklentilerimizi bir tarafa bırakmak zorundayız, çünkü Hawking’e göre, orası “dış dünyanın bakışlarından yeterince gizlenmiştir.” Karşımızda duran şey Kantçı kendinde-şeyin 20. yüzyıldaki eşdeğeridir. Ve kendinde-şey gibi, bunun da anlaşılmasının hiç de o kadar zor olmadığı ortaya çıkar. Karşımızda duran şey matematik modellerden beslenen ve gerçek sanılan, zaman ve uzaya ilişkin mistik bir idealist bakış açısıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman ve uzay, maddenin en temel nitelikleridirler. Daha doğrusu maddenin varoluş tarzıdırlar. Kant, eğer maddenin tüm fiziksel niteliklerini bir tarafa bırakacak olursak, elimizde kalanın zaman ve uzay olacağına işaret etmişti. Ama bu gerçekte boş bir soyutlamadır. Zaman ve uzayın, maddenin fiziksel niteliklerinden ayrı olarak varolmaya devam edebilmesi, insanın elma ya da portakal değil de genel olarak “meyve” yiyebilmesinden ya da genel olarak kadın türüyle sevişmesinden daha mümkün değildir. En küçük bir doğruluğu bile bulunmadığı halde Marx’a karşı, onun, Tarihi insanların bilinçli katılımı olmaksızın gerçekleşen bir şey olarak, Ekonomik Güçlerin ya da bir başka şeyin bir sonucu olarak kavradığı şeklinde suçlamalar yöneltilmişti. Gerçekte Marx çok açık bir şekilde ortaya koyar ki, Tarih hiçbir şey yapamaz ve insanlar bütünüyle kendi “özgür iradelerine” göre olmasa da kendi tarihlerini kendileri yaparlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hawking, Penrose ve diğerleri, özellikle, hatalı bir şekilde Marx’a atfedilen bu yanlışı yapmaktan suçludurlar. Kendisine bir yaşam ve bir irade bahşedilen ve böylece somutlaşan boş bir Tarih soyutlaması yerine, karşımıza diktikleri şey, doğan ve ölen ve genellikle her türlü numarayı çeken bağımsız bir varlık olarak tasavvur edilen eş derece boş Zaman soyutlaması, ve yanı başında da kendisinin en yakın dostu olan, ortaya çıkan ve çöken ve sanki kozmik bir ayyaşmışçasına bükülen, ve bahtsız astronotları kara deliklerde yutarak bitiren bir Uzay soyutlamasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar bilim-kurguda güzeldirler, ama evreni kavramanın bir aracı olarak pek yararlı değildirler. Açıkçası, diyelim ki nötron yıldızları hakkında kesin bir bilgi edinmenin önünde muazzam pratik zorluklar var. Bir anlamda, evren karşısında kendimizi, ilk insanların doğal olgular karşısındaki durumuna kabaca benzer bir durumda buluyoruz. Yeterli bilgiden yoksun olarak zor ve üstü örtük şeylerin akla uygun bir açıklamasını bulmaya çalışıyoruz. Kendi kaynaklarımıza geri dönüyoruz; yani akıl ve hayal gücüne. Anlaşılmadıklarında olgular gizemli görünürler. Anlamak için hipotezler geliştirmek gerekir. Bu hipotezlerden bazılarının yanlış olduğu anlaşılacaktır. Bu, özünde pek de bir sorun arz etmez. Tüm bilim tarihi yanlış bir hipotezin peşinden gitmenin önemli keşiflere yol açışının örnekleriyle doludur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki, hipotezlerimizin makul ölçülerde akla uygun bir karakteri olmasını sağlamaya çalışma sorumluluğumuz vardır. Bu noktada felsefe çalışması vazgeçilmez bir hale gelir. Evrene bir anlam verebilmek için ilkel efsanelere ve dinlere geri dönmek zorunda mıyız? Aslında bu efsanelere ve dinlere sımsıkı bağlı olan idealizmin gözden düşmüş fikirlerini canlandırmamız mı gerekiyor? Tekerleği yeniden icat etmemiz gerçekten gerekli mi? “Hiç kimse matematiksel bir modelle gerçekten tartışamaz.” Belki öyledir. Ama bizi aşağıdaki gibi sonuçlara çıkartan yanlış bir felsefi öncülle ve idealist bir zaman yorumuyla tartışmak bal gibi de mümkündür:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;Genel görelilik denklemlerinin, astronotumuzun çıplak bir tekillik görmesini mümkün kılan bazı çözümleri mevcuttur: Belki tekilliğe çarpmaktan kurtulabilir ve bunun yerine bir “solucan deliği”ne düşüp evrenin bir başka bölgesine geçebilir. Bu durum uzayda ve zamanda seyahat açısından büyük olanaklar sunardı, ama ne yazık ki bu çözümlerin hepsinin oldukça istikrarsız oldukları görülüyor; örneğin bir astronotun varlığı gibi en küçük bir dış etki, bu çözümleri, astronotun çarpıncaya dek tekilliği görememesine ve kendisi için zamanın sona ermesine yol açacak şekilde değiştirebilir. Diğer bir deyişle, tekillik daima onun geleceğinde kalır, asla geçmişinde olamaz. Kozmik sansür hipotezinin en güçlü versiyonu, gerçekçi bir çözümde, tekilliklerin her zaman hem gelecekte (kütleçekimsel çöküşlerin tekillikleri gibi) hem de geçmişte (büyük patlama gibi) uzanabileceğini ileri sürer. Sansür hipotezinin bazı versiyonlarının geçerliliğine umut bağlanıyor, çünkü böylece çıplak tekilliklerin yakınlarında geçmişe yolculuk mümkündür. Bu durum bilim-kurgu yazarları açısından mutluluk verici de olsa, hiç kimsenin hayatı güvence altında olmazdı: Birileri geçmişe gidebilir ve babanızı ya da size gebe kalmadan önce annenizi öldürebilirdi.*&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;“Zaman yolculuğu” zararsız bir eğlence kaynağı olabilen bilim-kurgunun sayfalarından çıkmadır. Ama hiç kimsenin, büyükannelerini ortadan kaldıran düşüncesiz bir zaman yolcusu tarafından kendi varlıklarının tehlikeye atılmasından endişe duymaması konusunda ikna ediliyoruz. Açıkçası, birilerinin bunun bariz bir saçmalık olduğunu fark etmesi için sorunun yalnızca ortaya konulması yeterlidir. Zaman sadece bir yönde ilerler, geçmişten geleceğe ve bu tersine çevrilemez. Astronot dostumuz kara deliğin dibinde ne bulursa bulsun, zamanı tersine çevrilmiş halde ya da “durmuş” bulamayacaktır (derhal oracıkta kütleçekim kuvvetinin etkisiyle parçalara ayrılacağından dolayı, zamanın –başka birçok şey gibi– onun için bitmiş olması hariç).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilimi bilim-kurguyla karıştırma eğiliminden bahsetmiştik. Şunu da eklemeliyiz ki, bilim-kurgunun büyük bir kısmına yarı-dini, mistik ve idealist bir ruh sinmiştir. Uzun zaman önce Engels, felsefeyi küçümseyen bilimcilerin sık sık her tür mistisizmin kölesi haline geldiklerine dikkat çekmişti. Doğal Bilimler ve Ruh Dünyası başlığını taşıyan bir makalesinde şunları yazmıştı: &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;Bu ekol İngiltere’de egemendir. Bu ekolün babası olarak yere göğe sığdırılamayan Francis Bacon, her şeyden önce, insan ömrünün uzatılmasını, belli bir ölçüde gençleşmeyi, insan boyunun ve çizgilerinin değişmesini, bedenin başka biçimlere bürünmesini, yeni türlerin üretilmesini, iklim üzerinde egemenliği ve fırtınalar üretmeyi sağlamak için kendisinin yeni ampirik, tümevarımcı yönteminin uygulanması isteğini dile getirmişti. Bacon, bu tip araştırmaların terk edilmiş olmasından yakınır ve doğa tarihi adlı eserinde altın yapmak ve çeşitli mucizeler gerçekleştirmek için kesin reçeteler verir. Benzer şekilde Isaac Newton da, ömrünün sonlarında St. John’un Vahiylerini yorumlamakla meşgul olmuştu. O halde, eğer son yıllarda İngiliz ampirizmi kimi temsilcilerinin şahsında –ki bunlar hiç de en kötüleri değildirler– Amerika’dan ithal edilen ruh çağırıcılığının ve büyücülüğün zavallı kurbanları haline gelmiş gözüküyorsa buna şaşmamak gerekir.**&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Hiç şüphe yok ki Stephen Hawking ve Roger Penrose parlak bilimciler ve matematikçilerdir. Sorun şu ki, eğer yanlış bir öncülden yola çıkarsanız, kaçınılmaz olarak yanlış sonuçlar çıkarırsınız. Hawking kendi teorilerinden dini birtakım sonuçlar çıkarılabileceği düşüncesinden açıkça rahatsız oluyor. 1981’de Vatikan’da kozmoloji üzerine Cizvit papazlarınca düzenlenen bir konferansa katıldığını belirtiyor ve şu yorumda bulunuyor:&lt;/p&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;Katolik Kilisesi güneşin dünya etrafında dolaştığını ilân ederek bilimsel bir sorun hakkında bir yasa ileri sürmeye çalıştığında, Galileo konusunda büyük bir yanlış yapmıştı. Bugün, yüzyıllar sonra, kozmoloji hakkında akıl danışmak için bir dizi uzmanı davet etmeye karar vermiştir. Konferansın sonunda katılımcılar bir lütuf olarak Papayla görüştürüldüler. Papa da bize, evrenin büyük patlamadan sonraki evrimini incelememizde bir sorun olmadığını, ama büyük patlamaya burnumuzu sokmamamızı, çünkü onun Yaratılış anı ve dolayısıyla Tanrının işi olduğunu anlattı. O zaman, biraz önce konferansta yaptığım konuşmanın konusundan haberdar olmayışına çok sevindim. Çünkü konuşmam, uzay-zamanın sonlu ama sınırsız olabileceği, yani bir başlangıcının, bir yaratılış anının olmadığı konusundaydı. Ölümünden tam 300 yıl sonra doğmuş olmamın da biraz etkisiyle kendimi güçlü bir şekilde özdeşleştirdiğim Galileo’nun yazgısını paylaşmak istemiyordum!***&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Açıkçası, Hawking, kendisiyle Yaratılışçılar arasına bir çizgi çekmek istiyor. Ama girişimi pek başarılı değil. Evren nasıl sonlu ama yine de sınırsız olabilir? Matematikte, 1 sayısıyla başlayan sonsuz sayı serileri elde etmek mümkündür. Ama pratikte, sonsuzluk düşüncesi 1 ile ya da başka herhangi bir sayıyla başlayamaz. Sonsuzluk matematiksel bir kavram değildir. Sayılamaz. Hegel’in kötü sonsuzluk olarak adlandırdığı şey bu tek taraflı “sonsuzluk”tur. Engels, Dühring ile yürüttüğü polemikte bu soruna değinir: &lt;/p&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;Peki ya “sayılmış sonsuz sayı serisinin” çelişkisi nedir? Bay Dühring bizim için bunu sayma hünerini gösterir göstermez, bu çelişkiyi daha yakından inceleyecek durumda olacağız. Bay Dühring –¥’dan (eksi sonsuz) 0’a kadar sayma görevini tamamlar tamamlamaz gelsin. Çok açıktır ki, nereden saymaya başlarsa başlasın, kendi ardında sonsuz bir seri ve böylelikle de tamamlaması gereken görevi bırakacaktır. Sadece kendi 1+2+3+4+... sonsuz serisini tersine çevirsin ve sonsuzdan başlayarak gerisin geriye 1’e kadar saymayı denesin; açıktır ki böyle bir işe ancak meselenin ne olduğundan en ufak bir haberi bile olmayan birileri girişebilirdi. Dahası da var. Bay Dühring geçmiş zamanın sonsuz serisinin sayılmış olduğunu iddia ettiğinde, böylelikle zamanın bir başlangıcı olduğunu ileri sürer; çünkü aksi takdirde “saymaya” hiçbir şekilde başlayamamış olurdu. Öyleyse, bir kez daha, kanıtlaması gereken öncülü el altından kabul ettirir. Sayılmış bulunan bir sonsuz seri düşüncesi, diğer bir deyişle, her şeyi kapsayan Dühring Belirli Sayı Yasası bir contradictio in adjecto, yani kendi içinde bir çelişki içeren ve üstelik saçma bir çelişki içeren bir çelişkidir.&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Açıktır ki, bir sonu olan ama başlangıcı bulunmayan bir sonsuzluk, başlangıcı olan ama sonu olmayan bir sonsuzluktan ne daha çok ne de daha az sonsuzdur. En küçük diyalektik bir bakış bile, Bay Dühring’e, başlangıç ile sonun tıpkı Kuzey Kutbu ile Güney Kutbu gibi birbirlerine zorunlu olarak bağlı bulunduklarını ve eğer son bir tarafa bırakılırsa, başlangıcın tam da son haline –serinin sahip olduğu tek son haline– geleceğini ve bunun tersinin de doğru olduğunu fısıldardı. Sonsuz serilerle çalışma matematiksel alışkanlığı olmasa, tüm yanılsama imkânsız olurdu. Matematikte belirsize, sonsuza varmak için belirli, sonlu terimlerden başlamak gerektiğinden dolayı pozitif ya da negatif tüm matematiksel seriler 1’le başlamak zorundadır, aksi takdirde hesaplama işinde kullanılamazlar. Ama matematikçinin mantıksal gereksinimi gerçek dünya için zorunlu bir yasa olmaktan çok uzaktır.****&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Stephen Hawking, bu rölativistik spekülasyonu, kara delikler üzerine yaptığı çalışmayla bizi tam da bilim-kurgu dünyasına sürükleyen en aşırı uca kadar götürdü. Büyük patlamadan önce ne olduğuna ilişkin münasebetsiz sorunun kıyısından dolaşmak için, her an varolan ve güya birbirine “solucan delikleri”yle bağlı “bebek evrenler” düşüncesi ileri sürüldü. Lerner’in alaycı bir şekilde değindiği gibi: “Bir çeşit kozmik doğum kontrolü için dilenir gözüken bir görüştür bu.”***** Ciddi bilimcilerin böylesi gülünç düşüncelere itibar etmeleri gerçekten de şok edicidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sınırsız bir sonlu evren” düşüncesi de, sürekli olarak değişen, ebedi ve sonsuz bir evren gerçekliğine dayanmayan bir başka matematiksel soyutlamadır. Bu bakışı bir kez benimsediğimizde, “solucan deliklerine”, süpersicimlere, tekilliklere vb. ilişkin mistik spekülasyonlara da ihtiyaç kalmaz. Sonsuz bir evren, bir başlangıç ya da son aramamızı değil, yalnızca hareket, değişim ve gelişmenin sonu olmayan sürecinin izini sürmemizi gerektirir. Bu diyalektik kavrayış Cennet ya da Cehenneme, Tanrı ya da Şeytana, Yaratılış ya da Kıyamete yer bırakmaz. Ama aynı şey, büyük ihtimalle “Tanrının aklından geçenleri öğrenmeye” çalışma noktasına varan Hawking için söylenemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gericiler bu gülünç manzara karşısında ellerini ovuşturuyor ve bilimde hüküm süren obskürantizm akımlarını kendi amaçları için kullanıyorlar. Büyük sermayenin akıl hocası William Rees-Mogg şöyle yazıyor: &lt;/p&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;Dünyanın her yerindeki birçok toplumda faaliyet yürüten dini hareketlerin, çok zor bir ekonomik dönemden geçersek çok büyük ihtimalle oldukça güçleneceğini düşünüyoruz. Din güçlenecektir, çünkü bilimin bugünkü hamleleri gerçekliğin dini kavranılışını artık zayıflatmıyor. Aslında, yüzyıllardır ilk kez bilim dini destekliyor.******&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;________________________&lt;br /&gt;* Hawking, age, s.89. [age, s.120-121]&lt;br /&gt;** Engels, The Dialectics of Nature, s.68-9. [Doğanın Diyalektiği, s.62-63]&lt;br /&gt;*** Hawking, age, s.116. [age, s.152]&lt;br /&gt;**** Engels, Anti-Dühring, s.62-3 [Anti-Dühring, s.114-115]&lt;br /&gt;***** E. J. Lerner, The Big Bang Never Happened, s.161.&lt;br /&gt;****** W. Rees-Mogg ve J. Davidson, age, s.447&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-4341319544018547245?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/4341319544018547245/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=4341319544018547245&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/4341319544018547245'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/4341319544018547245'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2008/09/bos-bir-soyutlama.html' title='Bos Bir Soyutlama'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-8428212549087401077</id><published>2008-09-11T23:00:00.000-02:00</published><updated>2008-09-11T23:05:11.996-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='CERN'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kozmoz'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fizik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Astronomi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Uzay'/><title type='text'>Stephen Hawking</title><content type='html'>1970’de Stephen Hawking, bir kara deliğin enerji içeriğinin bazen bir atomaltı parçacık çifti üretebileceğini ve bunlardan birinin kara delikten kaçabileceğini ileri sürdü. Bu, hayal edilemeyecek kadar uzun bir süre alacak bile olsa bir kara deliğin buharlaşabileceği anlamına gelir. Bu görüşe göre, kara delik sonunda çok büyük miktarlarda gama ışını yayarak patlayacaktı. Hawking’in teorileri bir hayli dikkat çekti. Çok satan eseri Zamanın Kısa Tarihi, Büyük Patlamadan Kara Deliklere, kozmolojinin yeni teorilerine kamuoyunun dikkatini belki de şimdiye dek yazılan tüm kitaplardan daha fazla çeken bir kitaptı. Yazarın kolay anlaşılır tarzı, karmaşık düşünceleri hem basit hem de çekici kılmıştı. Kolay ve zevkli bir şekilde okunuyordu, ama bilim-kurgunun diğer çalışmaları da öyleydi. Fakat maalesef bu kitap, kozmoloji hakkındaki popüler çalışmaların yazarları açısından, mümkün olduğunca mistik bir telden çalmak ve spekülasyonun azamisine ve olguların asgarisine dayalı en tuhaf teorileri ileri sürmek için moda bir kitap haline gelmiş gözüküyor. Gözlemin yerine neredeyse tümüyle matematiksel modeller geçirilmiştir. Bu düşünce okulunun temel felsefesi Stephen Hawking’in şu aforizmasında özetleniyor: “Kimse bir matematik teoremiyle gerçekten tartışamaz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hawking, kendisinin ve Roger Penrose’un, genel görelilik teorisinin “evrenin bir başlangıca ve muhtemelen bir sona sahip olması gerektiği anlamına geldiğini” (matematiksel olarak) kanıtladıklarını iddia eder. Tüm bunların temeli, genel görelilik teorisinin mutlak bir doğru olarak alınmasıdır. Ama yine de paradoksal bir biçimde, büyük patlama anında genel görelilik aniden geçersiz hale gelir. Uygulanabilir olmaktan çıkar, tıpkı tüm fizik yasalarının uygulanabilir olmaktan çıkması gibi, öyle ki ne türden olursa olsun bu patlama anı hakkında hiçbir şey söylenemez. Hiçbir şey, yani en berbatından metafizik spekülasyonlar hariç. Ama buna daha sonra değineceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu teoriye göre uzay ve zaman, evrendeki tüm maddenin sonsuz küçüklükteki tek bir noktaya, matematikçilerin tekillik olarak adlandırdığı bir noktaya yoğunlaştığını varsayan büyük patlamadan önce mevcut değildi. Hawking bu dikkate değer kozmolojik işlemin içerdiği boyutlara şöyle işaret ediyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;Bugün biliyoruz ki, galaksimiz modern teleskoplarla görülebilen birkaç yüz milyar galaksiden yalnızca biridir, her galaksi kendi içinde birkaç yüz milyar yıldız içermektedir... Bir ucundan diğerine yüz bin ışık yılı uzunluğunda ve yavaşça dönmekte olan bir galakside yaşıyoruz; galaksinin spiral kollarındaki yıldızlar merkez etrafında birkaç yüz milyon yılda bir tur atacak şekilde dönmektedirler. Güneşimiz aslında sıradan, ortalama boyutta, sarı bir yıldızdır ve spiral kollardan birinin iç kesimlerine yakın bir yerdedir. Dünyanın evrenin merkezinde olduğunu düşündüğümüz Aristoteles ve Ptolemaios’ tan bu yana hiç kuşkusuz epey yol katettik!&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Aslına bakılırsa, burada sözü edilen çok büyük miktarlardaki madde, evrendeki madde miktarı hakkında gerçek bir fikir vermiyor. Her an yeni galaksi ve süper kümeler keşfedilmektedir ve bunun bir sonu da yoktur. Aristoteles’ten bu yana bir bakıma çok yol kat etmiş olabiliriz. Ama diğer açıdan, öyle görünüyor ki onun çok gerisindeyiz. Aristoteles asla, zamanın varoluşundan önce bir zamandan bahsetme yanlışını yapmazdı, ya da tüm evrenin gerçekte bir hiçlikten yaratıldığını iddia etmezdi. Buna benzer düşünceler bulmak için, birkaç bin yıl geriye, Musevi-Babil Yaratılış efsanelerinin çağına gidilmesi gerekirdi. &lt;/p&gt;&lt;br /&gt;Ne zaman birileri bu yöntemleri protesto etmeye çabalasa, haylaz bir okul öğrencisinin okul müdürünün odasına sürüklenmesi gibi, derhal ulu Albert Einstein’ın huzuruna çıkarılır ve genel göreliliğe daha fazla saygı göstermesi gerektiği hakkında kaskatı bir derse tâbi tutulur, hiç kimsenin matematik teoremleriyle tartışamayacağı konusunda bilgilendirilir ve usulüne uygun bir şekilde cezalandırılması için evine gönderilir. Temel fark şuradadır ki, birçok okul müdürü canlıdır, Einstein ise ölü. Ve bu nedenle kendi teorilerinin bu özgün açıklaması hakkında bir yorumda bulunabilecek durumda değildir. Gerçekte, büyük patlamaya, kara deliklere ve benzerlerine yapılan bir atıf bulmak için Einstein’ın yazılarına bakmak boşunadır. Einstein başlangıçta felsefi idealizme eğilimli olsa da, bilimde mistisizme amansızca karşıydı. Yaşamının son onyıllarını Heisenberg ve Bohr’un öznel idealist görüşlerine karşı savaşmaya harcamış ve gerçekte materyalist bir tutuma yaklaşmıştı. Kendi teorilerinden mistik sonuçlar çıkarılacağından kesinlikle çok endişe duyuyor olmalıydı. Şu güzel bir örnektir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;Friedmann’ın bütün çözümleri, geçmişte bir zamanda (on ilâ yirmi milyar yıl önce) komşu galaksiler arasındaki uzaklığın sıfır olması gerektiği şeklinde bir özelliğe sahip. Büyük patlama olarak adlandırdığımız o anda, evrenin yoğunluğu ve uzay-zamanın eğriliği sonsuz olmalıydı. Matematik sonsuz sayılarla tam anlamıyla uğraşamadığından, genel görelilik teorisi (ki Friedmann’ın çözümleri buna dayandırılmıştır), evrende artık kendisinin de işlemediği bir nokta olduğunu öngörür. Böyle bir noktaya matematikçiler tekillik derler. Aslında bütün bilim teorilerimiz, uzay-zamanın girintisiz çıkıntısız ve neredeyse düz olduğu kabulüne dayandırılmıştır, bu nedenle de bu teoriler uzay-zaman eğriliğinin sonsuz olduğu büyük patlama tekilliğinde çökerler. Bu demektir ki, büyük patlamadan önce çeşitli olaylar olsaydı bile kimse bunları daha sonra neler olacağını belirlemekte kullanamazdı, çünkü öngörülebilirlik büyük patlamada çökmüş olacaktı. Aynı şekilde eğer yalnızca büyük patlamadan bu yana olanları biliyorsak, ki durum budur, ondan daha önce neler olduğunu belirleyemeyiz. Bize göre, büyük patlamadan önceki olaylar hiçbir sonuca sahip olamazlar, bu nedenle kendilerini modelin dışına koymak ve zamanın büyük patlamayla başladığını söylemek zorundayız.&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;br /&gt;Bu tip pasajlar, kuvvetle, Ortaçağ skolastiklerinin entelektüel jimnastiklerinden birini hatırlatıyor, bir toplu iğnenin ucunda dans eden meleklerin sayısı kaçtır? Bu bir hakaret değil. Eğer bir argümanın geçerliliği kendi iç tutarlılığıyla belirlenirse, o takdirde Ortaçağ skolastiklerinin argümanları da en az yukarıdakiler kadar geçerlidir. Bu insanlar aptal değillerdi, hepsi son derece eğitimli mantıkçı ve matematikçilerdi, ortaçağ katedralleri kadar karmaşık ve kendine göre kusursuz teorik yapılar dikmişlerdi. Gerekli olan tek şey, onların öncüllerini kabul etmekti ve ardından her şey yerli yerine oturuyordu. Tek sorun ilk öncülün geçerli olup olmadığıydı. Tüm matematiğin ve onun merkezi zaafının genel bir sorunudur bu. Ve tüm bu teori çok büyük ağırlıkla matematiğe dayanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Büyük patlama olarak adlandırdığımız anda...” Ama eğer ortada zaman yoksa, ona nasıl bir “zaman” atfedebiliriz? Zamanın o noktada başlamış olması gerektiği söyleniyor. O takdirde zamandan önce orada ne vardı? Zamanın olmadığı bir andaki zaman! Bu düşüncenin kendisiyle çelişik doğası apaçık ortadadır. Uzay ve zaman, maddenin varoluş tarzıdır. Eğer ne zaman, ne uzay, ne de madde yoksa, ne vardı? Enerji mi? Ama enerji, Einstein’ın açıkladığı gibi, sadece maddenin bir başka dışavurumudur. Kuvvet alanı mı? Ama kuvvet alanı da bir enerjidir ve zorluk devam eder. Zamandan kurtulmanın yegâne yolu büyük patlamadan önce tek bir şeyin varolduğunu söylemektir: Hiçlik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorun şudur: Hiçbir şeyden bir şeyler elde etmek nasıl mümkündür? Eğer dinsel olarak düşünülecek olursa sorun yoktur; Tanrı evreni hiçlikten yaratmıştır. Katolik Kilisesinin hiçlikten Yaratılış öğretisi budur. Hawking bu gerçekten rahatsızlık duysa da ondan haberdardır, tıpkı sonraki satırlarında söylediği gibi:&lt;br /&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;Birçok insan, zamanın bir başlangıcı olduğu düşüncesinden, muhtemelen ilâhi kudrete şamar patlattığı için pek hoşlanmaz. (Öte yandan, Katolik Kilisesi büyük patlama modelini kavramış ve 1951 yılında bu modelin İncil’le uyum içinde olduğunu resmen açıklamıştır.)&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;Hawking bu sonucu kabul etmek istemez. Ama kaçınılmazdır. Tüm karışıklık, felsefi olarak yanlış bir zaman kavrayışından çıkmaktadır. Bunun sorumlusu kısmen Einstein’dır, çünkü zamanın ölçümünü zamanın kendisiyle karıştırmakla öznel bir unsuru teoriye katmış oldu. Bir kez daha Newton’un eski mekanik fiziğine duyulan tepki aşırıya kaçtı. Sorun zamanın “göreli” ya da “mutlak” olup olmadığı değildir. Ele alınan temel mesele, zamanın nesnel mi öznel mi olduğudur, zamanın maddenin bir varoluş tarzı mı, yoksa zihinde varolan ve gözlemci tarafından belirlenen tümüyle öznel bir kavram mı olduğudur. Hawking şu satırlarda açıkça öznel bir zaman fikrini benimser:&lt;br /&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;Newton’un hareket yasaları, uzayda mutlak konum fikrine son verdi. Görelilik teorisi de mutlak zamanı çöpe attı. Bir çift ikizi düşünelim. Diyelim ki ikizlerden biri bir dağın tepesinde yaşasın, diğeri ise deniz seviyesinde. İlk ikiz ikinciden daha hızlı yaşlanacaktır. Bu nedenle eğer tekrar karşılaşırlarsa, biri diğerinden daha yaşlı olacaktır. Bu durumda, yaş farkları çok az olabilir, ama eğer ikizlerden biri yaklaşık olarak ışık hızında hareket eden bir uzaygemisiyle uzun bir yolculuğa gitmiş olsaydı bu yaş farkı çok daha büyük olurdu. Geri döndüğünde, dünyada kalan kardeşinden çok daha genç olurdu. Bu ikizler paradoksu olarak bilinir, ama bu, ancak insan zihninin derinlerindeki mutlak zaman düşüncesine sahip olan biri için bir paradokstur. Görelilik teorisinde zamanın tek bir mutlak ölçüsü yoktur, bu kişinin nerede olduğuna ve nasıl hareket ettiğine bağlıdır?**&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;br /&gt;Zamanın ölçümünde öznel bir unsurun bulunduğu tartışmalı bir konu değildir. Zamanı, belirli bir referans dizgesine göre ölçeriz, ki bu dizge bir yerden diğerine değişebilir ve değişir de. Londra’daki zaman Sydney’deki ya da New York’taki zamandan farklıdır. Ama bu, zamanın tümüyle öznel olduğu anlamına gelmez. Evrendeki nesnel süreçler ister onları ölçebilelim ister ölçemeyelim işlemeye devam ederler. Zaman, uzay ve hareket nesnel konulardır ve ne bir başlangıçları ne de bir sonları vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Engels’in bu konuda söylediklerini burada hatırlatmak ilginç olacaktır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;Devam edelim. Demek ki zamanın bir başlangıcı vardı. Peki bu başlangıçtan önce ne vardı? O sıralar kendisiyle özdeş, değişmez bir durumda bulunan evren mi? Ve bu durumda, birbirini izleyen hiçbir değişiklik olmadığından, daha da özelleşmiş bir zaman fikri daha da genel bir varlık fikrine dönüşür. İlkin, burada, Bay Dühring’in kafasında hangi kavramların değiştiğiyle en ufak bir şekilde ilgilenmiyoruz. Tartışılan mesele, zaman fikri değil, Bay Dühring’in kendisini hiç de o kadar kolay kurtaramadığı gerçek zamandır. İkincisi, zaman kavramı daha genel bir varlık fikrine ne kadar dönüşmüş olabilirse olsun, bu bizi bir adım bile ileri götürmez. Çünkü tüm varlığın temel biçimleri uzay ve zamandır, ve zaman dışında bir varlık, uzay dışında bir varlık kadar büyük bir saçmalıktan ibarettir.&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Hegelci “ezeli varlık” ve neo-Schellingci “önceden tasarlanamaz varlık”, bu zaman dışı varlığa kıyasla akılcı tasarımlardır. Bu nedenle Bay Dühring çok büyük bir ihtiyatla işe girişiyor; aslında bu pekâlâ bir zamandır, ama zaman denilemeyecek bir zaman; zamanın kendisi gerçek parçalardan oluşmaz ve yalnız bizim kavrayışımız tarafından keyfi bir biçimde parçalara ayrılır –yalnızca zamanın ayırt edilebilen olgularla gerçek dolduruluşu sayılabilirliğe elverişlidir–, boş bir süre yığılmasının ifade ettiği şey tamamen tasavvur edilemezdir. Bu yığılmanın ne anlama geldiğinin burada hiçbir önemi yok; sorun, dünyanın, burada varsayıldığı durumda sürüp sürmediği, bir zaman süresinden geçip geçmediğidir. Uzun zamandır biliyoruz ki böylesi içeriksiz bir süreyi ölçmekle hiçbir şey elde edemeyiz, tıpkı herhangi bir hedef ya da amacımız olmaksızın boş uzayda ölçüm yapmakla hiçbir şey elde edemeyeceğimiz gibi. Ve Hegel tam da bu yöntemin can sıkıcılığından ötürü, bu sonsuzluğu kötü sonsuzluk olarak adlandırır.***&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;______________________&lt;br /&gt;* &lt;strong&gt;S. W. Hawking&lt;/strong&gt;, A Brief History of Time, From the Big Bang to Black Holes, s.34. [Zamanın Kısa Tarihi, Büyük Patlamadan Kara Deliklere, Milliyet Y., Şubat 1989, s.59-60]&lt;br /&gt;** &lt;strong&gt;Hawking&lt;/strong&gt;, age, s.46-7 ve 33. [age, s.71-72 ve 54-55]&lt;br /&gt;*** &lt;strong&gt;Engels&lt;/strong&gt;, Anti-Dühring, s.64-5. [Anti-Dühring, s.115-116]&lt;/p&gt;&lt;p&gt; &lt;/p&gt;&lt;p&gt; &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-8428212549087401077?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/8428212549087401077/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=8428212549087401077&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/8428212549087401077'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/8428212549087401077'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2008/09/stephen-hawking.html' title='Stephen Hawking'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-505974840000568107</id><published>2008-09-11T22:58:00.000-02:00</published><updated>2008-09-11T23:00:18.848-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='CERN'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kozmoz'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fizik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Astronomi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Uzay'/><title type='text'>Einstein ve Buyuk Patlama</title><content type='html'>Son onyıllarda, “saf” bilimin, özellikle de teorik fiziğin, yalnızca soyut düşüncenin ve matematiksel tümdengelimin ürünü olduğu önyargısı derine kök salmıştır. Eric Lerner’in işaret ettiği gibi, bu eğilimden kısmen Einstein sorumluydu. Sıkı sıkıya deneye dayanan ve ardından yüz binlerce bağımsız gözlemle doğrulanan Maxwell’in elektromanyetizma yasaları veya Newton’un kütleçekim yasaları gibi eski teorilerden farklı olarak, Einstein’in teorileri başlangıçta sadece iki gözlem temelinde doğrulanmıştı: güneşin çekim alanının yıldızlardan gelen ışığı saptırması ve Merkür’ün yörüngesindeki küçük bir sapma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görelilik teorisinin doğruluğunun sonradan anlaşılması, muhtemelen Einstein kadar dehası olmayan başkalarının da, ilerleme kaydetmenin yolunun bu olduğunu kabul etmelerine yol açtı. Zaman kaybına yol açan deneylerle ve usandırıcı gözlemlerle neden canımızı sıkalım ki? Gerçekten de, saf tümdengelim yöntemi aracılığıyla gerçeğe giden yolu bulabiliyorsak, neden duyularımızın tanıklığına bağımlı olalım?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kozmolojiye, neredeyse her şeyi dışlayan matematiksel hesaplamalara ve görelilik teorisine dayandırılan bütünüyle soyut bir teorik yaklaşım eğiliminin sürekli arttığını görüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;Yayınlanan kozmoloji tez çalışmalarının yıllık sayısı 1965’te altmışken 1980’de beş yüzün üzerine fırladı, ama bu gelişme neredeyse yalnızca salt teorik çalışmalardaydı: 1980’de yaklaşık olarak bu tezlerin yüzde 95’i çeşitli matematiksel modellere hasredilmişti, “Binachi tipi XI evren” gibi. Yetmişlerin ortalarında kozmologlar öyle bir güven içindeydiler ki, birkaç milyar yıl önceki zamanın ilk yüz saniyesinin olaylarının ayrıntılarını en ince noktalarına kadar tanımlayabilecekleri kanısındaydılar. Teori gitgide efsane niteliğine büründü; uzak geçmişteki olaylar hakkında mutlak ve kesin bir bilgi, ama bunların bugün gördüğümüz evrene nasıl yol açtığı hususunda artan ölçüde bulanık bir kavrayış ve gözlemin giderek artan reddedilişi.&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;Einstein’ın statik, kapalı evreninin zayıf noktası, bu evrenin kütleçekim kuvveti nedeniyle kaçınılmaz olarak kendiliğinden kendi üzerine çökebilir oluşundaydı. Bu sorunun üstesinden gelmek için Einstein “kozmolojik sabit” hipotezini ileri sürdü, bu, kütleçekim kuvvetine karşı koyan ve böylelikle evrenin çökmesini engelleyen bir itici kuvvetti. Kütleçekim ve “kozmolojik sabit” kuvvetler ikilisi tarafından sonsuza dek bir denge durumunda tutulan bir statik evren düşüncesi, bir süreliğine –en azından Einstein’in son derece soyut ve karmaşık teorilerini anladıklarını ilân eden çok az sayıda bilimciden– destek gördü.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;1970’te Science’daki bir makalede, Gerard de Vaucouleur evrendeki nesnelerin büyüklükleri arttıkça yoğunluklarının azaldığını gösterdi. Meselâ bir nesne on kat büyüdüğünde, 100 kat daha az yoğun olacaktı. Hubble Genişlemesini durdurmaya yetecek bir kütleçekimin olup olmadığını ortaya koymak için bilinmesi gereken evrenin ortalama yoğunluğunu saptama çabaları açısından, bunun ciddi anlamları vardı. Eğer ortalama yoğunluk, boyutların artmasıyla azalıyorsa, bir bütün olarak evren için ortalama bir yoğunluk tanımlamak imkânsız olacaktır. Eğer De Vaucouleur haklıysa, gözlenen evrenin yoğunluğu, bugüne dek düşünülen değerden çok daha az olacak ve omega değeri 0,0002 gibi küçük bir değer olabilecekti. Bu denli az maddeye sahip bir evrende kütleçekimin etkileri o kadar zayıf olacaktır ki, genel görelilik ve Newton kütleçekimi arasındaki fark önemsizleşecek ve bu nedenle “klasik kozmolojinin temeli olan genel görelilik, pratikte ihmâl edilebilecektir!” Lerner şöyle devam ediyor: “De Vaucouleur’un keşfi, genel göreliliğin –belki son derece yoğun birkaç nötron yıldızının civarı hariç– evrenin hiçbir yerinde ince bir düzeltmeden daha fazlası olmadığını gösteriyor.”*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Einstein’ın “gerçekte kastettiği” şeyi kavramaktaki zorluklar herkesçe bilinir. Şöyle bir hikâye vardır: bir gazeteci İngiliz bilimci Eddington’a, tüm dünyada göreliliği kavrayan üç insan olduğunun doğru olup olmadığını sorduğunda, şu yanıtı alır, “Gerçekten mi? Üçüncüsü kimmiş?” Ne var ki, Rus matematikçi Alexander Friedmann 1920’lerin başlarında, Einstein’ın evren modelinin, kozmolojik sabitin değerine ve evrenin “başlangıç koşullarına” bağlı olarak biraz genişleyen biraz büzüşen sonsuz sayıda olası evrenlerden yalnızca biri olduğunu göstermişti. Bu, Einstein’ın denklemlerinden türeyen tümüyle matematiksel bir sonuçtu. Friedmann’ın çalışmasının gerçek önemi, bu çalışmanın kapalı bir statik evren düşüncesini sorgulaması ve diğer modellerin de mümkün olduğunu göstermesiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;___________________&lt;br /&gt;* E. J. Lerner, The Big Bang Never Happened, s.153-4, 221 ve 222.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-505974840000568107?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/505974840000568107/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=505974840000568107&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/505974840000568107'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/505974840000568107'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2008/09/einstein-ve-buyuk-patlama.html' title='Einstein ve Buyuk Patlama'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-7114340039389907639</id><published>2008-09-11T22:51:00.000-02:00</published><updated>2008-09-11T22:55:13.873-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='CERN'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kozmoz'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fizik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Astronomi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Uzay'/><title type='text'>“Plazma Evren” mi?</title><content type='html'>&lt;a name="b9"&gt;&lt;/a&gt;Standart evren modeli, bizi tam bir bilimsel, felsefi ve ahlâki çıkmaza sokmuştu. Teorinin kendisi gediklerle doludur. Ama yine de, en başta bir alternatifinin olmaması nedeniyle, kötü bir şekilde sallanmasına rağmen hâlâ ayaklarının üzerinde durmaktadır. Bununla birlikte, bilim dünyasında bir şeyler kıpırdanıyor. Büyük patlama teorisini reddetmekle kalmayıp, sonsuz ve sürekli değişen bir evren fikrinden yola çıkan yeni fikirler şekillenmeye başlıyor. Bu teorilerden hangisinin haklı çıkacağını söylemek için henüz çok erken. İlginç hipotezlerden biri olan “Plazma Evren” hipotezi, Nobel Ödülünü kazanan İsveçli fizikçi Hannes Alfvén tarafından ileri sürülmüştü. Teoriyi ayrıntılarıyla ele alamasak da, en azından Alfvén’in fikirlerinden bazılarından söz etmek gerektiği kanısındayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alfvén laboratuvardaki plazma araştırmalarından kalkarak evrenin nasıl evrimleştiğini incelemeye başladı. Plazma elektriksel olarak iletken sıcak gazlardan oluşur. Bugün evrenin %99’unun plazma olduğu biliniyor. Normal gazlarda, elektronlar bir atoma bağlıyken ve kolayca hareket edemezken, bir plazmadaki elektronlar çok büyük sıcaklıklar nedeniyle atomdan koparlar, böylelikle de serbestçe hareket etmeleri olanaklı olur. Plazma kozmologları, “muazzam elektrik akımları ve güçlü manyetik alanlar tarafından kesilen ve elektromanyetizma ile kütleçekimin kozmik kontrpuanıyla düzenlenen”* bir evren tasavvur ederler. 1970’lerde, Pioneer ve Voyager uzay araçları, Jüpiter, Satürn ve Uranüs etrafında plazma filamanlarıyla dolu elektrik akımlarının ve manyetik alanların varlığını saptadılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alfvén, Anthony Peratt ve diğerleri gibi bilimciler, statik değil dinamik olan, fakat zamanda bir başlangıç gerektirmeyen bir evren modeli üzerinde özenle çalıştılar. Hubble genişlemesi olgusu bir açıklama gerektirir. Fakat bu açıklama için büyük patlama zorunlu değildir. Büyük bir patlama şüphesiz bir genişleme yaratır, fakat bir genişleme mutlaka büyük bir patlamayı gerektirmez. Alfvén’in dediği gibi, aksini iddia etmek, “tüm köpekler hayvan olduğundan, tüm hayvanlar köpektir demek gibi bir şeydir.” Sorun, evrenin bir noktasında evrenin bir parçasının genişlemesine yol açan bir patlama fikrinde değildir. Bunda aslında inanılmaz olan hiçbir şey yoktur. Sorun, evrendeki tüm maddenin tek bir noktada yoğunlaştığı ve bizzat evren ve zamanın, büyük patlama adı verilen tek bir anda doğduğu fikridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hannes Alfvén ve Oskar Klein tarafından ileri sürülen alternatif model, gözlenebilir evrenin küçük bir köşesinde büyük miktarlarda madde ve anti-madde bileşiminin neden olduğu ve muazzam sayıda yüksek enerjili elektron ve pozitron oluşturan bir patlamanın olmuş olabileceğini kabul eder. Manyetik alanlara hapsolan bu parçacıklar, plazmayı yüz milyonlarca yıl öteye sürüklemişti. “Yaklaşık olarak on ya da yirmi milyar yıl önceki bu patlama, içinden galaksilerin yoğunlaşarak oluştuğu plazmayı dışarı doğru –Hubble genişlemesi– fırlatmıştır. Fakat bu, hiçbir şekilde maddeyi, uzayı ve zamanı yaratan bir büyük patlama değildi. Bu sadece büyük bir patlamaydı, evrenin bir parçasındaki bir patlamaydı. Alfvén bu açıklamanın mümkün olan tek açıklama olmadığını da itiraf eden ilk kişidir. «Önemli olan nokta» diye vurgular, «büyük patlamaya alternatiflerin mevcut olmasıdır.»”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen hemen bütün diğer bilimcilerin uzayın içinde hiçbir şey olmayan bir boşluk olduğuna inandığı bir zamanda, Alfvén durumun bu olmadığını gösterdi. Alfvén tüm evreni plazma akımlarının ve manyetik alanların sardığına işaret etti. Güneş lekeleri ve manyetik alanlar konusunda öncü çalışmalar yaptı. Daha sonra, laboratuvarda bir plazmanın içinden bir akım geçtiğinde, bu akımın manyetik alan çizgileri boyunca hareket edebilmek için bir filaman şeklini aldığını kanıtladı. Bu gözlemlerden yola çıkarak, aynı olgunun uzaydaki plazmada da gerçekleştiği sonucuna vardı. Bu, evrenin her yanındaki plazmanın genel bir özelliğidir. Bu yüzden, evreni çaprazlamasına kesen doğal olarak oluşmuş plazma filamanları boyunca ilerleyen uçsuz bucaksız elektrik akımları vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;Madde ve enerji, çok küçük ve çok büyük ölçeklerde gözlemlenen filamenter yapılar oluşturarak uzayda sıkıştırılabilir. Ancak açıktır ki enerji zamanda da sıkıştırılabilir; evren ani, patlamalı enerji çıkışlarıyla doludur. Alfvén’in iyi bildiği örneklerden biri, güneş parlamaları, yani güneş yüzeyindeki ani enerji tahliyeleridir. Bu parlamalar yeryüzünde manyetik fırtınalara neden olan parçacık akıntıları oluştururlar. Alfvén’in kozmik olaylara ilişkin “jeneratör” modelleri, enerjinin, parlamalardaki gibi patlayıcı bir şekilde değil, tıpkı akıllı uslu enerji santrallerindeki gibi tedricen nasıl üretilebileceğini gösterdi. Enerjinin patlamalı bir şekilde açığa çıkışının kavranılması kozmosun dinamiklerinin anahtarıydı.&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;Alfvén, Kant-Laplace Bulutsu Hipotezinin doğruluğunu kanıtlamıştı. Şimdi, eğer yıldızlar ve gezegenler devasa filamenter akımların etkisiyle oluşabiliyorsa, tüm güneş sistemlerinin de aynı yolla oluşmaması için hiçbir neden yoktur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;Süreç yine aynıdır, fakat bu sefer çok daha büyük ölçeklidir: bir ön-galaktik bulutsunun içinden geçen filamanlar plazmayı güneşin ve diğer yıldızların yapıtaşı haline sıkıştırırlar. Madde başlangıçta bir kez sıkıştırıldığında, kütleçekim bir kısım maddeyi bir araya getirecektir, bilhassa yavaş hareket eden toz ve buz parçacıklarını, ki bunlar daha sonra merkezi bir organın büyüyeceği tohumu oluşturacaktır. Dahası filamanların girdap hareketi, daha küçük topaklanmaların her birine bir açısal momentum sağlayacaktır, bu da filamanlar taşıyan yeni ve daha küçük bir akım kümesi ve güneş sistemini oluşturan yeni bir sıkışma döngüsü yaratır. (1989’da, bugün yaygın kabul gören bu hipotez kesin olarak doğrulandı; bilimciler, belirli bir buluttaki bütün yıldızların dönme eksenlerinin, bulutun manyetik alanıyla aynı doğrultuda olduğunu –yani açıkçası manyetik alan kontrollü bir yıldız oluşumunu– gözlemlediler.)&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;Alfvén’in teorileri, sadece standart modeli kabul etmediği değil, o zamanlar çok moda olan kara deliklerin varlığından bile kuşku duyduğu için, kozmologlar tarafından elbette reddedildi. Alfvén, kozmik ışınları, büyük patlamanın kalıntıları olarak değil, elektromanyetik ivmelenmenin ürünü olarak doğru bir tarzda açıklamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;Böylece, Alfvén ve Klein’ın senaryolarında, evrenin sadece –gördüğümüz– küçük bir bölümü ilk önce çökmüş ve daha sonra da patlamış olacaktı. Patlama tekil bir noktadan kaynaklanmaktan ziyade, yüz milyonlarca ışık yılı genişliğindeki çok büyük bir bölgeden kaynaklanır ve gelişmesi yüz milyonlarca yıl sürer; “evrenin başlangıcı” gereksizdir.**&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;br /&gt;Bu özgün teorinin doğru olup olmadığını ancak zaman gösterecektir. Alfvén’in kendisinin de işaret ettiği gibi, asıl önemli olan, büyük patlamaya alternatif başka hipotezlerin de mümkün oluşudur. Her halükârda, bilim tarafından en sonunda doğrulanacak evren modelinin, bir uçta bir büyük patlama diğer uçta da bir büyük çatırtının bulunduğu kapalı bir evrenle hiçbir ortak yanının olmayacağından eminiz. 1609’da teleskobun keşfi astronomi tarihinde kesin bir dönüm noktasıydı. O zamandan beri evrenin ufuk çizgisi giderek daha ileriye ötelenmiştir. Bugün güçlü radyo teleskoplar uzayın derinliklerini araştırıyor. Her geçen gün görünürde kesinlikle hiçbir sonu olmayan daha büyük ve daha uzak nesneler keşfediliyor. Ancak insanlığın sonlu olana tutkusu her şeye “son bir sınır” koymak için inatçı bir dürtü yaratıyor. Bu olgunun astronomi tarihinde tekrar tekrar yinelendiğini görüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teknolojinin, evrenin enginliğine hiç olmadığı kadar dalabilmemizi sağladığı bir çağda, Yaratılışla başlayan ve uzay, zaman ve maddenin tamamen yok oluşuyla son bulan bir sonlu evren düşüncesine, bu Ortaçağ düşüncesine psikolojik bir gerileyişe tanıklık etmemiz gerçekten de ironiktir. Bu noktada geçilmez bir sınır çizgisi çizilmektedir, bunun ötesini insan aklı soruşturmamalıdır, çünkü orada ne olduğunu “bilemeyiz”. Bu anlayış, eski haritaların 20. yüzyıldaki eşdeğeridir, bu haritalarda dünyanın kenarları sert uyarılarla mimlenirdi: “Burada Canavarlar var.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;________________________&lt;br /&gt;* E. J. Lerner, The Big Bang Never Happened, s.14&lt;br /&gt;** E. J. Lerner, The Big Bang Never Happened, s.52, 196, 209 ve 217-8.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-7114340039389907639?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/7114340039389907639/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=7114340039389907639&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/7114340039389907639'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/7114340039389907639'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2008/09/plazma-evren-mi.html' title='“Plazma Evren” mi?'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-8663689703096772596</id><published>2008-09-11T22:47:00.000-02:00</published><updated>2008-09-11T22:51:08.196-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='CERN'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kozmoz'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fizik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Astronomi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Uzay'/><title type='text'>imdada Yetisen Notrino</title><content type='html'>Büyük patlama taraftarlarının kendi konumlarına sımsıkı sarılmaktaki kararlılığı genellikle en gülünç perendeleri atmalarına yol açıyor. Kayıp “soğuk karanlık madde”nin % 99’unu boş yere araştırırken, evrenin sonsuza kadar genişlemesini önlemek için teorinin gerektirdiği niceliklere benzer bir şey bulamadılar. 18 Aralık 1993’te New Scientist, Evren Sonsuza Kadar Genişleyecek başlıklı bir makale yayınladı. Burada “Cepheus takımyıldızındaki bir grup galaksinin birkaç ay önce düşünüldüğünden çok daha az görünmez madde ihtiva ettiği” ve Amerikalı gökbilimcilerin eskiden ileri sürdüğü iddiaların “hatalı analizlere dayandığı” itiraf edildi. Araştırmalara harcanan yüz milyonlarca doları bir tarafa bıraksak bile işin ucunda bilimsel şöhret yatıyordu. Acaba bu gerçeğin büyük patlamayı bu denli bağnazca savunmakla bir bağlantısı olabilir miydi? Her zamanki gibi, görmek istediklerini gördüler. Gerçekler teoriye uygun olmak zorundaydı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teorinin hayatta kalması için varlığı zorunlu olan “soğuk karanlık madde”yi bulmaktaki açık başarısızlık, bilim çevrelerinin daha sorgulayıcı kesimlerinde rahatsızlığa neden oluyordu. Zamanımızın Bir Çılgınlığı mı? manidar başlığıyla 4 Haziran 1994’te yayınlanan New Scientist’in başyazısı, karanlık madde fikriyle Viktorya döneminin gözden düşmüş “eter” kavramını –ışık dalgalarının uzayda yol almasına aracı olduğuna inanılan, görünmez bir ortam– karşılaştırıyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;Görünmezdi, her yerde, her an hazır ve nazırdı ve 19. yüzyılın sonlarında her fizikçi ona inanırdı. Fizikçilerin ışığın içinde yayıldığı ortam olduğunu düşündükleri eterdi bu, ama bu düşüncenin bir hayalet olduğu ortaya çıktı. Sesten farklı olarak, ışığın, içinde yayılacağı bir ortama ihtiyacı yoktur.&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;Bugün, 20. yüzyılın sonlarında, fizikçiler Viktorya dönemindeki meslektaşlarıyla görülmedik ölçüde benzer bir durumdadırlar. Bir kez daha görünmez, her yerde ve her an hazır ve nazır bulunan bir şeye bel bağlıyorlar. Bu kez söz konusu olan karanlık maddedir.&lt;br /&gt;&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;Bu noktada ciddi bir bilimcinin teoride temelden yanlış bir şeylerin olup olmadığını kendisine sorması beklenir. Aynı başyazı şöyle devam ediyor:&lt;br /&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;Kozmolojide serbest parametreler bir yangın gibi her tarafı sarıyor. Eğer gözlemler teoriye uymuyorsa, kozmologlar basitçe yeni değişkenler eklemekten mutlu görünüyorlar. Teoriyi sürekli yamamakla, bazı Büyük Fikirlerin üzerinden atlıyor olabiliriz.&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;Gerçekten de öyle. Ama “gerçeklerin” engel olmasına izin vermeyin. Şapkasından tavşan çıkaran bir sihirbaz gibi, birden bire nötrinoyu keşfettiler!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atomaltı bir parçacık olan nötrino, Hoffmann tarafından “varlıkla yokluk arasında kararsız dalgalanma” olarak tarif edilir. Diyalektiğin diliyle söylemek gerekirse, “Vardır ve yoktur.” Böyle bir olgu, bir şey ya kendisidir ya da değildir şeklinde kategorik bir iddia öne süren özdeşlik yasasıyla nasıl bağdaştırılabilir? Kuantum mekaniği tarafından tanımlanan atomaltı parçacıklar dünyasında her adımda tekrar ortaya çıkan bu gibi ikilemlerle karşılaşıldığında, genellikle, nötrinonun kütlesiz ve yüksüz bir parçacık olduğu düşüncesi gibi formülasyonlara başvurma eğilimi vardır. Hâlâ birçok bilimci tarafından savunulan ilk düşünce, nötrinonun kütlesinin olmadığıydı ve elektrik yükü kütlesiz varolamayacağına göre bunun kaçınılmaz sonucu nötrinonun her ikisine de sahip olmadığıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nötrinolar son derece küçük parçacıklardır ve bu nedenle saptanmaları zordur. Nötrinonun varlığı ilk defa, çekirdekten yayılan taneciklerin toplam enerji miktarındaki bir açığı izah etmek amacıyla ileri sürülmüştü. Belli bir enerji miktarı kaybolmuş görünüyordu ve bunun nereye gittiği açıklanamıyordu. Enerjinin korunumu yasası enerjinin ne yaratılabildiğini ne de yok edilebildiğini ifade ettiğinden, bu olgunun başka bir açıklamaya ihtiyacı vardı. İdealist fizikçi Niels Bohr, 1930’da enerjinin korunumu yasasını terk etmeye oldukça hazır görünmesine rağmen, bunun için biraz erken olduğu ortaya çıktı! Aradaki fark, daha önce bilinmeyen bir parçacığın keşfedilmesiyle açıklanmıştı: nötrino.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneş çekirdeğinde 15 milyon santigratlık bir sıcaklıkta oluşan ve ışık hızıyla hareket eden nötrinolar güneş yüzeyine üç saniyede ulaşırlar. Katı maddenin içinden görünüşe bakılırsa onu hiç etkilemeksizin geçerek seller halinde evrene akarlar. Nötrinolar o kadar küçüktürler ki, dünyanın içinden dümdüz geçip giderler. Bu ele avuca gelmez tanecikler o kadar ufaktırlar ki, maddenin diğer biçimleriyle olan etkileşimleri de asgari düzeydedir. Dünyanın içinden ve hatta katı kurşunun içinden bile hiçbir iz bırakmadan geçebilirler. Aslında siz bu satırları okurken bile vücudunuzdan trilyonlarca nötrino geçiyor. Bir tanesinin vücudunuzda takılı kalabilme ihtimali ihmâl edebilecek kadar az olduğundan endişe etmenize gerek yok. Bir nötrinonun 100 ışık-yılı kalınlığındaki katı kurşunun içinden geçebileceği, soğurulma olasılığının ise yalnızca % 50 olduğu hesaplanmıştı. Bunca zaman saptanamamış olmasının nedeni de budur. Aslında, ne kütlesinin ne de yükünün olmadığı düşünülen ve 100 ışık yılı kalınlığındaki kurşunun içinden geçebilen bu kadar küçük bir parçacığın nasıl olup da saptanabildiğini hayal etmek zordur. Fakat saptanmıştır.&lt;br /&gt;Öyle görünüyor ki, bazı nötrinolar bir inç kurşunun onda biriyle durdurulabiliyorlar. 1956’da, Amerikalı bilimciler ustaca bir deneyle bir anti-neutrinoyu yakalamayı başardılar. Ondan sonra 1968’de her ne kadar bugünkü teorilerin öngördüğü miktarın sadece üçte biri kadar olsa da, güneşten gelen nötrinolar keşfedildi. Şüphesiz nötrino, hemen saptanamayacak özelliklere sahipti. Son derece küçük olması göz önüne alınırsa, şaşırtıcı değildi bu. Fakat, maddenin en temel özelliklerinden yoksun bir madde biçimi olduğu fikri açıkça çelişkiliydi. Nihayet, sorun tamamen farklı iki merkez tarafından çözüme bağlanmış gibi gözüküyor. İlkin, nötrinonun kâşiflerinden biri olan Frederick Reines, 1980’de, bir deneyde nötrino salınımının varlığını keşfettiğini ilân etti. Bu deney, nötrinonun bir kütleye sahip olduğunu gösterebilirdi, fakat Reines’ın sonuçları kesin sonuçlar olarak değerlendirilmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne var ki, tamamen farklı bir deney yapan Sovyet fizikçileri, elektron-nötrinolarının 40 elektron volt civarında bir kütlesi olduğunu gösterdiler. Bu miktar, bir protonun kütlesinin 2000’de biri olan bir elektronun kütlesinin bile sadece 13.000’de biri kadar olduğundan, nötrinonun uzun süre kütlesinin olmadığına inanılması hemen hemen hiç şaşırtıcı değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son günlere kadar, bilimsel kuruluşların genel görüşü, nötrinonun ne kütlesinin ne de yükünün olmadığıydı. Bugün, birdenbire fikirlerini değiştirdiler ve aslında nötrinonun kütlesi olduğunu –ve üstelik epey bir kütlesinin olduğunu– ilân ettiler. Bu, Aziz Paul’un Şam’a giderken atından düşmesinden bu yana yaşanan en şaşırtıcı değişimdir! Aslında böylesi yersiz bir acele, bu mucizevi değişimin arkasındaki güdüler hakkında ciddi şüpheler uyandırmalıdır. Acaba, “soğuk karanlık madde” hakkında bilgi toplamaktaki apaçık başarısızlıkları yüzünden umutsuz bir duruma düştüler de, sonunda nötrinoya geri dönmeye mi karar verdiler? İnsan Sherlock Holmes’in Dr. Watson’a ne söylemiş olabileceğini ancak hayal edebilir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Parçacık araştırmaları alanındaki muazzam ilerlemelere rağmen mevcut durum belirsizdir. Yüzlerce yeni parçacık keşfedilmiştir, ancak şimdiye kadar Mendeleyev’in kimya alanında yaptığı gibi, belli bir düzen getirmeye muktedir tatmin edici hiç bir genel teori yoktur. Şu anda doğanın temel kuvvetlerini dört başlık altında gruplandırarak birleştirme çabası vardır, bu kuvvetlerin her biri farklı bir düzeyde işlev görür: Kütleçekim, elektromanyetizma, “zayıf” ve “güçlü” nükleer kuvvetler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kütleçekim, yıldızları, gezegenleri ve galaksileri bir arada tutarak kozmolojik ölçekte işler. Elektromanyetizma, atomları birbirine bağlayarak molekülleri oluşturur, güneşten ve yıldızlardan gelen fotonları taşır ve beynin sinapslarını harekete geçirir. Güçlü kuvvet, atom çekirdeğindeki proton ve nötronları bir arada tutar. Zayıf kuvvet, radyoaktif bozunma sırasında kararsız atomların dönüşümünde kendini gösterir. Sözü edilen son iki kuvvetten her ikisi de sadece çok küçük bir alanda kendini gösterir. Ne var ki, bu düzenlemenin konu hakkında söylenebilecek son sözü söylediğini varsaymak için hiçbir neden yoktur, hatta bir bakıma keyfi bir görüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kuvvetler arasında büyük farklılıklar vardır. Kütleçekim madde ve enerjinin bütün biçimlerine etkirken, güçlü kuvvet sadece bir parçacık sınıfına etki eder. Ancak kütleçekim kuvveti, güçlü nükleer kuvvetten yüz milyon kere trilyon kere trilyon kere trilyon kat daha zayıftır. Daha da önemlisi, neden kütleçekim kuvvetine zıt bir kuvvetin olmaması gerektiği pek açık değildir, oysa elektromanyetizma hem pozitif hem de negatif elektriksel yük olarak kendini açığa vurur. Einstein’ın çözmeye uğraştığı bu sorun, evrenin doğası hakkındaki tüm tartışmalarda hayati bir öneme sahiptir ve halen çözülmeyi beklemektedir. Her bir kuvvet, neredeyse yirmi farklı parametreden oluşan farklı denklem kümeleriyle açıklanır. Bu denklemler sonuç verir, fakat hiç kimse nedenini bilmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük Birleşik Teoriler (“BBT”ler) denen teoriler, evrenin evriminde maddenin yalnızca geçici bir evre olabileceği fikrini ileri sürerler. Ne var ki, BBT’lerin protonların bozunumu konusunda yaptığı öngörünün doğrulanmamış olması, en azından BBT’lerin en basit versiyonunu geçersiz kılmaktadır. Kendi keşiflerine bir anlam kazandırma çabasıyla bazı fizikçiler, “süper simetri” teorileri (“SUSY”ler) gibi, çok daha esrarengiz ve olağanüstü teorilere giriştiler. Bu teoriler, evrenin başlangıçta dörtten fazla boyuta sahip olduğu iddiasındadır. Bu görüşe göre evren, örneğin on boyutta başlamıştır, fakat maalesef bunların dördü hariç hepsi büyük patlama sırasında çökmüş ve bugün fark edilmeyecek kadar küçük bir hale gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görünüşe göre bu nesneler, saf uzaydan yoğunlaşan madde ve enerji kuantası olduğu varsayılan atomaltı parçacıkların bizzat kendisidir. Böylece, evrenin temel olgularını açıklamak için yürüttükleri boş çabaların içinde bir metafizik spekülasyondan diğerine sürüklenip duruyorlar. Süper simetri, evrenin mutlak bir mükemmellik durumuyla başladığını varsayar. Stephen Hawking’in sözleriyle, “erken evren daha basitti ve çok daha çekiciydi, çünkü çok daha basitti.” Bazı bilimciler bu tür mistik spekülasyonları estetik nedenlerle haklı çıkarmaya bile çalışıyorlar. Mutlak simetrinin güzel olduğu farzedilmektedir. Böylece, kendimizi bir kez daha Platon idealizminin sığ atmosferinde buluruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekte, doğa mutlak simetriyle karakterize edilemez, çelişkilerle, düzensizliklerle, büyük felâketlerle ve süreklilikteki ani kırılmalarla doludur. Bizzat hayatın kendisi bu iddianın kanıtıdır. Her canlı sistemde, mutlak denge ölüm anlamına gelir. Burada gözlemlediğimiz çelişki insanlığın düşünce tarihi kadar eskidir. Bu, düşüncenin “mükemmel” soyutlamalarıyla, gerçek maddi dünyayı karakterize eden zorunlu düzensizlikler ve “kusurlar” arasındaki çelişkidir. Bütün sorun, güzel olsun ya da olmasın matematiğin soyut formüllerinin, kesinlikle gerçek doğa âlemini lâyıkıyla temsil etmemesi gerçeğinden kaynaklanır. Böyle bir şeye inanmak birincil önemde bir yöntem hatasıdır ve kaçınılmaz olarak yanlış sonuçlar çıkarmamıza yol açar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-8663689703096772596?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/8663689703096772596/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=8663689703096772596&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/8663689703096772596'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/8663689703096772596'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2008/09/imdada-yetisen-notrino.html' title='imdada Yetisen Notrino'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-3901590222577677029</id><published>2008-09-11T22:34:00.004-02:00</published><updated>2008-09-11T22:41:51.328-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kozmoz'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fizik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Astronomi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Uzay'/><title type='text'>"Şişme" Teorisi</title><content type='html'>&lt;a name="b4"&gt;&lt;/a&gt;Bu ve diğer sorunlardan kurtulmak için Amerikalı fizikçi Alan Guth “şişen evren” teorisini geliştirdi (bu düşüncenin, kapitalist dünyanın enflasyon&lt;a href="http://www.marksist.com/AI/9_buyuk_patlama.htm#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;*&lt;/a&gt; krizinden geçmekte olduğu 1970’lerde ileri sürülmesi tesadüfi değildir). Bu teoriye göre, sıcaklık o denli hızla düşmüştü ki, farklı alanların ayrışması için ya da farklı taneciklerin oluşması için hiç zaman kalmamıştı. Farklılaşma ancak daha sonraları, evren daha da genişlediğinde meydana geldi. Büyük patlamanın en son versiyonu budur. Bu versiyon, büyük patlama anında evrenin, her 10–35 saniyede büyüklüğünü ikiye katladığı üstel bir genişlemeden (bu nedenle “şişme”adı verilir) geçtiğini iddia eder. “Standart model”in daha eski versiyonları tüm evreni bir greyfurt boyutuna sıkıştırılmış olarak tahayyül ederken, Guth daha iyisini yaptı. O, evrenin bir greyfurt gibi başlamadığını, bir hidrojen atomu çekirdeğinden milyarlarca kez daha küçük olabileceğini hesapladı. Bu takdirde, ilk hacminin 1090 katı bir büyüklüğe (bu da 1’den sonra 90 tane sıfır demektir) erişene kadar inanılmaz bir hızla –saniyede 300.000 kilometre olan ışık hızından defalarca kat fazla– genişleyebilirdi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu teorinin içeriğine bir bakalım. Bu teori de diğer büyük patlama teorilerinin hepsi gibi, evrendeki bütün maddenin tek bir noktada yoğunlaştığı hipotezinden yola çıkar. Buradaki temel hata, evrenin gözlemlenebilir evrene eşit olduğunun, ve maddenin içinden geçtiği tüm farklı evreleri, dönüşümleri ve farklı durumları hesaba katmaksızın evrenin tüm tarihini lineer bir süreç olarak yeniden kurmanın mümkün olduğunun tasavvur edilmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyalektik materyalizm evreni Einstein ya da Newton gibi statik veya sürekli “denge” durumunda bir varlık olarak değil, sonsuz bir varlık olarak kavrar. Madde ve enerji yaratılamaz veya yok edilemez; periyodik patlamaları, genişleme ve daralmaları, itme ve çekmeleri, hayat ve ölümü içeren sürekli bir hareket ve değişim süreci içindedir. Bir veya birçok büyük patlama düşüncesi aslında olmayacak bir şey değildir. Buradaki sorun bambaşka bir şeydir; sorun, gözlemlenmiş kesin bir olgunun (Hubble’ın kırmızıya kayışı gibi) mistik bir yorumu ve evrenin yaratılışı hakkındaki dini fikirleri bilimin içine arka kapıdan sokma girişimidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle, evrendeki tüm maddenin “sonsuz yoğunluğa” sahip tek bir noktada yoğunlaşmış olması gerektiği düşünülemez. Bunun ne anlama geldiğinde net olalım. İlkin, sonlu bir uzaya sonsuz miktarda madde ve enerji koymak imkânsızdır. Sadece soruyu ortaya atmak bile onu yanıtlamak için yeterlidir. “Ah! der büyük patlamacılar, fakat evren, Einstein’in genel görelilik teorisine göre sonsuz değil, sonludur.” Eric Lerner kitabında Einstein’ın denklemlerinin sonsuz sayıda farklı evreni mümkün kıldığına işaret eder. Friedmann ve Lemaître birçok denklemin genişleyen evren sonucuna çıktığını gösterdi. Ancak hiçbir surette bu denklemlerin hepsi bir “tekillik” durumunu ima etmez. Yine de Guth ve ortaklarının dogmatik bir biçimde ileri sürdükleri varyant budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evrenin sonlu olduğunu kabul etsek bile, “tekillik” düşüncesi bizi açık bir şekilde hayali nitelikte sonuçlara götürür. Görebildiğimiz evrenin ufak bir köşesini evrenin tümü olarak ele alırsak –ki bu hiçbir mantıksal ve bilimsel temeli olmayan keyfi bir kabuldür– her biri yaklaşık 100 milyar ana yıldız (bizim güneşimiz gibi) silsilesi içeren, 100 milyardan fazla galaksiden bahsediyoruz demektir. Guth’a göre, bu maddenin hepsi tek bir protondan daha küçük bir yerde yoğunlaşmış durumundaydı. Madde, saniyenin trilyonda birinin trilyonda birinin trilyonda birinin milyarda biri kadar bir sürede, trilyon kere trilyon kere trilyon derece sıcaklığındayken, sadece tek bir alan ve sadece bir çeşit tanecik etkileşimi vardı. Evren genişleyip sıcaklık düştükçe, farklı alanların, ilk basitlik durumundan “yoğunlaşmış” olduğu farz edilir.&lt;br /&gt;Böylesi eşi benzeri görülmemiş bir genişlemeyi harekete geçirecek enerjinin nereden geldiği sorunu ortaya çıkar. Bu bilmeceyi çözmek için Guth, bazı teorik fizikçiler tarafından varlığı öngörülen, ancak en küçük bir deneysel kanıta bile sahip olmayan, her yerde ve her zaman hazır bulunduğu varsayılan bir kuvvet alanına (“Higgs alanı”) başvurdu. Eric Lerner şu yorumda bulunur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;strong&gt;Guth’un teorisinde, bir boşluk içinde bulunan Higgs alanı, gerekli tüm enerjiyi hiçlikten –ex nihilo– üretir. Onun ortaya koyduğu şekliyle evren, Higgs alanının lütfettiği büyük bir “bedava öğle yemeği”dir.*&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;_____________________&lt;br /&gt;* E. J. Lerner, The Big Bang Never Happened, s.158.&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-3901590222577677029?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/3901590222577677029/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=3901590222577677029&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/3901590222577677029'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/3901590222577677029'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2008/09/genisleme-teorisi.html' title='&quot;Şişme&quot; Teorisi'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-4865948311794102452</id><published>2008-09-11T22:34:00.000-02:00</published><updated>2008-09-11T22:36:44.059-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='CERN'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kozmoz'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fizik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Astronomi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Uzay'/><title type='text'>Teori Nasıl Evrildi</title><content type='html'>“Büyük patlama teorisinden” bahsetmek aslında doğru değildir. Gerçekte, her biri başı dertten kurtulmayan en azından beş farklı teori vardır. Birincisi, görmüş olduğumuz gibi, 1927’de Lemaître tarafından ileri sürüldü. Bu teori, kısa sürede bir dizi farklı temelde çürütüldü: genel görelilik ve termodinamikten türetilen hatalı sonuçlar, kozmik ışınlar ve yıldızların evrimi hakkında yanlış teoriler vb. İtibarını kaybeden teori, İkinci Dünya Savaşından sonra yeni bir biçim altında George Gamow ve diğerleri tarafından yeniden canlandırıldı. Büyük patlamadan kaynaklanmış olabilecek çeşitli olguları –maddenin yoğunluğu, sıcaklık, radyasyon düzeyleri vb.– açıklamak için Gamow ve diğerleri tarafından birtakım (yeri gelmişken, bir parça bilimsel “yaratıcı muhasebecilikten” yoksun olmayan) hesaplar yapıldı. George Gamow’un parlak yazım tarzı, büyük patlamanın, popüler hayal gücünü ele geçirmesini sağladı. Teori bir kez daha, beklenmedik biçimde ciddi sorunlarla yüz yüze geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece Gamow’un modelini değil, onun ardından gelen Robert Dicke ve diğerlerinin “salınan evren” modelini de geçersiz kılan birçok tutarsızlıklar bulunmuştu. Robert Dicke’in “salınan evren” modeli, evreni sonu olmayan bir döngüde salındırarak, büyük patlamadan önce ne olduğu sorununu halletmeye dönük bir girişimdi. Ancak Gamow önemli bir öngörüde bulunmuştu; böyle muazzam bir patlama, geride büyük patlamanın uzaydaki bir çeşit yankısı olarak “fon ışıması” şeklinde bir iz bırakmalıydı. Bu kehanet, birkaç yıl sonra teoriyi yeniden canlandırmak için kullanıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başından beri bu fikre karşı olanlar vardı. 1928’de Thomas Gold ve Hermann Bondi, bir alternatif olarak, daha sonra Fred Hoyle tarafından popülerleştirilen “kararlı durum”u ileri sürdü. Genişleyen evreni kabul eden bu yaklaşım, evreni “maddenin hiçlikten aralıksız yaratılışı” olarak açıklamaya çalıştı. Bu durumun her an gerçekleşmekte olduğu, ancak bugünkü teknolojiyle fark edilemeyecek kadar yavaş bir hızla ilerlediği farzedildi. Bunun anlamı, evrenin esas olarak hep aynı kaldığıydı, bu nedenle teorinin adı “kararlı durum” teorisi oldu. Böylece sorun daha beter bir hal aldı. “Kozmik yumurta”dan hiçlikten yaratılmış maddeye! İki rakip teori on yıl boyunca yumruklaşıp durdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birçok ciddi bilimcinin, Hoyle’ın maddenin hiçlikten yaratıldığı hakkındaki inanılmaz görüşünü kabul etmeye hazır olması gerçeğinin bizzat kendisi kesinlikle şaşırtıcıdır. Sonuçta bu teorinin yanlış olduğu görüldü. Kararlı durum teorisi evrenin zamanda ve uzayda homojen olduğunu varsaymıştı. Eğer evren bütün zamanlar boyunca “kararlı durumda” ise, radyo dalgaları yayan bir cismin yoğunluğunun sabit olması gerekirdi, çünkü uzayda ne kadar ileri doğru bakarsak zamanda o kadar geriyi görürüz. Fakat gözlemler durumun bu olmadığını gösterdi; uzayda ne kadar ileri bakıldıysa, radyo dalgalarının şiddeti o kadar büyüyordu. Bu kesin olarak evrenin sürekli değişim ve evrim halinde olduğunu kanıtladı. Her daim aynı değildi. Kararlı durum teorisi yanlıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1964’te ABD’de iki genç gökbilimci, Arnas Penzias ve Robert Wilson’ın uzaydaki fon ışımasını keşfiyle birlikte kararlı durum teorisi öldürücü bir darbe aldı. Bu hemen, büyük patlamanın Gamow tarafından öngörülen “artçı yankısı” olarak kabul edildi. Yine de çelişkiler vardı. Radyasyonun sıcaklığının Gamow’un öngördüğü gibi 20 ºK veya halefi P. J. E. Peebles’ın öngördüğü gibi 30 ºK değil, sadece 3,5 ºK olduğu anlaşıldı. Bu sonuç göründüğünden daha da kötüdür. Çünkü bir alandaki enerji miktarı sıcaklığın dördüncü kuvvetiyle orantılı olduğundan, gözlenen radyasyonun enerjisi öngörülen miktardan aslında birkaç bin kat daha azdı.&lt;br /&gt;Robert Dicke ve P. J. E. Peebles teoriyi Gamow’un bırakmış olduğu yerden ele aldılar. Dicke, Einstein’ın kapalı evren fikrine geri dönülebilirse, büyük patlamadan önce ne olduğuna ilişkin hassas sorunu halletmenin el altında hazır bulunan bir yolu olduğunu fark etti. Bu takdirde, evrenin belli bir zaman boyunca genişlediği, daha sonra tek bir noktaya (bir “tekillik”) veya ona benzer bir şeye çöktüğü, ve ondan sonra tekrar genişleme durumuna sıçradığı ileri sürülebilirdi, tıpkı bir çeşit sonsuz kozmik pingpong oyunu gibi. Sorun, Gamow’un, evrenin enerjisini ve yoğunluğunu, kapalı bir evren oluşturmak için gerekli olandan farklı seviyelerde hesaplamış olmasıydı. Gamow’un hesaplarında, evrenin yoğunluğu aşağı yukarı bir metreküp uzay başına iki atom kadardı; ve büyük patlamanın kalıntılarını temsil ettiği varsayılan fon ışımasının öngörülen sıcaklığıyla ifade edilen enerji yoğunluğu da, 20 ºK idi, yani mutlak sıfırın 20 derece üstündeydi. Aslında Gamow bu rakamları büyük patlamanın ağır elementler ortaya çıkardığını kanıtlamak için saptamıştı, ki bugün hiç kimse bunu kabul etmiyor. Bu nedenle Dicke bu rakamları bir kenara atıverdi ve kendi kapalı evren teorisine uyacak yeni ve aynı derecede keyfi rakamlar seçti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dicke ve Peebles, evrenin radyasyonla, en başta da 30 ºK sıcaklığındaki radyo dalgalarıyla dolu olması gerektiğini öngörmüşlerdi. Sonraları Dicke, kendi grubunun 10 ºK’lik bir sıcaklık öngörüsünde bulunmuş olduğunu iddia etti, ki bu rakam onun yayınlanmış eserlerinin hiçbirinde mevcut değildi ve üstelik bu haliyle bile gözlenen sonuçlardan hâlâ yüz kat fazlasını ifade ediyordu. Bu durum, evrenin Gamow’un düşünmüş olduğundan çok daha dağınık ve daha az kütleçekime sahip olduğunu gösterdi, bu da büyük patlama için gerekli enerjinin nereden kaynaklandığı temel sorununu kızıştırdı. Eric Lerner’in işaret ettiği gibi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Penzias-Wilson keşfi, Peebles-Dicke modelini doğrulamak şöyle dursun, kapalı salınım modelini açıkça geçersiz kıldı.”* Böylece büyük patlamanın standart model olarak bilinen üçüncü bir versiyonu ortaya çıktı; sürekli genişleyen açık bir evren.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fred Hoyle bazı ayrıntılı hesaplamalar yaptı ve büyük patlamanın sadece helyum, döteryum ve lityum gibi (son ikisi gerçekten oldukça nadirdir) hafif elementler ortaya çıkarabileceğini ilân etti. Eğer evrenin yoğunluğu aşağı yukarı sekiz metreküpte bir atom ise, bu üç hafif element miktarının gözlemlenen gerçek miktarlara oldukça yakın olması gerektiğini hesapladı. Bu şekilde, teorinin eski teorilere hiç benzemeyen yeni bir versiyonu ileri sürüldü. Bu, artık ne Lemaître’in kozmik ışınlarından ne de Gamow’un ağır elementlerinden bahsediyordu. Bunun yerine öne sürülen kanıt, mikrodalga fon ışıması ve üç hafif elementti. Fakat bunların hiçbiri büyük patlamanın kesin kanıtlarını oluşturmaz. Mikrodalga fon ışımasının son derece düzgün oluşu esaslı bir sorundu. Fondaki sözde düzensizlikler o kadar küçüktür ki, gözle görünenden çok daha fazla madde (ve bundan dolayı çok daha fazla kütleçekim) varolmadığı sürece, bu dalgalanmaların galaksilere büyüyecek zamanı olmayacaktır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka sorunlar da vardı. Zıt yönlerde uçuşan bu madde kırıntılarının hepsi birden nasıl olmuştu da aynı sıcaklığa aynı anda ulaşmayı başarmıştı (“ufuk” sorunu)? Teorinin yandaşları evrenin sözde kökenlerini, bir matematiksel mükemmellik modeli olarak, tümüyle kusursuz bir düzenlilikte, Lerner’ın sözcükleriyle “özellikleri saf akla uygun düşen simetri Cenneti” kadar düzenli bir model olarak sunarlar. Fakat bugünkü evren kusursuz ölçüde simetrik olmaktan başka her şeydir. Düzensiz, çelişkili ve “topak topak”tır. Evren hiç de Cambridge’de hakkında güzel denklemlerin yazıldığı şey değildir! Sorunlardan biri, büyük patlamanın neden düzgün bir evren ortaya çıkarmadığıdır? Neden ilk basit madde ve enerji uzaya uçsuz bucaksız bir gaz ve toz bulutu olarak düzgün bir biçimde yayılmadı? Neden bugünkü evren bu kadar “topak topak”tır? Bütün bu galaksiler ve yıldızlar nereden geldi? Yani A’dan B’ye nasıl geçtik? Erken evrenin saf simetrisi bugün gözümüzün önündeki düzensiz evreni nasıl ortaya çıkardı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;_______________________&lt;br /&gt;* E. J. Lerner, The Big Bang Never Happened, s.152.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-4865948311794102452?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/4865948311794102452/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=4865948311794102452&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/4865948311794102452'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/4865948311794102452'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2008/09/teori-nasl-evrildi.html' title='Teori Nasıl Evrildi'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-5879401885813740138</id><published>2008-09-11T22:32:00.000-02:00</published><updated>2008-09-11T22:34:40.832-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kozmoz'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fizik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Astronomi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Uzay'/><title type='text'>Doppler Etkisi</title><content type='html'>1915’te, Albert Einstein genel görelilik teorisini ileri sürdü. Bundan önce yaygın evren görüşü, Sir Isaac Newton tarafından 18. yüzyılda geliştirilen klasik mekanik modelden türetilmişti. Newton’a göre evren birtakım değişmez hareket yasalarına uyarak tıkır tıkır işleyen muazzam büyüklükte bir saat mekanizması gibiydi. Boyutları sonsuzdu, ama özde değişmeyen bir evrendi. Bu evren görüşü tüm diyalektik olmayan, mekanik teorilerin kusurlarından nasibini almıştı. Statikti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1929’da Edwin Hubble yeni bir güçlü teleskop kullanarak, evrenin daha önce düşünüldüğünden çok daha büyük olduğunu gösterdi. Üstelik, daha önce gözlemlenmemiş bir olguyu da fark etti. Işık, hareket eden bir kaynaktan gözümüze geldiğinde frekansında bir değişim olur. Bu durum, tayf (spektrum) renkleriyle ifade edilebilir. Bir kaynak bize doğru yaklaşırken, bu kaynaktan çıkan ışığın frekansının, tayfın yüksek frekans tarafına (mor renge) doğru kaydığını görürüz. Kaynak bizden uzaklaştığındaysa, tayfın düşük frekans tarafına (kırmızı renge) doğru bir kayma görürüz. İlk defa Avusturyalı Christian Doppler tarafından geliştirilen ve onun ardından “Doppler Etkisi” olarak adlandırılan bu teorinin astronomiye büyük katkıları vardı. Yıldızlar, gözlemcilere karanlık bir zemin üzerindeki bir ışık deseni olarak görünür. Birçok yıldızın tayfının kırmızıya doğru bir kayma gösterdiğini fark eden Hubble’ın gözlemleri, galaksilerin, uzaklıklarıyla doğru orantılı bir hızla bizden uzaklaşmakta olduğu fikrini doğurdu. Hubble evrenin genişlediğini düşünmemiş olsa da, bu yasa Hubble Yasası olarak tanındı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hubble, kırmızıya kayma ile galaksilerin görünen parlaklıklarıyla ölçülen uzaklıkları arasında karşılıklı bir ilişkinin [korelasyon] olduğunu gözlemledi. O dönemde gözlemlenebilen en uzak galaksilerin saniyede 25.000 mil hızla uzaklaşmakta oldukları ortaya çıktı. 1960’larda 200 inçlik yeni teleskobun gelişiyle birlikte, saniyede 150.000 mil hızla uzaklaşan çok daha uzak nesneler keşfedildi. “Genişleyen evren” hipotezi bu gözlemlerin üzerinde inşa edilmişti. Üstelik, Einstein’ın genel görelilik teorisinin “alan denklemleri” bu fikre uydurulabilecek bir tarzda yorumlanabilirdi. Bunun uzantısı olarak, eğer evren genişlediyse, geçmişte daha küçük olması gerekirdi. Sonuç, evrenin tek bir yoğun madde çekirdeği olarak başlamış olması gerektiği hipoteziydi. Aslında bu Hubble’ın fikri değildi. Rus matematikçisi Alexander Friedmann tarafından 1922’de ortaya atılmıştı. Daha sonra George Lemaître ilk defa 1927’de “kozmik yumurta” fikrini ileri sürdü. Diyalektik materyalizm açısından, sürekli bir denge durumunda, ebediyen değişmez, kapalı bir evren fikri açıkça yanlıştır. Bu nedenle, böylesi bir evren görüşünün terk edilmesi şüphesiz ileri bir adımdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hubble ve Wirtz’in gözlemleriyle Friedmann’ın teorilerine hatırı sayılır bir destek verilmiş oluyordu. Bu gözlemler evrenin ya da en azından evrenin gözlemleyebildiğimiz kısmının genişlediğinin işareti gibi görünüyordu. Buna, evrenin, eğer uzayda sonluysa, zamanda da sonlu olması gerektiğini –bir başlangıcı olması gerektiğini– kanıtlamaya çalışan Belçikalı rahip Georges Lemaître tarafından el konuldu. Böyle bir teorinin Katolik kilisesine getireceği yararlar her türlü şüphenin ötesindedir. Bu teori, geçmişte bilim tarafından yüz kızartıcı şekilde evrenden kovulduktan sonra, şimdi Kozmik Ju-ju Man olarak muzaffer bir dönüşe hazırlanan Yaratıcı fikrine kapıları ardına kadar açar. “Lemaître’in teorisinin temel güdüsünün, kendi fiziğini, Kilisenin hiçlikten yaratılış öğretisiyle uzlaştırma ihtiyacı olduğunu daha o zamandan anlamıştım” diyordu yıllar sonra Hannes Alfvén. Lemaître* daha sonraları Papalık Bilim Akademisinin yöneticisi yapılarak ödüllendirildi&lt;br /&gt;____________________&lt;br /&gt;* aktaran: E. J. Lerner, The Big Bang Never Happened, s.214.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-5879401885813740138?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/5879401885813740138/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=5879401885813740138&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/5879401885813740138'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/5879401885813740138'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2008/09/doppler-etkisi.html' title='Doppler Etkisi'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-7474121670380194125</id><published>2008-09-11T22:29:00.000-02:00</published><updated>2008-09-11T22:31:42.193-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kozmoz'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fizik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Astronomi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Uzay'/><title type='text'>Kozmoloji</title><content type='html'>Diyalektik düşünmeye alışkın olmayan birçok insan için sonsuzluk fikrini kabul etmek zordur. Sonsuzluk fikri, her şeyin bir başlangıcının ve sonunun olduğu günlük nesnelerin sonlu dünyasıyla o denli uyuşmazlık içindedir ki, garip ve açıklanamaz bir şey olarak görünür. Dahası, bu fikir belli başlı dünya dinlerinin birçoğunun öğretileriyle de uyuşmaz. Antik dinlerin birçoğunun kendi Yaratılış Efsaneleri vardı. Ortaçağ Yahudi alimleri Yaratılış tarihini İ.Ö. 3760 olarak belirlemişlerdi ve gerçekten de Yahudi takvimi bu tarihten başlar. 1658’de, Piskopos Ussher evrenin İ.Ö. 4004’te yaratıldığını hesapladı. 18. yüzyıl boyunca evrenin en fazla altı ya da yedi bin yaşında olduğu düşünüldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat –diye itiraz edebilirsiniz– 20. yüzyıl biliminin bütün bu Yaratılış efsaneleriyle hiçbir ortak yanı yoktur! Modern bilimsel yöntemlerle evrenin boyutlarının ve kökeninin tam bir tablosunu elde edebiliriz. Ne yazık ki iş bu kadar basit değil. Birincisi, muazzam ilerlemelere rağmen gözlemlenebilir evren hakkındaki bilgimiz, bize bilgi sağlayan en büyük teleskopların, radyo sinyallerinin ve uzay sondalarının gücüyle sınırlıdır. İkincisi ve daha da önemlisi, bu sonuçların ve gözlemlerin, genellikle salt mistisizmi andıran son derece spekülatif bir şekilde yorumlanma tarzıdır. Yaratılış Efsanesi (“Büyük Patlama”) ve onun ayrılmaz refakatçisi olan Kıyamet Günü (“Büyük Çatırtı”) âlemine gerçekten geri döndüğümüz şeklinde yaygın bir izlenim var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teleskobun icadıyla birlikte, teknolojinin gelişimi evrenin sınırlarını yavaş yavaş hep daha uzağa itti. Aristoteles ve Ptolemaios zamanından beri insanların aklını kuşatan kristal küreler ve dahası Ortaçağ dini önyargılarının ilerleme yoluna diktiği tüm diğer engeller sonunda yıkıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1755’te Kant, “ada evrenler” olarak adlandırdığı uzak yıldız kümelerinin varlığını öngördü. Buna rağmen 1924 gibi geç bir tarihte bile, tüm evrenin, yalnızca 200.000 ışık yılı çapında olduğu ve –kendi galaksimiz ve iki komşu galaksi olmak üzere– sadece üç galaksiden oluştuğu tahmin ediliyordu. Daha sonra Amerikalı kozmolog Edwin Powell Hubble, Wilson dağında 100 inçlik yeni teleskobunu kullanarak, Andromeda Bulutsusunun kendi galaksimizin çok daha dışında olduğunu gösterdi. Sonra, ondan daha uzak olan başka galaksiler keşfedildi. Kant’ın “ada evrenler” hipotezinin doğruluğu ispat edildi. Böylece evren –insanların beyninde– hızla “genişledi” ve daha uzak nesneler keşfedildikçe daha da genişlemeye devam etti. Bugün, 200.000 ışık yılı şöyle dursun, evrenin on milyarlarca ışık yılından daha geniş olduğu düşünülüyor ve zamanla bugünkü hesaplamaların bile yeterli büyüklüğe hiçbir şekilde yaklaşmadığı görülecektir. Çünkü evren, Cusa’lı Nicolas ve diğerlerinin düşündüğü gibi sonsuzdur. İkinci Dünya Savaşından önce evrenin yaşının sadece iki milyar yıl olduğu düşünülüyordu. Bu öngörü Piskopos Ussher’ınkinden biraz daha iyidir. Ancak yine de umutsuz derecede yanlıştır. Bugün büyük patlamacılar arasında evrenin tahmini yaşıyla ilgili şiddetli bir tartışma yürüyor. Buna daha sonra döneceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Büyük patlama&lt;/strong&gt; teorisi gerçekten de bir Yaratılış Efsanesidir (tıpkı ilk Tekvin kitabı gibi). Büyük patlama teorisi evrenin yaklaşık 15 milyar yıl önce meydana geldiğini söyler. Bu teoriye göre, bundan önce ne evren, ne madde, ne uzay ve ne de zaman vardı. O patlama anında, evrendeki tüm maddenin tek bir noktada yoğunlaşmış olduğu varsayılır. Büyük patlama hayranlarının bir tekillik olarak kabul ettiği bu görünmez nokta, daha sonra öyle bir güçle patladı ki, derhal bütün evreni doldurdu ve bunun sonucu olarak evren halen genişlemeye devam ediyor. Bu arada, “zamanın başladığı” an da bu idi. Bunun bir çeşit şaka olup olmadığını merak edecek olursanız bunu aklınızdan çıkarın. Büyük patlama teorisinin anlattığı şey tam da budur. Adlarının arkasında uzun harf dizileri olan üniversite profesörlerinin büyük çoğunluğunun gerçekten inandığı şey budur. Bilim çevrelerinin bir kesiminin yazılarında mistisizme doğru kayışın en açık delilleri mevcuttur. Son yıllarda, en son evren teorilerinin popüler açıklaması maskesi altında, özellikle büyük patlama sözde teorisiyle bağlantılı olarak her türlü dini düşüncenin kaçakçılığını yapmaya teşebbüs eden bir bilim kitapları seli görmekteyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;New Scientist (7 Mayıs 1994) “Başlangıçta Patlama Vardı” başlıklı bir makale yayınladı. Bu makalenin yazarı Colin Price, bir bilimci olarak eğitim almış ve çalışmıştı, ama şimdi bağımsız bir cemaat papazıdır. Şunu sorarak başlar: “Büyük patlama teorisi kutsal kitaba bu kadar mı ait? Veya başka bir şekilde ifade edelim, Yaratılış hikâyesi bu denli bilimsel mi?” Ve kendinden emin bir iddiayla bitirir: “Hiç kimse büyük patlama hikâyesini Tekvin kitabının ilk iki bölümünün yazarlarından daha iyi takdir edemezdi.” Bay Price’ın kuşkusuz dili sürçerek de olsa kesin bir doğrulukla büyük patlama hikâyesi olarak tanımladığı şeyin arkasında yatan mistik felsefenin tipik bir örneğidir bu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-7474121670380194125?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/7474121670380194125/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=7474121670380194125&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/7474121670380194125'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/7474121670380194125'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2008/09/kozmoloji.html' title='Kozmoloji'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-4151486097455543782</id><published>2008-08-30T16:12:00.002-02:00</published><updated>2008-08-30T16:19:22.582-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Çevre'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Küresel Isınma'/><title type='text'>KÜRESEL ISINMA SAĞLIĞIMIZI TEHDİT EDİYOR</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Bilgisayarlarda üretilen örnekler yerkürenin atmosferi ısındıkça pek çok hastalığın su yüzüne çıkacağını gösteriyor. Öngörülen tehlikenin işaretleri algılanmaya başlandı bile...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün pek çok bilimadamı atmosferin ısındığından şüpheleniyor. Hatta çoğu ısınma oranının yükseldiğini ve bu ısı değişiminin sonuçlarının giderek daha zararlı olacağını kabul ediyorlar. Bilgisayar hesaplamaları küresel ısınmanın ve bunun yolaçtığı diğer iklim değişimlerinin çok sayıda tehlikeli hastalığın dağılmasını ve bulaşmasını yaygınlaştıracağı yönünde tahminler ortaya koydu. Tedirgin edici olan, bu tahminlerin doğru çıkıyor gibi görünmesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atmosferin ısınması insan sağlığını farklı yollarla etkiliyor. Isınmanın doğrudan etkisi, güçlü, sıcak hava dalgaları yaratmasıdır. Özellikle günbatımının serinletici etkisi imdada koşmadığı zamanlarda bu etki derinleşir. Gece boyu ısının düşmemesi sonucu, atmosfer ani olarak ısınabilir ve geceleri, kışın ve iklim normallerinde görülen ısıda 35 dereceye varan büyük bir artış görülebilir. Dünyanın belli yerlerde, sıcak hava dalgalarına bağlı olarak gerçekleşen ölüm oranının 2020 yılında iki katına çıkacağı öngörülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küresel ısınma, dolaylı da olsa, hava durumunun değişmesiyle toplumsal refahı da (özellikle sel ve kuraklıkların yoğunluğunu ve sıklığını arttırarak, hava durumunda ani değişmelere yolaçarak) derinden etkileyebilir. Boğulma ya da açlığın getirdiği ölümlerin yanı sıra, bu felaketler çeşitli biçimlerde bulaşıcı hastalıkların ortaya çıkmasına ve yayılmalarına neden oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ihtimallerle başa çıkmak oldukça güçtür çünkü bulaşıcı hastalık yeniden lambasına döndürmenin çok zor olduğu bir cine benzer. Bulaşıcı hastalık, ani bir darbede azgın bir selden veya uzun süren bir kuraklıktan daha az sayıda insanı öldürür ama bir kez bir topluluğa kök saldı mı çoğunlukla kökünü kurutmak zordur ve diğer bölgelere yayılabilir. Koruyucu ve tedavi edici önlemlere ayrılacak kaynağın sınırlı olduğu gelişmekte olan ülkelerde, tehdidin kontrol altına alınması yakın gelecekte mümkün görünmektedir. Ancak, teknolojik olarak ileri ülkeler dahi, geçtiğimiz yıl ilk defa Kuzey Amerika'da görülen ve yedi New York'luyu öldüren Batı Nil virüsü vakasında olduğu gibi, beklenmedik saldırıların kurbanı olabiliyorlar. Uluslararası ticaretin ve seyahatin yoğunlaştığı bu çağda, hastalığa yol açan etkenin veya başka bir deyişle patojenin kendine barınacak ortam bulmasıyla dünyanın bir yerinde görülen bulaşıcı hastalık çabucak diğer kıtalar için de sorun olacaktır. Elbette, küresel ısınmanın insan sağlığına etkileri tümden kötü olmayabilir. Ancak, bütününde değişken hava koşullarının istenmeyen etkileri, yararlarını gölgede bırakacak yeni sıkıntılar ve kötü sürprizler içermeye yatkındır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sivrisinekler sıcakta komutayı ellerine alıyor:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Yerküre ısındıkça sivrisineklerin yaydığı hastalıklar -sıtma, Dang humması, sarı humma ve çeşitli şekillerde beyin iltihabına yolaçan hastalıklar gibi- en ciddi kaygıyı oluşturan marazlar arasındadır. Sivrisinekler hastalık bulaşmış bir hayvandan veya insandan aldıkları kanla birlikte hastalığa yolaçan mikro organizmaları da alırlar. Bundan böyle, sineklerin içinde patojen yeniden ürer ve sinekler ısırdıkları diğer bir kişiye hastalığın gelişmesine neden olacak dozu enjekte eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sivrisineklerin taşıdığı hastalıkların giderek yaygınlaşacağı tahmin edilmektedir. Hastalığı taşıyan sinekler, yani hastalığın 'vektörleri' meteorolojik koşullara duyarlıdır. Sıcakta, sivrisineklerin yaşayabileceği bir ısı dağılımında sinekler daha fazla çoğalır ve daha fazla ısırır. Aynı zamanda, daha yüksek ısı, patojenlerin içlerinde üreme ve olgunlaşma oranlarını arttırır. 5 F'lık ısı farkı patojenin olgunlaşma süresini yarıya indirebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşırı sıcak sivrisineklerin enfeksiyon bulaştırmasında tek başına etken değildir. Küresel ısınmayla birlikte sıklaşan sel ve kuraklıklar sineklere yeni üreme zeminleri oluşturarak çoğalmalarını kışkırtabilir. Sivrisineklerin yumurtaları kuluçka dönemindeyken durgun suda canlı kalır. Selin çekildiği zamanlarda kalan su birikintileri veya kuraklıkla derelerin durgun havuzlara dönüşmesi, insanların su bulundurmak için açığa koydukları büyük bidonlar yeni doğan sivrisinekler için küvöz işlevi görür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıtma ve Dang Humması sivrisineklerin bulaştırdığı hastalıklar içinde küresel ısınma tırmandıkça dramatik bir şekilde yayılan hastalıklar arasında yeralıyor. Her iki hastalık da, geçtiğimiz on yıl öncesinde, Amerika'dan Asya'ya, dünyanın çeşitli bölgelerinde ara ara görülmüştü. Sıtma gelinen aşamada hergün, çoğu çocuk, 3000 kişinin ölümüne yolaçıyor. Kimi senaryolar, süregiden ısınmanın sıtmanın yayılma olasılığı içinde bulunan alanın, dünya nüfusunun %45'ini kapsarken, 21. yüzyılın sonunda bu oranın %60'a çıkacağını öngörüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;19. Yüzyılda, Avrupalı sömürgeciler Afrika'ya geldiklerinde, aşağı bölgelerin hastalık barındıran tehlikeli bataklık havasından (sıtmanın ingilizce karşılığı olan malaria köken olarak "mal aria" - kötü hava anlamında) kaçmak için serin dağlara yerleşmişlerdi. Bugün, bu sığınaklardan geriye pek çoğu kalmadı. Sıcaklık dağlar boyunca, bitkiler ve kelebeklerle birlikte yukarıya yürüyor ve zirvedeki buzları eritiyor. 1970 yılından beri, tropik bölgesinde ısının her zaman sıfırın altında olduğu seviye neredeyse 150 metre yükseldi. Güney ve Orta Amerika'da, Asya'da, Afrika'nın doğusunda ve içlerinde, yüksek irtifada sinekler ve sineklerin taşıdığı enfeksiyonlar rapor edildi.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Oportünist canlılar iklimin döngüsel etkileriyle hayat buluyor:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Isınmanın sonucu gelişen iklim değişiklikleri, belli vektörlerce taşınan hastalıkları beklenmedik şekilde tetiklediği için ısının artmasından daha fazla önem arzediyor. Ilık kışları izleyen sıcak ve kavurucu yazlar enfeksiyonların kuşlar, şehirlerdeki sivrisinekler ve insanlar arasında bir döngü halinde bulaşmasını kolaylaştıran ortamı yaratıyor. Örneğin geçtiğimiz yıl New York'ta görülen Batı Nil virüsünün sürpriz bir şekilde ortaya çıkmasına, ısınmayı izleyen bu olaylar silsilesinin neden olduğu sanılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sivrisineklerin yanı sıra, hastalığı taşıyan diğer bir vektör de asalaklar. Bunlar, çabucak üreyebilen ve olumsuz koşullarda, yaşayabilmek için daha özgün ihtiyaçları olan diğer türlerle kıyaslandığında dayanıklı oportünist canlılardır. 1990'larda, iklim değişikliği kemirgen hayvanların bulaştırdığı yeni bir hastalığın (hantavirüs akciğer sendromu) insanlarda görülmesine etken oldu. Hayvanlardan insanlara bulaşan bu enfeksiyon akciğerlere yerleşiyor ve öldürücü olabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hastalık evresinin kendi doğallığında sona ermesi ekosistemlerin genellikle olağandışı uç koşullara dayanabildiğini gösteriyor. Hatta, ekosistemler hava koşullarındaki mevsim değişiklikleriyle yenilenirler çünkü değişken iklimlerde yaşayan türler birbirinden çok farklı koşullarla başa çıkma yetisi geliştirmek zorunda kalır. Ancak, hava koşullarında uzun erimli anormallikler ve çok geniş kaymalar yaşanması ekosistemin adaptasyon yeteneğini kırar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düzenli işleyen ekosistemlerde, içerdiği çeşitli türlerin zarar verebilecek organizmaları denetlediği doğada, asalakların doğada bulunuşu sorun yaratmaz. Ancak, artan ısınma ve hava koşullarının uç değerlerde seyretmesi ekosistemin daha da bozulmasına yolaçar ve bu bozulma doğadaki oportünist nüfusun büyümesinde, hastalığın hızlı yayılmasında etken olur.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sağlığı tehdit eden sular:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda bahsedildiği gibi, küresel ısınma vektörlerce taşınan hastalıkları açığa çıkarmanın yanısıra suyun kolera gibi çeşitli hastalıkları bulaştırma tehlikesini de arttırır. Isınma kuraklık ve sellerin daha büyük çapta ve sıklıkla görülmesini sağlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuraklığın suyla bulaşan hastalıklara ortam hazırlaması garip gelebilir. Oysa, kuraklık döneminde biriktirilmiş içme suyu rezervlerine mikrop bulaşması olağandır. Dahası, kuraklık süresince temiz su bulmanın zorlaşması yüzünden, kolera veya humma yüzünden çok miktarda su kaybetmiş kişilerin iyi bir hijyeni ve yeterli hidrasyonu sağlamaları mümkün olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1997 ve 1998'de, Afrika'nın Horn burnuna Hint Okyanusu'ndan gelen sıcak hava dalgasının getirdiği yağmurlar, küresel ısınmaya bağlı sellerin insanları nasıl etkileyebildiğine dair örnekler sunar. Bu yıllarda, bölgede yoğun yağışlar sonrası kolera ve sivrisineklerin bulaştırdığı sıtma türü enfeksiyonlar görülmüştü. Dünyanın batısında ise, Kasım 1998'de Orta Amerika'da üç günün sonunda hızı kesilen Mitch kasırgası Karayibler'den gelen sıcak hava dalgasıyla şiddetlenerek fırtınaya dönüştü. Sele dönüşen yağış en aşağı 11.000 kişiyi öldürdü. Hemen sonrasında, Honduras'da binlerce kolera, sıtma ve Dang humması vakası bildirildi. Aynı yılın Şubat ayında, dinmek bilmeyen yağmur ve bir dizi kasırga sonucunda Afrika'nın güneyinde sel felaketi yaşandı. Mozambik ve Madagaskar'da yüzlerce kişi öldü, kolera ve sıtma salgını tehlikesiyle binlercesi göç etmek zorunda kaldı. Bu tür felaketler etkili oldukları bölgelerde ekonomik gelişmeyi ve gelişmeye eşlik eden halk sağlığı hizmetlerini büyük oranda baltalıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Çözüm için ne yapılabilir?:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Küresel ısınmanın tehdit ettiği insan sağlığını korumak için tehlikelere karşı belli somut adımların atılmasıyla önlem alınabilir. Bulaşıcı hastalıkların ve onları taşıyan vektörlerin ortaya çıkmasını engelleyen izleme sistemleri geliştirmek, iklim ve çevre koşullarında olağandışı değişimleri tahmin etmeye odaklanmak ve son olarak küresel ısınmanın kendisine saldırmak; bunlar, ideal bir korunma stratejisi oluşturabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz baharda, ABD'nin kuzeydoğusunda görülen Batı Nil virüsü kontrol altına alınması çevreyi tehdit eden vektörlerin çoğalması engellenerek mümkün olmuştu. Virüsün kışın canlı kaldığı görülünce, halk sağlığı uzmanlarının içme suyu rezervlerinin temiz tutulması uyarısı etkili olmuştu. 1999 yılında yapılan bir araştırma ise uydu üzerinden hava değişimlerinin izlenmesinin yararlarını ortaya koyuyor. Okyanus üzerinde iki farklı bölgede suyun ısındığını ve Afrika'nın Horn burnu açığında biriken bitki topluluğunu algılayan uydu resimlerine dayanarak Horn burnunda yaşanan humma salgını beş ay öncesinden tahmin edilebilirdi. Bu tür verilerin ışığında hayvanlar aşılansaydı olasılıkla salgın önceden durdurulabilecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fosil artıklarına dayalı yakıt tüketiminin, bugün, karbondioksit ve diğer ısı emici gazların, daha doğrusu 'sera etkisi' yapan gazların atmosfere salınmasına ve küresel düzeyde ısınmaya yolaçtığı kuşku götürmüyor. Birleşmiş Milletler bünyesinde gerçekleştirilen iklim değişikliği konulu hükümetler arası panelde, sera etkisi yapan gazların giderek daha fazla atmosfere salınmasını durdurmanın, atmosferin azalan yansıtma özelliğinde %60-70 arası bir oranda iyileşme yaratacağı hesaplandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düzenleyici önlemlerin etkin bir şekilde alınıp kurumsallaştırılması gerekiyor. Dünyadaki iklim sistemini dengesizleştiren çok sayıda etken birdenbire iklimin halihazırdaki konumunu sıçratabilir. Herhangi bir anda meydana gelebilecek ani ısı değişimleri insan sağlığı açısından ciddi bir risk yaratıyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;__________________________________________&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Scientific American, 2002&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-4151486097455543782?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/4151486097455543782/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=4151486097455543782&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/4151486097455543782'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/4151486097455543782'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2008/08/kuresel-isinma.html' title='KÜRESEL ISINMA SAĞLIĞIMIZI TEHDİT EDİYOR'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-5959443894658692711</id><published>2008-08-29T16:03:00.001-02:00</published><updated>2008-08-29T16:07:11.271-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sivil Toplum'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Strateji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Siyaset'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Güvenlik'/><title type='text'>GÖZETİM TOPLUMU</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc0000;"&gt;Yerimizi belirleyen cep telefonları, her hareketi kaydeden kameralar. Zamanla rahat ve güvenlik adına özel hayatımızı kurban ediyoruz. Artık endişe etmekten vazgeçmeli, görülmeye alışmalıyız.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon'a yapılan saldırılardan kısa bir süre sonra, federal görevliler havaalanlarını kapattı, stratejistler askeri müdahale tertipleri hazırlamaya başladılar. Başsavcı John Ashcroft kendi güçlerinin hepsini harekete geçirdi. Beyaz Saray ve Savunma departmanları güvenliği atırılmış video konferanslarla görüşmeler yaparken, FBI'ın Stratejik Enformasyon ve Operasyon Merkezi toplanmıştı. &lt;strong&gt;Ashcroft bir sürü antiterörizm ölçütü belirledi.&lt;/strong&gt; Takip eden günlerde, başsavcı Hükümet Binası'na hükümetin telefonları dinleyebilmesini kolaylaştıracak bir kanun tasarısı gönderdi. Bu kanun tasarısı aynı zamanda Federallerin elektronik posta ve internet kullanıcılarını kontrol etmelerini sağlamak, kara para aklama kanunlarını güçlendirmek ve göçmenlerin haklarını zayıflatmak için geniş yetki sağlıyordu. Havalimanları ve diğer halka açık alanlarda, ulusal kimlik kartı, yüz tanıma programları, retina tarayıcısı gibi etkili sistemlerin kullanılacağı söylentileri ortalarda dolaşıyordu. Bütün bunların üstünde, doğrudan Oval Ofis'e rapor verecek olan bir güvenlik ofisi kurulmasından bahsediliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tür konuşmalar daha önce özel hayat savaşçılarıyla güvenlik bekçilerinin arasında dikkafalı tartışmalar çıkarırken, Amerika'ya yapılan terörist saldırıların ardından özgürlük-güvenlik terazisindeki dengelei değişti. Cumhuriyetçi senatör Trent Lott, "Böyle bir kavganın, içinde olunduğu zaman sivil özgürlüklere farklı bir muamele gösterilir" diyor. Demokrat Richard Gephandt ise "&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Bu olay özgürlükle güvenlik arasındaki dengeyi değiştirecek&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;" diye yorumluyor. Daha önce çatışan politikacılar şimdi doğru adım halinde, beraber yürüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu olayın hemen ardından terörizmle savaşta gözetlemenin teşkilatların esas oğlanı olduğu hemen görüldü. Gerçek şu ki, Amerika 11 Eylül'den önce de "gözetim toplumu"nu benimsiyordu. Güvenlik adına, bizi gözetleyen kameralarla büyüdük. Rahatlık adına, cep telefonundan kredi kartlarına, internete kadar hayatımızı kolaylaştıran diğer yandan izlenilmemize izin verdiğimiz birçok ürünü ve servisi seve seve kabul ettik. Bunlar casusluk teknolojisi değildi ama pek tabii olabilirlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözetlemenin araçları çok fazla. İlk olarak kameralardan başlayalım. Trafik lambalarındaki kırmızı ışığa riayet edilip edilmediğini ve hızı ölçen kameralar. Las Vegas'taki casinolarda iskambil kağıtlarını 'zoom'layan kameralar. Polis arabalarındaki, parklardaki ağaçlardan sarkan, stadyumun duvarlarında asılı, alışveriş merkezlerinde; yani, heryerdeki kameralar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözetleme ağı aynı zamanda dijital bir silaha sahip. Banka hesapları, kredi kartı hesapları, hastane kayıtları, ipotek ve emeklilik fonları sayesinde herbirimizin on-line bilgilerinin toplandığı çok etkileyici bir bilgi kasası mevcut.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dahası, günlük yolculuğumuzun gözetlenmesi konusu var. Transit ulaşım kartlarından, işe ne zaman geldiğinizi, ne zaman gittiğinizi hatta hangi departmanlar arasında gezdiğimizi dahi kaydeden işyeri kimlik kartlarımıza, bizim kimi aradığımızı hatta nereden aradığımızı gösteren telefon kartlarından, canlı bir tanıktan daha etkili yeri ve zamanı belirten kredi kartı kayıtlarına kadar izimizi sürmek için kullanılabilecek bir sürü araç var. Dahası fazlası da üretilebilir. Mesela GM'in onboard iletişim sistemi, Hertz, Avis ve Budget gibi kiralama şirketlerinin eğer müşterileri isterse kullandıkları, aracın bulunduğu yeri gösteren bir sistem. Mercedes'in ve Ford'un da benzer bir servisi var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık birçok yerde bize ait bilgiler biz istemiş olmasak dahi toplanmış durumda. Ama 11 Eylül'den sonra çoğunluğumuzda enformasyon iştahlılığı ve gözetlenmeye gönüllülük gelişti. Bu durum da endişe verici bir olasılığı akla getiriyor:&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Gözetim toplumunun farklı farklı gözetleme elemanları birleştirilip bir gözetim ağı oluşturulur mu?&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Özel şirketler ve hükümet teşkilatları biraraya gelip kimin gireceği belli olmayan bir 'süper database' oluştururlar mı?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;Üzülmek vakit kaybı.&lt;br /&gt;Gözetim var ve kaçınılmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;___________________________&lt;br /&gt;Wired Magazine, 03,2002&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-5959443894658692711?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/5959443894658692711/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=5959443894658692711&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/5959443894658692711'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/5959443894658692711'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2008/08/gozetim-toplumu.html' title='GÖZETİM TOPLUMU'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-6419358381556591825</id><published>2008-08-28T17:30:00.001-02:00</published><updated>2008-08-29T13:45:18.284-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Strateji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bilişim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Teknoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Güvenlik'/><title type='text'>HACKER VE HIRSIZLAR</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Cyber-Warrior tarafından yapılan açıklamanın tam metni:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son günlerde yazılı ve görsel basında “Sanal hacker çetesi yakalandı”, “Hackerler binlerce kişinin banka hesaplarını ele geçirdi”, “MSN şifrelerini kırarak kontör dolandıran hacker yakalandı” konulu haberlere rastlıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıradan keylogger ve Truva atlarıyla, korumasız ve bilgi düzeyi eksik insanların emek ve birikimlerini çalanlara “HACKER” denilmesi kelime ve kavramların karışmasından başka bir şey değildir. Basit bir script açığı ile dünyaca ünlü bir kurumun sitesine geçici ve sıradan bir şeyler yaptıklarını zannedenlere “dahi” denilmesi bilgisizliktir… Bu hırsızlara Hacker denilmesi, bugün kullandığımız işletim sisteminden başlayarak kullandığımız hemen her türlü yazılımın daha güvenlikli, daha kullanılışlı ve daha görsel olmasını sağlayan bilişim teknolojileri alanında ileri düzeyde bilgi, birikim ve uzmanlık sahibi olan hackerlera iftira ve hakarettir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çilingir ile Hırsız misali… Her ikisi de kapı açma işi yaparla ancak amaçları, kazanımları ile hukuk ve toplum önünde değerlendirmeleri farklıdır. Hırsız içerde kendine göre değerli ve para eden taşınabilir ne varsa alıp-götürmek için kapı açarken; çilingir bir hizmetin görülmesi, bir sorun veya sıkıntının başka şekilde çözülememesi nedeniyle kapı açar. Sanal hırsızlar minicik bilgi kırıntıları ile sanal alemde haksız kazanç peşinde koşarken hackerler sayısız bilgi parçalarını bir araya getirerek modern çağın bilişim öncüleri olmaya devam etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çeşitli aralıklarla InfoSecurity tarafından dünya çapında düzenlenen Hackerlar Paneli’nde konuşulan konular, tartışılan sorunlar ve dile getirilen çözüm önerilerinin içeriği ve varlığından Türk medyası habersiz olabilir. Ama ciroları milyar dolarları bulan, binlerce insan çalıştıran dev şirketler bu tür toplantıların en önemli katılımcıları arasındadır. Bu tür toplantılarda sıradan sanal hırsızlar değil uzman hacker’lar işletim sistemleri, yazılımlar, resmi-özel ve kişisel verilerin kullanımı ile ilgili gündelik yaşantımızı kolaylaştıracak çok değerli bilgileri sunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şifresi unutulan bilgisayarlara sorunsuz ulaşılması, yanlışlıkla silinen dosyaların geri kazanımı, para transferi yapılan banka siteleri ile doğalgaz borcunun öğrenildiği kamu sitelerinin güvenliğine kadar yaşantımızda bazen çok önemli yer tutan olguların hacker’lar tarafından geliştirildiğini unutmamalıyız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlerleyen teknolojik gelişmelere paralel olarak hayatımızın her alanına giren bilişim sektöründe “beyaz şapkalı” diye vasıflandırılan kendi içinde değerleri olan; bilgisini, birikimini ve yeteneklerini insanlık için kullanan hacker’larla; kolay ve haksız kazanç peşinde koşan hırsızların aynı kefeye konulup değerlendirilmesi büyük bir haksızlık ve yanlışlıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ülkenin topraklarında yaşayan hacker’lar başkasına ait kazanımları çalan hırsızlarla aynı isimle anılmayı hak etmiyor. Sanal hırsızlar ile hacker’lar arasındaki açık ve net ayrımın bilinmesi gerekmektedir. Gerçek hacker’lara haksızlık edilmesin. Sanal hırsızların insanlığa ve topluma verdiği zararları da hacker’lar önlemiş ve önlemeye devam etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm kamuoyuna saygıyla duyrulur.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-6419358381556591825?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/6419358381556591825/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=6419358381556591825&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/6419358381556591825'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/6419358381556591825'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2008/08/hacker-ve-hirsizlar.html' title='HACKER VE HIRSIZLAR'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-3718994607720084798</id><published>2008-08-28T11:11:00.011-02:00</published><updated>2008-08-29T14:37:57.645-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Siyaset'/><title type='text'>GÜVEN MESELESİ</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;"Son yıllarda ne oldu da TSK’ya duyulan güven, Himalayalar’ ın zirvesinden inip Ganj Nehri’nin kıyılarında seyretmeye başladı?"&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Ordunun güvenilirliği ile ilgili istatistikleri hükümetin altında kalmış yumuşak medyanın sayfalarından alırsanız; böyle bir soru sormanız çok doğaldır.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ordu, Türkiye'de etten vücudun içindeki kemikleşmiş yegane yapıdır.Nasıl ki, Afrika'nın fakir çocuklarında, et varlığını koruyamadığı zaman kemikler derinin altından kendini gösterir, devletin kurumları gerici ellerde eritilip yok edildiğinde yobaz tarikatları falan filan müdürlüklerini hakimiyeti altına aldığında aynısı olur.  Et çekilir. Geride sadece deri ve kemikler kalır. O kemikler ki bu milletin tarihinde 16 defa üzerine et sarıp ayağa kalkmıştır. Ve ait olduğu milleti özgür tutmayı başarmıştır.  Bu gün, gerici zihniyetin sivil temsilcileri, ülkenin kontrolünü aşırı dinci bir akımın sempatizanı tarikatların cemaatlerin müritlerinin kontrolüne bırakıyorsa demokrasi bitmiştir. Demokrasinin bitmişliğinin göstergesi ordu ise; bu milletin tümü ordudur.AB kafası, işte bunu algılamadığı için orduyu sistemin içerisinden çıkarıp ayrı bir yerde konumlandırmaya çalışmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benzer maddeler Serv'de de önümüze getirilmiştir ki biz o masada, kaybetmiş bir devlet olarak vardık.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bu kaybetmişlik halinde bile kabul edilmeyen şartları, güle oynaya kabul eden kafa, şunu da bilmelidir ki: Türkiye, her ne olursa olsun, varlığını orduya borçludur. Ama ordu, gösterilmeye çalışıldığı tarzda bir 'sınıf' yada 'kast' sisteminin parçası değildir.Milletin ta kendisidir.Yani sadece silahı beline takanı asker saymak bu milletin karekteri değildir.Bu millet, bırakın kundaktaki bebeğini, toplarındaki spermlere kadar askerdir.Bu gün hükümetler yada sivil toplum kuruluşları yolu ile fiilen iktidarı elinde tutan yada kontrol eden dış güçler işte bunu bilir.Biz bunu onlara mürekkebi kan olan bir hikaye ile öğrettik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdiii;&lt;br /&gt;Ordu, milletin içinden kendi çocuğundan, anasından babasından ayrı değildir ki, el kapısı gibi "güven yada güvenme" derdi içinde olsun.  Dert; olan orduya güvenme derdi değildir.  Ordunun bu virüsten ne derece enfekte olduğu derdidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- - - - - - -&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten dediğimin kökü millete dayanmaktan geçiyor.İranı örnek vermeye, uzağa gitmeye gerek yok.Osmanlı saltanatını devam ettirmeyen de Türk ordusudur. Çünkü ordu, iktidarın değil milletin emrindedir. Yazıda da dediğim gibi, asker anasını babasını kardeşini mi gözetir, iktidarı, saltanatı yada padişahı mı?&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Dünyada bu kadar iç içe geçmiş az ordu vardır. Birincisi millet olacaksın. Bunu başardın mı?Şimdi de devlet olacaksın. Bunu da başardın mı? O devleti koruyacaksın. İşte bunu yapan ordu, ile ABD nin iç savaştaki "konfederasyon ordusunu" biribirine karıştırmayın.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;İran örneğini verirken 1942 den 1979 a kadar geçen süreci iyi incelemek gerekir.Özellikle ingiliz petrol şirketinin Rus sınırı (bugünkü Azeri ve Kazak sınırı) boyundaki operasyonunu iyi bilmeli.&lt;br /&gt;İranda, halk şah'tan vaz geçmeseydi, şah yerinde dururdu. Çünkü İran ordusu, tıpkı Türk ve Japon orduları gibi milli bir ordudur.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Yani Osmanlıda halk, Padişahı isteseydi, Atatürk, devrimini yapabilirmiydi?&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Yani ne şahlar, ne padişahlar milletin önünde duramaz.Bakın, 2. Dünya savaşı sonrası ABD istediği halde Japon halkı Hiro Hito'yu bırakmadi. Sonuç olarak yenik bir devlet olmasına rağmen rejimi değişmedi. İmparotor, ABD'nin donanma gemisini karşıladı. Kendi elleri ile teslim anlaşmasını imzaladı. Ve ülkesini ölüm çemberinden kurtardı. Eğer Vahdettin, yada Pehlevi gibi kaçsaydı emin olun Japon devleti, şu an başkanlı bir demokrasi idi. Burada ortaya şu çıkıyor: Hiro hito; ordusuna güveniyordu.  Evet. Yenilmiş olan ordusuna güveniyordu. Çünkü o biliyordu ki, "Japon milleti, kısa sürede eksilen uzuvları yerine koyacaktır."&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Peki, şah Pehlevi de durum ne? İngiliz entrikaları ile şah ve ailesi millet düşmanı, hortumcu ve kendi hesabına çalışan biri gibi gösterilmiş.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Propagandalar ile millet (Bakın millet diyorum ordu değil) ikna edilmiş. Ordu da bu milli eğilime karşı (milletinin karşısında) olanlara boyun eğmiş.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Humeyni, güllük gülistanlık bir ülkeye gelip de sıfırdan bir cehennem yaratmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O cehennemin temel çukurunu İngilizler kazdı.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;O çukur insanların özgürlüklerinin de mezar çukuru oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta ordu, her toplum kesimi gibi içinde her türden unsurlar barındırır.&lt;br /&gt;Bu unsurlardan bağzıları mevkilerini de bu oluşumlara alet edebilir. Ama burada önemli olan bu virüslü be enfekte olmuş kısımları kesip atacak, tedavi olacak basireti göstermektir. Bugün ortaya çıkan sonuç ta bunun eseridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- - - - -&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karamsar bir senaryo yapmak isteyenler için, ortaya çıkanların çıkmış olması bile, ordunun bir iltihabı dışa atma sürecinin yansımasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani; Demek ki, millet de, olup bitenler karşısında bu temizlikten yanadır. Tekrar edeyim de ezberler kuvvetlensin.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Ordu, milletten yanadır.Milletin ordudan yana olmasını beklemeden. Zira bu sevgi karşılık bekleyerek olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgilerimle.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Murat Sevgi&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;__________________&lt;br /&gt;not: Noktalama işaretlerinden sonra bıraktığım boşlukları ve paragraf sonrasında bıraktığım satır boşluklarının yok olmasını programlama ile ilgili gerzekçe bir soruna borçluyum. Programcılıkta kuraldır çişini fazla tutma derler. Yoksa böyle beynine kaçar!&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bir de atasözü var.  Çinliler demiş. İyi demiş ufaklıklar; "&lt;strong&gt;Beceriksiz insan dışkı gibidir.  Sadece kirletir&lt;/strong&gt;."  ....sen anladın ne demek istediğimi. :)&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-3718994607720084798?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/3718994607720084798/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=3718994607720084798&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/3718994607720084798'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/3718994607720084798'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2008/08/gven-meselesi.html' title='GÜVEN MESELESİ'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-3065310526686470394</id><published>2008-08-23T12:23:00.002-02:00</published><updated>2008-08-23T12:27:14.231-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osman Pamukoğlu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Siyaset'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İlkeler'/><title type='text'>Pamukoglu-2</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;"HAK VE EŞİTLİK" HAREKETİNDE YER ALACAKLARIN&lt;br /&gt;DOĞASI VE FELSEFELERİ:&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;1. Türkiye çürük bir düzene doğru yol almaktadır. Aşırı derecede dayanıklı ve iddialı vatanperver insanlara ihtiyaç vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Bu dönemde az çok okuyan, düşünen, dinamik bir insanın politika dışında kalması imkânsızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Cumhuriyet ve demokrasi gözü pek muhafızlara ihtiyaç duymaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. Kadın ve erkekler bu yolda müşterek mücadele etmek zorundadır. Şahsi karar ve teşebbüsün tam ve kesin damgasının vurulması gerekir. Böyle bir siyasi hareket, mizaç, ruh yapısı, mücadele metot ve alışkanlıkları bakımından farklı bir insan ister.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. Her faaliyet halka dayalı, halkın içinde, halkın kültür ve ihtiyaçlarına dönük olarak ve mutlaka onu huzurlu kılmak, mutlu etmek için yapılacaktır. Millete bahane anlatılmaz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6. Kitleler ateşlenmeli, coşturulmalı, fakat bu; halk kitlelerinden alınacak ateşle yapılmalı, ruhları tutuşturulmalıdır. Bunun için açık fikirli konuşmalarla hayata ait konular işlenmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7. Hasım kazanmanız kaçınılmazdır. Savaşçı bir karaktere sahip olmalısınız ve haklı olduğunuzu bildiğiniz zaman, asla uzlaşmaya gitmemelisiniz. Hak verilmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8. Sabırsızlık ve cesaret kaybı insanı daha kolay bir yola sapması için ayartır. Bu kestirme yollar asla işe yaramaz. Onu seçtiğiniz için de duyacağınız pişmanlık, umutsuzluk duygularınızı daha da artırır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;9. Halkımızın dertleri kendi derdimizdir. Duygu, düşünce ve hayallerinizi ustalıkla kaynaştırırsanız, dağlar bile eğilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10. Halk, toplumsal ve ulusal meselelere meraklı hale getirilmelidir. İnsanlarımız şahsi sorumluluklarının farkına varmadığı sürece ülkenin yenilenmesi ve gelişmesi olmayacaktır. Halkın kendi gücünün ve olanaklarının farkına varması sağlanmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;11. Gençliğin yakıcı ateşini söndürmek, bir millete yapılabilecek en büyük kötülüktür. Yolları açılacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12. Bir milletin kendisini unutması en büyük kusurdur. Kendi benliğini kanıtlamayan toplumlara dünya saygı duymaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;13. Daha fazla geç kalınırsa, görülen o dur ki, geçmişteki birkaç neslin ortak zaaflarını gelecekteki bir nesil ödeyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14. Halkın bir bölümü dert küpü, bir bölümü de kan uykudadır. Aldatılmaya ve avutulmaya son verilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;15. Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK'ÜN Cumhuriyetin kuruluşunda öngördüğü: "İmtiyazsız, sınıfsız, bir kitleyiz" hedefi üzerine yorulmadan, bıkmadan yürümek esastır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüreği ve ruhu özgür insanlar kendi türlerinin en kıymetli örnekleridir. Titreyen ve korkan zaten yaşayamaz. Ölümün avcılık yaptığı bu dünya da özgürlük dışında hiçbir şeyin önemi yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya üzerinde yamyamlık devam ediyor, sadece insanları yeni usullerle yiyorlar. Dünya siyasi tarihinden çıkan sonuç, toplumlar "Ya emir alıyorlar ya da emir veriyorlar". Yani ya efendi ya da hizmetli durumdalar. Böyle giderse, bizim de geleceğimiz kusursuz hizmetli görünümündedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halkın aklı, halkın iradesi, halkın enerjisi ile halkın fikrinin ve vicdanının uyandırılması lazımdır. Moral çöküntüsünün sonu buhrandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatıralar da dal ister, kuşlar gibi konacak!&lt;br /&gt;İşte size tarihsel ve toplumsal bir dal teklif ediliyor. Ve bir milletin göğsü nefes almak için rüzgâr bekliyor. Hüküm sizin, karar sizin, vicdan sizindir ve her insan kendi hayatının mimarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir insanın en kıymetli en son sarılacağı şeyi onurudur. Onu kaybettikten sonra geriye ne kalır ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Yaşasın Vatan, Yaşasın Türk Milleti!&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-3065310526686470394?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/3065310526686470394/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=3065310526686470394&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/3065310526686470394'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/3065310526686470394'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2008/08/pamukoglu-2.html' title='Pamukoglu-2'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-569543761703532628</id><published>2008-08-23T12:16:00.001-02:00</published><updated>2008-08-23T12:28:34.043-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osman Pamukoğlu'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Siyaset'/><title type='text'>Pamukoglu-1</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;ANADOLU VE TRAKYA'DA YAŞAYAN&lt;br /&gt;TÜRK HALKI BU ÇAĞRI SİZE!&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık sızlanma, şikâyet etme, ağlama zamanı geçti. Her yerde çöküntü, gayesizlik ve yanılgı havası hâkim. Bu gidiş nereye diye sormaya kalkışmak ise aymazlıktır. Artık yolun ötesi görünmüştür. Siyaset, ekonomi ve güvenlik meseleleri diz boyu olup bunları ortadan kaldırmak için cesur ve erdemli bir siyasi mücadele şarttır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanların yeryüzünde görüldüğü ilk zamanlardan bu güne dek, kavgaları, çekişmeleri, ayrışmaları, savaşları, akla gelebilecek her türlü çatışma, mücadele, doktrin ve rejimlerin iki ana sebebi vardır, bunlar;&lt;br /&gt;" Hak ve eşitlik" tir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuruluş sürecinde olan ve kısa bir süre sonra Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin siyasi sahasına çıkacak olan "HAK VE EŞİTLİK" Partisinin değişmez ilkeleri, gerçekleştireceği hizmetler aşağıda sunulmuştur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Milletvekili, üst bürokrat ve memur dokunulmazlığı kaldırılacak, herkes adalet önünde hesap verecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Ülkenin baş düşmanları olan fakirlik ve cehalete, bütün kaynaklar seferber edilerek savaş açılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Siyasi partiler ve seçim yasaları tam bir demokratik düzene sokulacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. Yargıya bütün dünyada olabildiğinden de daha üst bir bağımsızlık sistemi getirilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. Halkın aç gezdiği bu memlekette halkın parası olan hazineden, partilere yardım yapmak akıl dışıdır, kaldırılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6. Bölücüler ve teokratik devlet peşinde koşanların önü tamamen kesilecek, Güneydoğudaki halk teröristlerden soyutlanarak dağlar silahlı eşkıyalardan temizlenecektir. Bu milletin, evlatlarının canı bu kadar ucuz değildir. 25 yıldır süre gelen kanın akışı daha fazla devam edemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7. Yolsuzluk, hırsızlık ve rüşvet denilen rezilliğe hiç kimsenin tevessül edemeyeceği yasal düzenlemeler yapılacak ve tam tatbik edilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;8. Vergi sisteminde adil ve dürüst şekilde uygulanacak düzenlemeler yapılacaktır. Emek ve alın teri her şeydir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;9. Ulusal kaynakların kullanımında öncelik sosyal güvenlik sistemi, eğitim ve sağlıkta olacaktır. Sosyal güvenlik sistemine dâhil edilmeyen tek kişi kalmayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10. Bütün keyfi harcamalara, saltanatlıklara, ayrıcalıklara, lüks yaşama, kamu ve mahalli yönetimlerde son verilecektir. Yağma sofrası ortadan kaldırılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;11. Dış siyasette tek ilke olacaktır; "Başı dik devlet, onurlu millet". Her tavır, her görüşme, her protokol, her tutanak, her antlaşmada esas budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12. 1960'dan başlayarak, gerçekleşmiş veya yarım kalmış teşebbüsler halinde Ordunun siyasi sürece müdahaleleri vardır. Ordu, direkt veya dolaylı hayatı boyunca fiilen siyaset dışı kalacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;13. Tam bağımsızlık (Tam İstiklal) ve ulusal egemenlik (Kayıtsız Şartsız Milli Hâkimiyet) bütün faaliyet ve çalışmaların temel fikridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14. Bu gün dünyada dolaşan paranın %50 si yiyecek alanında bulunmaktadır. Petrol için geri kalan paradan sadece 1/3 kullanılmaktadır. Dünyanın geleceği kıymetli tarım alanları ve suya bağlıdır. Topraklarımıza, sularımıza, ormanlarımıza sahip çıkmak çocuklarımıza yapılacak en büyük hizmet olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;15. Din bir vicdan işi olduğundan parti, dini dünya ve devlet işleri ile siyasetten ayrı tutmayı, milletimizin çağdaş medeniyet yolunda ilerlemesi için başlıca şartlardan bir sayacaktır. Bu ülkenin çocukları dinci, dinsiz, şu mezhepten bu mezhepten diye asla ayrılamaz, bölünme sebebi ve taraf tutmak kabul edilemez. Birbirlerine rastladıklarında : "Selamün Aleyküm" diyen de, "Merhaba" diyen de bu toprağın ve bu Kültürün çocuklarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;16. Söze, yazıya, fikre ve düşünceye hiçbir sebep ve gerekçeyle gem vurulamaz, sansür uygulanamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;17. Devletin sahibi ve efendisi millettir ve devlet millete hizmet için vardır. Devletin asli işi de, adaleti ve güvenliği sağlamaktır. Bu işini de en hızlı, en sağlam, en güven verici şekilde yapacak tarzda gerekli düzenlemeler yapılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;18. Ülkedeki tüm eğitim ve öğretimin, müfredat konu ve kapsamları akılcı, çağdaş sistemlere uygun olacak şekilde değiştirilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;19. Milletin kendi haklarını savunması lazımdır. Yarı bağımlı bir ülkede yaşayan bir insan, yürüyen ıztırapdır. Bir millet bağımsızlığını kaybedince, O millette herkes hiç olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20. Özgürlük her şeydir. Özgür olmayan insan cesur olamaz. Özgür olmadığından cesarette gösteremeyen insanın, başka yetenekleri olsa bile onların hakkını veremez. Demokrasi de ancak özgür birey ve toplumlar sayesinde gerçek niteliklerini ortaya koyabilir. Halkın hükümetleri denetleyemediği yerde demokrasiden bahsedilemez.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-569543761703532628?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/569543761703532628/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=569543761703532628&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/569543761703532628'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/569543761703532628'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2008/08/pamukoglu-1.html' title='Pamukoglu-1'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-2299488625638655464</id><published>2008-07-16T18:40:00.001-02:00</published><updated>2008-08-29T14:18:10.966-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hukuk Felsefesi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hukuk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İnterNet'/><title type='text'>HUKUK FELSEFESİ</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc0000;"&gt;Hukuk Felsefesi açısında, internet:&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elektroniğin bir handikapı yada internetin paradokslarından biri de diyebilirsiniz ama hiçbir site teorik olarak engellenemez. Tabi ki, "fiziksel olarak" içeriğin bulunduğu makinenin kabloları kesilmedikçe bu olmaz. YouTube da ve porno/terör sitelerinde de bu böyle. Birçok site sanal birer tünel oluşturup engellendi sanılan siteyi ve hizmeti size orjinal kaynağından sunuyor. Ben buna yüzerek gitmek dedim. Siz ne derseniz deyin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sitenin engelebilirliğinin olmaması internet mekanizmasının özgürlükçülüğünün güvencesidir. Eğer HUKUK bunu fark edemezse, yapılamayacak (UYGULANAMAYACAK) kararlar alır. Ki bu sadece bilginin eksikliğinin sağladığı bir gülünç durum olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu bir GARİP benzetme ile daha gülünç bir açıya getireyim: (Umarım gülersiniz) Mesela yargı yıldızların yerlerinini değiştirilmesi hakkında karar veremez. Yada turizm sezonunda havalar hala ısınmadı diye bir otelcimiz mahkemeye başvurup iklimlerin düzenlemesi ile ilgili YÜRÜTMEYİ DURDURMA kararı alamaz. (Yada alsa da fark etmez.) İşte internet hukuku böyle birşey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İNTERNET HUKUKU 21.yy ın ikinci yarısında (Yaşam hala devam ederse) metodolojisini bulup şekillenecek(*). İktisat da Hukuk da yenilenecek. Ve eski sistemlere yorgunluklarını atmaları için müzelerin tozlu rafları tahsis edilecek. :)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Murat Sevgi&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;______________&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;strong&gt;(*) Burada belirtilen; bir hukuk sisteminin inşası değil mevcut bir sistemin kurallarının keşfedilmesidir.&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-2299488625638655464?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/2299488625638655464/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=2299488625638655464&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/2299488625638655464'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/2299488625638655464'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2008/07/hukuk-felsefesi-asndan-internet.html' title='HUKUK FELSEFESİ'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-3830716179191451571</id><published>2008-07-13T14:57:00.001-02:00</published><updated>2008-07-13T15:09:07.098-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kültür-Sanat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kaybedilenler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kent'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yaşam'/><title type='text'>Sinema - Kaybedilenler - 1</title><content type='html'>&lt;p align="right"&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;strong&gt;Peynir kasabasından metropol'e hormonlu bir büyüme.&lt;br /&gt;Ve kaybolan sanatsal değerler.&lt;br /&gt;Bunun adı Yozlaşma!&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Kültür yozlaşması diyoruz. Ama tam ortasında oturduğumuz için yaşanan çöküşü ne yazık ki fark edemiyoruz. Popüler kültürün düşük seviyeli talepleri ve maddi çıkarların ön plana çıkması en önemli iki etken. Aslında bu ikili bir kısır döngünün zincirleme sebep ve sonuçlarını kendi içinde taşıyor. &lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Eğitimsiz ve ekonomisiz toplulukların bu vasıfsız durumları bazıları için büyük rant kapısı haline gelmiş durumda. Bu rant, tatlı karlar peşindeki birçok girişimciyi harekete geçiriyor. -Bunlara da ne kadar girişimci denirse! Tefecilik yada fırsatçılık gibi bir durum aslında bunların yaptığı.- Aylak ve parasız bir hale gelen insanların da başka bir çaresi kalmıyor. Üç kuruşa, beş kuruşa ıvır zıvır satan mağaza müsveddelerini gezmek tek sosyal faaliyetleri! (Ayrıca; “İŞ ADAMI” olarak, ülkemizi Çin malı çer-çöple doldurmayı kendilerine meslek edinen üzerine bir de para kazananları da tebrik etmek istiyorum.)&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Kitapevleri, sinemalar, sanat galerileri, ve tiyatro salonları sadece tabelaları ile biliniyor. Toplumun büyük bir kesimi kapılarından içeri girmiyor. Bunun için haklı sebepleri olduğunu düşünüyorlar. En acısı ise mazeretleri hep aynı: “Ekonomik sorunlar!”&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Kalabalıklaşma ile şehirleşme arasındaki farkın farkında olmayan yöneticiler, yönettikleri çarpıklığa şehir deyip dursun. Her gün, gerçek bir şehirden bir adım daha uzaklaşıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Trakya’nın küçük bir kasabası olan Çorlu; 70’li yılların sonuna kadar nüfusundaki tek etken değiştirici olarak memur atamaları ve özellikle de sınırları içinde bulunan askeri birlikleri görmüş. Bugün 30’lu yaşlarında olanlar; 9000 ve 14.100 gibi nüfus değerlerini hatırlıyor.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;strong&gt;İşte o tarihlerde nüfusumuz birkaç köyü geçmezken!&lt;br /&gt;Bir ucundan diğerine 10-15 dakika da yürünebilirken!&lt;br /&gt;Herkesin birbirini tanıyacağı kadar küçük bir kasaba iken!&lt;br /&gt;(Yeni Çorlu’lular pek bilmez. Çevrelerinde varsa büyüklerine bir sorsunlar.)&lt;br /&gt;Çorlu’nun tam ALTI tane sineması var! (DI.!)&lt;br /&gt;“DI” diyorum hepsi hikaye oldu. -Geçmiş zamanın hikayesi...-&lt;br /&gt;Çünkü hepsinin yerinde yeller esiyor...&lt;br /&gt;Ölümcül bir ebola salgını oldu ve tümü öldü!&lt;br /&gt;Yahu bina ölür mü? Demeyin. Vallahi öldü!&lt;br /&gt;Gülmeyin! Ağlanacak halimize... Bir de siz gülmeyin!&lt;br /&gt;Belki gizli bir el tümünün yıkılmasını emretti. Tümü yıkıldı...&lt;br /&gt;Belki de Beyoğlu, İstiklal caddesinden birileri kıskandı...&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Bunlar 30-40 yıl sonra bizi sollar... Yeşilçam sokağını da Çorlu’ya taşırlar.. Böyle giderse sinemaların galaları Çorlu’da yapılır. Bunlar 60’larda 70’lerde böyleyse 2000’lerde Hollywood’u da geçerler. Vakit erkenken şu Çorlu’luları durdurun! Diye emretti herhalde!&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;/strong&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Nereden nereye...&lt;br /&gt;Çorlu 10 kat, 100 kat büyüdü diyenlere ithaf olunur.&lt;br /&gt;İnanmayanlar için sayalım:&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Şimdi Cumhuriyet Meydanında, KILIÇOĞLU iş merkezinin olduğu yerde SİNEMA VAR! (DI)&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Şimdi MEGALİT pasajının olduğu yerde SİNEMA VAR! (DI)&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Şimdi Cumhuriyet Meydanında, VAKIF pasajının olduğu yerde SİNEMA VAR! (DI)&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Şimdi ERSÖZLER pasajının olduğu yerde SİNEMA VAR! (DI)&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Şimdi Atatürk Meydanında -bazı geri zekalıların dediği şekliyle heykel meydanında- apartmanların işgal ettiği bir alanda SİNEMA VAR! (DI)&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Şimdi Fatih Camisinin bulunduğu meydanda TONGUÇLAR binasında SİNEMA VAR! (DI) &lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Böyle sıralanmış sinemaları sayınca; bunlar Beyoğlu’nda, İstiklal caddesinde değil!&lt;br /&gt;Çorlu’da Omurtak Caddesinde!&lt;br /&gt;Hey gidi günler. Hey!&lt;br /&gt;(Burada bahsedilen salonlar 20-30 kişilik ufak-tefek salonlar değil. Sakın ha!, öyle sanmayın! 500-600 kişilik büyük mekanlar bunlar... Şimdi 20 koltuklu salonlara da sinema diyorlar ya. Bunu belirtmek istedim. Zamane sinemaları ile karıştırmayalım diye...)&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;/strong&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;strong&gt;Bunların dışında beş adet tiyatro sahnesi de cabası...&lt;br /&gt;Benim aklım almıyor.&lt;br /&gt;Alan varsa söylesin.&lt;br /&gt;10-15 bin kişiyken bunlar var.&lt;br /&gt;Sonra ne oldu da!?&lt;br /&gt;Dilim varmıyor..&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-3830716179191451571?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/3830716179191451571/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=3830716179191451571&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/3830716179191451571'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/3830716179191451571'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2008/07/sinema-kaybedilenler-1.html' title='Sinema - Kaybedilenler - 1'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-6033338239563727824</id><published>2008-07-12T22:24:00.005-02:00</published><updated>2008-07-13T15:34:23.348-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mizah'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='YouTube'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hukuk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İnterNet'/><title type='text'>Zeki - Metin parodisi gibi</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:130%;"&gt;YouTube yasaklarını düşündükçe aklıma Zeki Alasya - Metin Akpınar komedileri geliyor. 80’li yılların sonları.&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt; &lt;/span&gt;Devekuşu kaberenin en popüler olduğu dönem.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:130%;"&gt;Televizyonda Zeki Metin çılgınlığı var.&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt; &lt;/span&gt;Eleştirinin en komiğini sergiliyorlar. &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:130%;"&gt;İşte o oyunlardan biri:&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;Zeki, vatandaşı oynuyor, Metin de yasakçı memur. Zeki yolda yürümekte önüne Metin çıkar.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;- DUUR.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;- Burdan geçmek yasak. Vatandaş şaşkın.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;- Nasıl yani? Pişkin görevli:&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;- Peynirli var yumurtalı var!&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;- Nasıl olacak burdan geçmek yasak! Vatandaş:&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;- Eee benim evim orada! &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:130%;"&gt;Memur: &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;- Olabilir. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;- Ama burdan geçmek yasak! Vatandaş: &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;- İii de ben eve nasıl gidecem? Memur: &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;- Ben onu bilmem. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;- Biz kimsenin evine gitmesine engel olmayız. Vatandaş: &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;- İyi o zaman geçeyim. Der ve ileri atılır. Görevli hemen vatanı kurtarır bir eda ile omuzlayarak durdurur: &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;- Nereye? Vatandaş: &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;- Eve. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:130%;"&gt;Görevli: &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;- Sen ne laf anlamaz adamsın. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;- Anarşist misin... &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:130%;"&gt;Vatandaş biraz ağlamaklı: &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;- Ben vatandaşım. Evime gidecem!!! &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:130%;"&gt;Görevli: &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;- Hayır gidemeycen! ... Görevli: &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;- Sen şimdi dön ....nü bana!! Vatandaş döner. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:130%;"&gt;Görevli: &lt;/span&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;- Sen galileo'yu bilir misin? Vatandaş şaşkın:&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:130%;"&gt;- Kim o?&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:130%;"&gt;-Galileo Galileo! (Aslında Macellan demek istiyor) Dünyanın yuvarlak olduğunu bulan adam! Vatandaş bakıyor yüzüne ama şaşkın:&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:130%;"&gt;- Eeee?? &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:130%;"&gt;Görevli çözümü patlatıyor!:&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;- Hiç durmadan yürü. Dünya yuvarlak olduğu için aynı yönde devamlı yürürsen evine varırsın!!!! Vatandaş şaşkın yürür beş dakika sonra aklına takılanları sormaya geri döner... &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;- Kara oldukça yürürüm de! İyi de deniz çıkarsa. Görevli: Yüzme biliyormusun? &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:130%;"&gt;Vatandaş: &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;- EEVET! Görevli: &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;- &lt;b&gt;&lt;span style="color:red;"&gt;O ZAMAN YÜZÜNÜZ!!!!&lt;/span&gt;&lt;/b&gt; &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Yasaklar her zaman yıkılır. Bu teknoloji ile ilgili bir konuda ise hiç kimse engel olamaz. Kırılması yıkılması mutlaktır.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;İnternetin yargılandığı mahkemeler de de aynı durum söz konusu. Otorite konuya hakim olmayınca tiraji komik hikayeler çıkar ortaya. &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;İşte bunlardan biri de YuoTUBE'un hikayesi.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:130%;"&gt;Hukukun kuralları internetin kurallarını bağlamıyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:130%;"&gt;Bunu söylemek günah olabilir. Ama söylenip söylenmemesi gerçekleri değiştirmez.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:130%;"&gt;YouTube a yüzerek ulaşan biri olarak...&lt;/span&gt; &lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;DÜNYA YİNEDE DÖNÜYOR.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-6033338239563727824?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/6033338239563727824/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=6033338239563727824&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/6033338239563727824'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/6033338239563727824'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2008/07/zeki-metin-parodisi-gibi.html' title='Zeki - Metin parodisi gibi'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-668285694830385261</id><published>2008-07-12T16:22:00.007-02:00</published><updated>2008-08-29T13:46:38.720-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiirler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Blog'/><title type='text'>Kapanan kapanır!</title><content type='html'>&lt;blockquote style="MARGIN-TOP: 0px; MARGIN-BOTTOM: 0px"&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;SON YAZIM DÜŞTÜ MÜ?&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:130%;"&gt;Onpunto varsın&lt;br /&gt;Yazdıkça yaşarsın&lt;br /&gt;Yazdıkça varsın&lt;br /&gt;Günleri sayarsın&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:130%;"&gt;Bir gün sormazsın&lt;br /&gt;Bir gün söylemezsin&lt;br /&gt;Bir gün görmezsin&lt;br /&gt;Bir gün gelir kimseleri duymazsın&lt;br /&gt;Bir gün pat diye gidersin&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:130%;"&gt;Sen gidersin ama oncası kalır&lt;br /&gt;Onpunto bunu bir kere yapar&lt;br /&gt;Onca yazar, elleri boştamı mı kalır?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:130%;"&gt;Bu kadar sorgusuzsa&lt;br /&gt;Sevgisiz olur&lt;br /&gt;Kendi kendine pat diye ölür&lt;br /&gt;Sevenler ağlasada arkadan&lt;br /&gt;hayata sarılılır&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:130%;"&gt;Ölen ölür&lt;br /&gt;Ölen öldüğü ile kalır&lt;br /&gt;Onpunto kapanır&lt;br /&gt;bir site kapanır&lt;br /&gt;on site doğar&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;font-size:130%;"&gt;Yazarsın&lt;br /&gt;Varsın kapansın&lt;br /&gt;Sen yine yazarsın&lt;br /&gt;Çünkü sen yazarsın!&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;p&gt; &lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-668285694830385261?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/668285694830385261/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=668285694830385261&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/668285694830385261'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/668285694830385261'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2008/07/kapan-kapanr.html' title='Kapanan kapanır!'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-1060679205441482205</id><published>2008-07-10T21:24:00.009-02:00</published><updated>2008-07-13T15:35:06.181-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='YouTube'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hukuk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İnterNet'/><title type='text'>YouTUBE ve Hukuk</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;strong&gt;Elektroniğin bir handikapı yada internetin paradokslarından biri de diyebilirsiniz ama hiçbir site teorik olarak engellenemez. Tabi ki, "fiziksel olarak" içeriğin bulunduğu makinenin kabloları kesilmedikçe bu olmaz. YouTube da ve porno/terör sitelerinde de bu böyle. Birçok site sanal birer tünel oluşturup engellendi sanılan siteyi ve hizmeti size orjinal kaynağından sunuyor. Ben buna yüzerek gitmek dedim. Siz ne derseniz deyin. &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;strong&gt;Bir sitenin engelebilirliğinin olmaması internet mekanizmasının özgürlükçülüğünün güvencesidir. Eğer HUKUK bunu fark edemezse, yapılamayacak (UYGULANAMAYACAK) kararlar alır. Ki bu sadece bilginin eksikliğinin sağladığı bir gülünç durum olur.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;/span&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;strong&gt;Bunu bir GARİP benzetme ile daha gülünç bir açıya getireyim: (Umarım gülersiniz) Mesela yargı yıldızların yerlerinini değiştirilmesi hakkında karar veremez. Yada turizm sezonunda havalar hala ısınmadı diye bir otelcimiz mahkemeye başvurup iklimlerin düzenlemesi ile ilgili YÜRÜTMEYİ DURDURMA kararı alamaz. (Yada alsa da fark etmez.) İşte internet hukuku böyle birşey.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;/span&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;strong&gt;İNTERNET HUKUKU 21.yy ın ikinci yarısında (Yaşam hala devam ederse) metodolojisini bulup şekillenecek(*). İktisat da Hukuk da yenilenecek. Ve eski sistemlere yorgunluklarını atmaları için müzelerin tozlu rafları tahsis edilecek. &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;strong&gt;___________&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;* E-'den M-'ye başlıklı yazımda ayrıntıları bulabilirsiniz.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-1060679205441482205?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/1060679205441482205/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=1060679205441482205&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/1060679205441482205'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/1060679205441482205'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2008/07/youtube-ve-hukuk.html' title='YouTUBE ve Hukuk'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-4491479529582825688</id><published>2008-07-05T23:10:00.005-02:00</published><updated>2008-07-13T15:12:24.666-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Güncele dair'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Şiirler'/><title type='text'>Gidişat</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Gidişat'a dair,&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="left"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:130%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Suç olmaktan çıkarırsan&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;sarar her yeri hırsızlar&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;vazifeni kaçırırsan&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;olur padişah ırsızlar&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;Beklemezsen her taşını&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;Her yerinde vatansızlar&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;Ararsın bir kap aşını&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;Altındaki vatan sızlar&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;Seyrediyor yüreksizler&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;Vatan senin kanınla var&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;Bir anlatsam yürek sızlar&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;Anlamaz bunu analar&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;Bu vatan benim dersin ya&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;Kanını helal edersin ya&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;Bunca laf eder durursun ya&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;Anlamaz bunu analar&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;Vatanı kanla yoğurup&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;Yinede evlat doğurup&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;Üstüne bir de sövülüp &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt" align="left"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-family:Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif;"&gt;&lt;span style="mso-spacerun: yes"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="mso-tab-count: 1"&gt;&lt;/span&gt;Sonra gider mi analar&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="left"&gt;Murat SEVGİ 01/07/08 - ilk yayın yeri:&lt;strong&gt;OnPUNTO &lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-4491479529582825688?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/4491479529582825688/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=4491479529582825688&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/4491479529582825688'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/4491479529582825688'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2008/07/youtube-yasaklanamaz.html' title='Gidişat'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-1008227136755791500</id><published>2007-06-03T08:35:00.005-02:00</published><updated>2008-07-13T15:20:44.711-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Strateji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Güncele dair'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Teknoloji'/><title type='text'>BAŞAR[AMA]MA</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;BAŞAR[AMA]MA ÜZERİNE ÜÇ YAZI...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Başarma ama, "ama" ´sı var!&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Birincisi (*)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarih: 7 Ağustos 2006Yer: Pursaklar-Ayancık Yolu (Ankara)&lt;br /&gt;Aselsan'da çok önemli projelere imza atan 31 yaşındaki makine mühendisi Hüseyin Başbilen bir aracın içinde ölü bulunuyor.&lt;br /&gt;ODTÜ mezunu mühendisin sol el bileğinde ve boynunda kesik izleri var.&lt;br /&gt;Otopsi sonucu "intihar etmiştir"deniliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarih: 16 Ocak 2007Yer: Gölbaşı (Ankara)&lt;br /&gt;Aselsan'da çalışan ODTÜ mezunu elektrik mühendisi 30 yaşındaki Ali Ünsem Ünal aracının içinde tabancayla intihar ediyor.&lt;br /&gt;3 yıldır Aselsan'da çalışan mühendis ölüyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Tarih: 26 Ocak 2007Yer: Batıkent (Ankara)&lt;br /&gt;26 yaşındaki ODTÜ mezunu elektrik mühendisi Evrim Yançeken evinde intihar ediyor.&lt;br /&gt;2 yıldır ASELSAN'da görev yapan 26 yaşındaki Evrim Yançeken, 7. kattaki evinin penceresinden atlıyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Genç mühendis ölüyor.&lt;br /&gt;Yüksek lisans yapan genç mühendisin, uzun süredir tez için çalıştığı ve bu nedenle psikolojisinin bozulduğu iddia edildi.&lt;br /&gt;Bir de intihar notu bırakmış: "Artık dayanamıyorum.&lt;br /&gt;Psikolojim çok bozuldu.&lt;br /&gt;Yüksek lisans tezimle ilgili büyük sıkıntılar yaşıyorum.&lt;br /&gt;İntiharımdan kimse sorumlu değil.&lt;br /&gt;Ailemin üzülmesini istemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;7 Ağustos'taki ilk intiharda şüpheler vardı. Mühendis Hüseyin Başbilen'in vücudundaki kesikler için "kendi yaptı" dendi. Gölbaşı'ndaki 2. intihar da mühendis Ali Ünsem Ünal,aracının içinde başından vurulmuş bulundu. "İntihar etti" dendi. Batıkent'teki 3. intiharda ise Evrim Yançeken intihar notunu yazıp 7. kattan kendini attı.&lt;br /&gt;Dikkat ederseniz 3 ölüm de farklı biçimde gerçekleşiyor.&lt;br /&gt;3 farklı intihar metodunu uyguluyor mühendisler.&lt;br /&gt;İntiharlar son 6 aya sıkışmış.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;İlginç.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Aselsan, TSK'nın dışa bağımlılığını azaltmak için kurulmuş bir şirket.&lt;br /&gt;En önemli özelliği aviyonik bakımından bunu büyük ölçüde başarmış olması.&lt;br /&gt;Bu aviyonik meselesi çok önemli.&lt;br /&gt;650 milyon dolara F-16'larımızı ABD modernize edecek ya, işte o uçaklarda bizimkilerin yapamadığı tek şey aviyonik sistemler.&lt;br /&gt;Dışa bağımlılık o yüzden.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Türkiye'nin en parlak üniversitesinden mezun olmuş 3 parlak mühendis. Türkiye'nin en parlak kuruluşlarından birinde iş buluyorlar.&lt;br /&gt;Türkiye standartlarına göre hayli iyi maaş alıyorlar.&lt;br /&gt;Ve "yüksek lisans tezi sıkıntısı" onları intihara sürüklüyor.&lt;br /&gt;Yüksek lisans neden yapılır? Daha iyi maaş, daha iyi mevkii için.&lt;br /&gt;Adam zaten 26 yaşında bunu başarmış.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Diğerleri de...&lt;br /&gt;Aselsan'ın internet sayfasına giriyorum,intiharlarla ilgili tek açıklama yok.&lt;br /&gt;Türkiye'nin en gözde kurumunun 3 mühendisi intihar ediyor, herkes "sus-pus".&lt;br /&gt;Ölenler Aselsan'ın çalışanı değil yalnızca,&lt;br /&gt;Bu ülkenin yetiştirdiği beyinler,&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Olay sadece "ruhsal sıkıntı" ise, ilk intiharın ardından çalışanlarına yönelik tedbir almayan Aselsan yönetimi yine kusurlu sayılır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Türkiye'nin en gözde mühendisleri bu ölümleri görünce Aselsan'da çalışmak ister mi?&lt;br /&gt;Kurum, adeta içine kapanarak kendi bacağına kurşun sıkmış olmuyor mu?&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Yanıtı gizlidir ama yine soralım:&lt;br /&gt;Bu mühendisler hangi proje üzeride çalışıyorlardı?&lt;br /&gt;Geleceklerini garanti altına almış 3 kişinin ard arda intihar etmesini "yüksek lisans" notu açıklamaya yetmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DİKKAT!..........................&lt;br /&gt;ŞU GÜNLERDE ANKARA'DA IDEF '07 DİYE BİR FUAR GERÇEKLEŞTİRİLİYOR.&lt;br /&gt;FUARIN AMACI BÖLGEMİZ ÜLKELERİNİN SAVUNMA İHTİYAÇLARINI BULABİLECEKLERİ BİR PAZAR OLUŞTURMAK.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;BU FUARDA ASELSAN, ROKETSAN, AYDIN YAZILIM, MİLSOFT GİBİ MİLLİ ŞİRKETLER DE ÜRÜNLERİ İLE BOY GÖSTERİYORLAR. GENÇLERİMİZİ BU GİBİ SEKTÖRLERE YÖNELTMEK GEREKİYOR. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;SİLAH VE HAVACILIK SEKTÖRÜ İLE İLGİLİ İŞLERDE ÇALIŞMAYI; SADECE ÖLÜM MAKİNELERİ OLARAK GÖRMEMELİYİZ.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;SİLAH SANAYİİ HER TÜRLÜ TEKNOLOJİNİN ZİRVE NOKTALARDA KULLANILDIĞI BİR SEKTÖRDÜR. BUGÜN GÜNLÜK HAYATTA KULLANILAN TÜM TEKNOLOJİK ÜRÜNLERİN KAYNAĞI SİLAH SANAYİİDİR.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;CEP TELEFONUNDAN BİLGİSAYARA, MİKRO DALGA FIRINDAN DİJİTAL KAMERALARA KADAR BİR ÇOK ÜRÜN BİR ZAMANLAR ASKERİ VE SİLAHLANMA İÇİN ÜRETİLMİŞ TEKNOLOJİLERİN TÜREVLERİDİR. ÜLKEMİZ, KATMA DEĞERİ ÇOK YÜKSEK OLAN "BEYİN İŞİ" ÜRÜNLERE YÖNLENDİRİLMELİ VE EĞİTİM SİSTEMİ UYGUN HALE GETİRİLMELİDİR. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;TOPLUMUN GENÇ BEYİNLERİ KAFALARINDA SORU İŞARETLERİ İLE DOLAŞMAMALI.&lt;br /&gt;ULUSLARASI YADA ULUSAL BİR ENTRİKA YUMAĞI VARSA MUTLAKA ÇÖZÜLMELİ.&lt;br /&gt;BİLİM, RASTLANTILARA RABET EDER, AMA RASTLANTILARIN DA TAHAMMUL HADLERİ VARDIR.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;6 AY İÇİNDE 3 GENCİN, BUNCA ORTAK ÖZELLİK İLE YÜKLÜ ÜÇ GENCİN, KRİTİK, STRATEJİK 3 GENCİN ÖLÜMÜ "RASTLANTIDIR" DENİLE BİLİR Mİ?&lt;br /&gt;BELKİ MEMLEKETİMİZİN YETİŞTİRMİŞ OLDUĞU BU GENÇLERİN HESABI SORULUR.&lt;br /&gt;SORULURSA, ANCAK O ZAMAN ONLARA KARSI GÖREVİMİZİ YAPMIŞ OLURUZ.&lt;br /&gt;BU SORULARI SORUN, SORDURUN!&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;LÜTFEN İLETEBİLDİĞİNİZ KADAR ÇOK KİŞİYE İLETİN. BENZER İŞLER İLE UĞRAŞANLARA KARŞI ENGELLEYİCİ ÇABALAR, 20 YIL ÖNCESİNİN GENÇLERİNE DE OLDU! &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;O GÜN BAŞLANANLAR DESTEKLENİP DEVAM ETTİRİLEBİLSEYDİ BELKİ BUGÜN BUNLARI KONUŞMAYACAKTIK. UNUTMAYIN Kİ MEDENİYETLER HEP BU TOPRAKLARDA DOĞMUŞ. EĞER YAPMAZSANIZ; DAHA YILLARCA BİRBİRİMİZE BİZ NEDEN BİRŞEYLER İCAT EDEMİYORUZ DİYE SORAR DURURUZ.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;=============================================== &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkincisi (**)&lt;br /&gt;"şifrecilik" deyince eskilere gittim.&lt;br /&gt;Teknolojinin bilinmeyen tarihinden bir sayfa kopardım.&lt;br /&gt;20 yıl olmuş.&lt;br /&gt;Dile kolay, akla zor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÜLKEMİZDE İLK KRİPTOLOJİ ÇALIŞMALARI HAVA KUVVETLERİNDE BAŞLADI.&lt;br /&gt;DAHA ÖNCE MESAJLARIN MEKANİK ŞİFRELEMESİ YAPILIYORDU. AMA İLK DEFA SİVİL ÇALIŞMA; DR. WILHEIM SHOULT TARAFINDAN 1987 YILININ YAZINDA BİR PROJE GURUBU OLUŞTURULMAYA BAŞLANDI. BU GURUBA; O DÖNEMDE ÖĞRENCİ OLAN 17 GENÇ KATILDI.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TÜMÜ 1985 İLE 1989 ARASINDA ÜNİVERSİTE SINAVINDA İLK 100 İÇİNDE OLDUKLARI İÇİN SEÇİLMİŞLERDİ. YAŞ ORTALAMASI 18 OLAN GURUPTA EN GENÇ 15, EN YAŞLI 21 YAŞINDAYDI. BU 17 GENÇ İKİ GURUP ŞEKLİNDE ORGANİZE OLDULAR. GURUPLARDAN BİRİSİ 6 KİŞİDEN OLUŞUYORDU. DİĞER GURUP İSE 11 KİŞİDEN OLUŞUYORDU.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6 KİŞİLİK OLAN GURUBA GELİŞTİRME GURUBU DENİLDİ. 11 KİŞİLİK OLANA İSE YIKIM GURUBU DENİLDİ. GELİŞTİRME GURUBU TASARIMI YAPACAK, YIKIM GURUBU DA O TASARIMI HIRPALAYIP KUSURLARINI BULACAK VE BÖYLECE MÜKEMMELE YAKIN BİR SONUCA GİDİLECEKTİ. GELİŞTİRME GURUBU ARTIK YIKILAMAZ BİR TASARIM YAPTIĞINDA NİHAYİ SONUÇ ORTAYA ÇIKMIŞ OLACAKTI.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(NOT: ABD HÜKÜMETİ TARAFINDAN SİPARİŞ EDİLEN; YAZILIM EKİPLERİ İÇİN TASARLANAN CMM UYGULAMA MODELİ CARNIGIE MELLONE ÜNİVERSİTESİ TARAFINDAN AYNI YIL GELİŞTİRİLMEYE BAŞLAMIŞTI. YANİ CMM İCAT EDİLMEDEN BİZDE UYGULANMIŞ VE SONUÇ ALINMIŞTI.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BU GURUPLAR AĞUSTOS 1987 DEN MART 1990 A KADAR (30 AY) BU ÇALIŞMALARI DEVAM ETTİRDİLER. GELİŞTİRME GURUBU 1989 YILININ MART AYINDA BİR ÇİP TASARIMI YAPMAYI BAŞARDI.ÜRETİLEN ÇİP 8 BİTLİK VERİYİ PAYLAŞIMLI ORTAMDA ŞİFRELİ ŞEKİLDE YAYINLIYOR VE YALNIZCA BİR İKİZİ TARAFINDAN TOPLANAN VERİ ESKİ HALİNE GETİRİLEBİLİYORDU.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BU ÇİP DÜNYA TARİHİNİN İLK ENKRİPŞİNLI DATA TRANSFER YARI İLETKENİYDİ!&lt;br /&gt;MİKRO DEVRE; 18 AY GİBİ BİR SÜREDE GELİŞTİRİLMİŞTİ. TASARIM, "VLSI" TEKNOLOJİSİNİN KULLANILDIĞI "ASIC" UYGULAMASIYDI.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;RESMİ TARİHİNDE BU TEKNOLOJİ ANCAK 1993 DE KULLANILDI.&lt;br /&gt;GELELİM DEVRENİN AKIBETİNE;&lt;br /&gt;BELÇİKA'DA BULUNAN BİR YONGA ÜRETİCİSİ TARAFINDAN TASARIM ÇOĞALTILMAYA BAŞLANDI.BİR YIL İÇERİSİNDE 6 FARKLI FİRMA (ABD(3) FRANSA(1) İNGİLTERE(1) BELÇİKA(1) ) PATENT İÇİN BAŞVURUDA BULUNDU.BU BAŞVURULARDAN 4 TANESİ (ABD(3) BELÇİKA(1) ) ONAYLANDI.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DÜNYA; ŞU ANDA MEVCUT BÜTÜN ŞİFRELEME METOTLARININ ALT YAPISINDA BU TEKNOLOJİYİ KULLANIYOR.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1993 YILINA GELİNDİĞİNDE "SAUNDERS COLLAGE" DİYE BİR OKUL METODU DERS KİTABI OLARAK YAYINLADI.METODUN TÜM HAKLARI "PUBLIC" OLARAK KABUL EDİLDİ VE HİÇ KİMSENİN HAKKI VE SAHİPLİĞİ MÜMKÜN OLAMAZ HALE GETİRİLDİ.&lt;br /&gt;GELİŞTİRME GURUBUNDAN BİR GENÇ, 1990 OCAK AYINDA MOTOSİKLETİ İLE TAKLA ATARAK YARALANDI. 1 AY KOMADA KALDI. (UYUŞTURUCU ALDIĞI SÖYLENDİ) BU OLAYDAN SONRA BİR DAHA PROJEYE DÖNEMEDİ.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GELİŞTİRME GURUBU 5 KİŞİ KALDI.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AYNI YIL GELİŞTİRME GURUBUNDAKİ GENÇLERDEN BİRİ YAŞADIĞI STRESE DAYANAMAYARAK 1990 MART AYINDA İNTİHAR ETTİ.&lt;br /&gt;(UYUŞTURUCU KOMASI SONUCU ÖLDÜĞÜ SÖYLENDİ)&lt;br /&gt;GELİŞTİRME GURUBU, 1990 MARTINDA DAĞILDI.&lt;br /&gt;BU OLAYDAN 3 AY SONRA YIKMA GURUBU DA DAĞILDI.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;EKİP GERİ KALAN ÜYELERİNE OLDUĞUNA GELİNCE;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 TANESİ, (PROJENİN EN GENÇ ÜYESİ) TASARIM İŞİNİ DEVAM ETTİRMEYİ BAŞARDI. JAPONYA'YA GİTTİ. LİSEYİ TEKRAR OKUDU. OSAKA DA TEKNİK OKUL BİTİRDİ. 18 YAŞINDA EVLENDİ. 19 YAŞINDA İLK ÇOCUĞU OLDU. NINTENDO OYUN BİLGİSAYARININ BİRÇOK AKSAMINDA İMZASI VAR. OĞLU ÜNİVERSİTEYİ 16 YAŞINDA BİTİRDİ.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 TANESİ, OKULU BIRAKTI. (2. EN GENÇ) KÖYE DÖNDÜ. 5-6 YIL KÖYDE KALDIKTAN SONRA DAYANAMAYIP TEKRAR İSTANBUL'A GELDİ. EMLAKÇILIK İŞİNE GİRDİ. ÇOK SAYIDA BAYİSİ OLAN BİR EMLAK ZİNCİRİ KURMAYI BAŞARDI. MİLYON DOLAR PARA HARCAYIP OFİSİNİN BODRUMUNDA ELEKTRONİK LABORATUARI KURDU. BU YAZ EVLENİYOR.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 TANESİ, ÜNİVERSİTEDEN SONRA ABD YE GİTTİ. ABD' DE M.I.T. DE ELEKTRONİK OKUDU. YAPTIĞI NANO-TEKNOLOJİ DEVRELERİ SAYESİNDE ARTIK RAHATÇA GİGAHERTZ DİYEBİLİYORUZ. 1999 DEPREMİNDE BÜTÜN AİLESİNİ KAYBETTİ. TÜRKİYE'YE DÖNDÜ. 2005 YILINDA BELEDİYE YASAKLAYANA KADAR EMİNÖNÜ'NDE BALIKÇILIK YAPIYORDU. BİRDEN ORTADAN KAYBOLDU.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 TANESİ, TÜRKİYE'DE İŞ ARADI. (PROJENİN İKİ KIZ ÜYESİNDEN BİRİ) KİMSE SURATINA BAKMADI. HAYALLERİNİ 1992 DE İŞ BANKASI REKLAMINDA SÖYLEDİ. HERKES GÜLDÜ. OKULU BİTİRİP YÜKSEK İÇİN JAPONYA'YA GİTTİ. SÖYLEDİKLERİNİ 5 YIL SONRA TEK BAŞINA YAPTI. JAPON İLE EVLENDİ. 3 ÇOCUĞU VAR. KYOTO ÜNİVERSİTESİNDE 10 YIL 3 BOYUTLU MODELLEME DERSİ VERDİ. TÜRKİYE'YE GELDİ. AKADEMİK SEVİYESİNİ İSPATLAMAK İÇİN GÖBEĞİ ÇATLADI. AMA YÖK: "SANA BURADA HAK YOK!" DEDİ. 3 BOYUTLU TASARIM KONUSUNDA 100 ÜN ÜZERİNDE PATENTE SAHİP. TÜRKİYE'DE 2 YIL UĞRAŞTI BOŞA GİTTİ. TÜRKİYE'Yİ TERK ETTİ. AİLESİ İLE AVUSTRALYA'YA YERLEŞTİ.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 TANESİ, NOBEL ÖDÜLLÜ BİR FİZİKÇİNİN ASİSTANI OLDU. DÜNYANIN EN BÜYÜK TIBBİ CİHAZ ÜRETİCİLERİNDEN BİR FİRMA İÇİN 3 BOYUTLU GÖRÜNTÜLEME TEKNOLOJİLERİ GELİŞTİRDİ. MOLEKÜL YAPILARINDA YAPTIĞI DEĞİŞİKLİKLER İLE; "PLASTİKLERİ BOYA KULLANMADAN RENKLENDİREN" BİR MODEL GELİŞTİRDİ. LENF KANSERİ OLDU 1997 DE ÖLDÜ.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 TANESİ, ÜNİVERSİTEDEN SONRA FRANSA'YA GİTTİ. FÜZE GÜDÜM SİSTEMLERİ GELİŞTİRME İŞİNDE ÇALIŞTI. ASKER KAÇAĞI OLDUĞU İÇİN GERİ DÖNEMEDİ. LÖSEMİ OLDU. 1999 DA ÖLÜSÜ GELDİ.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 TANESİ, OKULU BIRAKTI. (PROJENİN İKİ KIZ ÜYESİNDEN BİRİ) TEKRAR ÜNİVERSİTEYE GİRDİ. RESİM BÖLÜMÜNÜ KAZANDI. ÖĞRETMEN OLDU. 1995 YILINDA TRAFİK KAZASI SONUCU BELDEN AŞAĞISI TUTMAZ BİR HALDE EVE KAPANDI. ALDIĞI İLAÇLAR SONUCU 1999 YILINDA BÖBREK HASTASI OLDU. 2002 KARACİĞER VE PANKREAS HASTASI OLDU. HALEN MÜCADELE EDİYOR.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 TANESİ, PSİKOLOJİK RAHATSIZLIK GEÇİRİP BİLEKLERİNİ KESTİ. 1992 DE İŞ HAYATINI BIRAKTI. 1993 DE EVLENDİ VE ABD YE GİTTİ. İNTERNET ÜZERİNDEN EĞİTİM VEREN BİR ABD ÜNİVERSİTESİNİN ORTAĞI OLDU.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 TANESİ, OKULU BIRAKTI. ORTAKÖY'DE 10 YIL HEDİYELİK EŞYA SATTI. YANDAKİ TEZGAHTA ÇİÇEKÇİLİK YAPAN BİR KIZLA TANIŞTI. EVLENDİ VE 2 KIZI OLDU. EŞİYLE BERABER FİDANLIK KURDU. BELEDİYELERE ÇİÇEK SATARAK KÖŞEYİ DÖNÜYOR.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 TANESİ, BURS KAZANDI. ABD YE GİTTİ. CİLT KANSERİ OLDU. STANFORD ÜNİVERSİTESİNİ BIRAKTI. TÜRKİYE'YE GERİ DÖNDÜ. KANSERİ YENDİ. "ÜNİVERSİTE" ADINDA BİR KAHVEHANE AÇTI. 20-30 BİN TANE KİTAP İLE BİRLİKTE YAŞADIĞI KAHVEHANESİNDE "ASİSTANLARIM" DEDİĞİ 4-5 KİŞİLİK GARSON EKİBİ İLE ÇAYCILIK YAPIYOR.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 TANESİ, YAZILIM ŞİRKETİ KURDU. ÇOK PARA KAZANDI. 1993 YILINDA ŞEKER HASTALIĞINA YAKALANDI. 2000 YILINDA BÖBREK HASTALIĞINA YAKALANDI. AKDENİZ DE TATİL KÖYÜ İŞLETİYOR. KENDİ GİBİ HASTALAR İÇİN DİYALİZ MERKEZİ KURDU.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 TANESİ, 2 YIL SONRA BANKA DOLANDIRICILIĞI YAPTI. YURT DIŞINA ÇIKTI. 16 YILDIR KAÇAK. KENDİSİ GİBİ KORSAN POLONYALI BİR EŞ BULDU. ADINDA "TÜRK" GEÇEN BİR ÜLKE BULUP ORAYA YERLEŞTİ. EŞİYLE BİRLİKTE ÜÇ KÜÇÜK KORSAN ÜRETTİLER. (MİKROSOFT'A GÜVENLİK DANIŞMANLIĞI YAPTIĞI SÖYLENİYOR ) GEÇENLERDE KARDEŞİNİN DÜĞÜNÜNDE GÖRÜLDÜ.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 TANESİ, OKULU BIRAKTI. TEKRAR ÜNİVERSİTEYE GİRDİ. İŞLETME OKUDU. ABD DE BORSACILIK YAPIYOR. CİLT KANSERİ İLE MÜCADELE EDİYOR. ÇOCUKLARINA BİLGİSAYARI ELLETMEYECEĞİNE YEMİN ETTİ.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 TANESİ, OKULU BIRAKTI. TEKRAR ÜNİVERSİTEYE GİRDİ. FELSEFE OKUDU. EVLENDİ. ÜÇ ÇOCUĞU OLDU. YABANCI TAKMA İSİMLER İLE ROMAN YAZIYOR. ÇOCUKLARINI OKULA GÖNDERMEMEK İÇİN ELİNDEN GELENİ YAPIYOR. ŞU ANDA HEDİYELİK EŞYA MAĞAZASI İŞLETİYOR.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 TANESİ, OKULU BIRAKTI. TEKRAR ÜNİVERSİTEYE GİRDİ. HUKUK OKUDU. DR. SHOULT'UN KIZI (BARBARA) İLE EVLENDİ. ALMANYA'NIN MANNHAIM KENTİNE YERLEŞTİ. O HAYAL ETTİKTEN 5 YIL SONRA ŞİFRELİ TELEVİZYON YAYINLARI İCAT EDİLDİ. YAYINLARIN ŞİFRESİNİ KIRDI. ŞİFRELİ YAYINLARI SEYRETMEYE YARAYAN İLK PROGRAMI 1995 DE O YAZDI. MSN KULLANMAYI BU YIL ÖĞRENDİ.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;VE PROJENİN EN ÖNEMLİ KİŞİSİ DR. SHOULT 1993 DE ALMANYA'YA DÖNDÜ. 1995 DE MANNHAIM ÜNİVERSİTESİNDE PROJEYİ TEKRAR DENEDİ. 2001 YILININ KASIMINDA 64 ÜNCÜ YAŞGÜNÜNDE LENF KANSERİNDEN ÖLDÜ.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BAZILARI ÖLDÜ.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BAZILARI KANSER OLDU.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BAZILARI ZENGİN OLDU.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İŞTE, SIRA DIŞI BİRKAÇ İNSANIN YOLLARI KESİŞEN HİKAYESİ.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;===============================================&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncüsü (***)&lt;br /&gt;Şifreci mühendisler öldürüldü mü?&lt;br /&gt;NASIL ÖLDÜLER? ODTÜ mezunu Makina Mühendisi Hüseyin Başbilen:&lt;br /&gt;Geçtiğimiz yıl 7 Ağustos günü Pursaklar Ayancık yolu üzerinde otomobilinde bileği ve boğazı kesilmiş halde ölü bulunmuştu. Başbilen'in bileği ve boğazındaki kesikler ile 'elveda' başlıklı mektubu, ölümün intihar şeklinde gerçekleştiği yönünde olmuştu. Ancak ailesi ASELSAN'da önemli projeler üzerinde çalışan Başbilen'in intihar ettiğini düşünmüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ODTÜ mezunu Elektrik Mühendisi Halim Ünsem Ünal:&lt;br /&gt;ASELSAN'da bir süre çalıştıktan sonra 2000 yılında görevinden ayrılan mühendis Ünal, 17 Ocak 2007 tarihinde, Eymür Gölü kenarında ölü bulundu. Kafasından aldığı tek kurşunla öldüğü belirlenen Ünal'ın intihar ettiği yönünde rapor verildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ODTÜ mezunu Elektrik Mühendisi Evrim Yançeken:&lt;br /&gt;26 Ocak 2007'de Batıkent'teki oturduğu binanın 6. katından atlayarak intihar ettiği ileri sürülen Evrim Yançeken, olay yerinde hayatını kaybetmişti. ASELSAN'da görev yapan Yançeken'in psikolojik sorunları olduğu ve intihar mektubu yazdığı ifade edilmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aselsan'da görev yapan 3 mühendisin birbiri ardına ölümünü şüpheli bulan Sincan 2. Ağır Ceza Mahkemesi, soruşturmanın yeniden yapılmasını istedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ASELSAN'ın ölü bulunan ODTÜ'lü mühendislerinden Hüseyin Başbilen'in ölümünün yeniden araştırılmasına karar verildi. Sincan Ağır Ceza Mahkemesi'nin kararı, Ankara Cumhuriyet Savcılığı'na gönderildi. Başbilen'in aile avukatı Birgül Güven, "Mühendislerin ölümü üzerindeki şaibelerin kaldırılması gerekir. " dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SORUŞTURMA GENİŞLETİLECEK&lt;br /&gt;Kamuoyuna ilk kez Hürriyet'in duyurduğu ASELSAN'lı mühendislerin ölümünün üzerindeki şaibeler bir türlü kalkmıyor. ODTÜ'lü 3 mühendisin art arda ölü bulunması, Türkiye gündemine bir anda otururken, ölümler Meclis gündemine dahi taşınmıştı. 7 Ağustos 2006 tarihinde Ankara Ayancık yolu üzerinde otomobilinde sol el bileği iki ve boğazı 20 santim kesilmiş halde bulunan Hüseyin Başbilen'in (30) ölümüyle ilgili Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı "intihar" kararı vererek dosyayı kapattı. Ancak, oğullarının intihar etmediğini ve kuşkularının olduğunu söyleyen Başbilen ailesi, avuklatları Birgül Güven aracılığıyla, Sincan 2. Ağır Ceza Mahkemesi'ne itirazda bulundu. İtirazı değerlendiren Sincan mahkemesi, başsavcılığın aldığı "intihar" kararını bozdu ve soruşturmanın genişletilerek incelenmesini talep etti. Mahkemenin bu kararı, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na da gönderildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÖLÜMLER ÜZERİNDEKİ ŞAİBE KALKMALI&lt;br /&gt;Ailenin avukatı Birgül Güven, Başbilen'in ölümü üzerinde şaibe olduğunu düşündükleri için kararın bozulmasını talep ettiklerini ifade ederek şöyle konuştu:&lt;br /&gt;"Soruşturmanın genişletilmesinde nasıl bir yol izleneceği konusunda henüz bir fikir sahibi değiliz. Ancak taleplerimiz arasında, Başbilen'in telefon kayıtlarının geçmişe yönelik tamamen incelenmesi, bilgisayarlarının en ince ayrıntısına kadar kontrol edilmesi ve ASELSAN'da yaptığı görevlerin ayrıntılarıyla incelemeye alınması da vardı. Mühendislerin art arda intiharlarının üzerinde bir şaibe olduğunu düşündüğümüz için bu başvurumuzu yaptık. Mahkemenin izleyeceği yola göre yeniden otopsi yapılması da gündeme gelebilir. Bekleyip göreceğiz."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;OĞLUMUZUN İNTİHARINA İNANMIYORUZ&lt;br /&gt;Anne Kezban Başbilen, oğlunun intihar etmediğini düşündükleri için mahkemeye itirazda bulunduklarını hatırlatarak, "Yargı bu olayı yeniden incelemeye aldı. Kararı bizler de merakla bekliyoruz. Biz ilk gün olduğu gibi bugün de oğlumuzun intihar etmiş olduğuna inanmıyoruz" dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ADIM GİBİ EMİNİM HÜSEYİN ÖLDÜRÜLDÜ&lt;br /&gt;Başbilen'in ikiz kardeşi Hasan Başbilen İSE, kardeşinin intihar etmediğini, “öldürüldüğünü” yineledi. "Hüseyin'in ölümüyle ilgili aklımıza her şey geliyor" diyen ikiz kardeşi, kamuoyunda yapılan spekülasyonları da eleştirerek, "Bazı gazeteler, Hüseyin'in ölümünü Mossad ve CIA'ya bağladı. Biz bu kadar net ve açık konuşamıyoruz. Ama her şeyi de düşünüyoruz. Sonuçta devletin çok önemli projelerinde çalışan üst düzey bir isimdi. Onunla her zaman gurur duyacağız" dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;OĞLUN ASELSAN'I ÇOK SEVİYORDU&lt;br /&gt;26 Ocak 2007 tarihinde Batıkent'te oturduğu binanın 6. katından atlayarak öldüğü belirlenen yine ASELSAN'ın başka bir mühendisi Evrim Yançeken'in (26) annesi Melek Yançeken ise oğlunun bu kurumda çok mutlu olduğunu ve çalışmak istediği tek yerin ASELSAN olduğunu söyledi. Oğlunun ölümüyle ilgili konuşmak istemediğini söyleyen anne Yançeken, "Acımız çok yeni. Ancak oğlumun hayali her zaman ASELSAN'da çalışmaktı" dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3 MÜHENDİS DE ŞİFRE ÇÖZÜCÜYDÜ&lt;br /&gt;ASELSAN mühendisleri, uçak tanıma sistemlerinin ''millileştirilmesi'' konusundaki başarısından sonra, benzer bir başarıyı ABD güdümlü elektronik sistemlerinin kontrol dışı bırakılması, uydu müdahalesini bertaraf edecek yeni elektronik sistemlerin geliştirilerek silahlı gücümüzün millileştirilmesi için çalışıyorlardı. Böylece ABD'nin havadaki tahtı sallantıya girmişti. Her üçü de ODTÜ mezunu olan Hüseyin Başbilen, Halim Ünsem Ünal ve Evrim Yançeken, özellikle şifre çözme konusunda oldukça uzman mühendislerdi.&lt;br /&gt;__________________________________________________&lt;br /&gt;* Murat SEVGİ, 16 Mayıs 2007, Bilgi Yönetimi forumu&lt;br /&gt;-----, 24 Nisan 2007, Bilgi teknolojileri ulusal forumu kapanış&lt;br /&gt;bildirisinde EK olarak yayınlanmıştır.&lt;br /&gt;** Murat SEVGİ, 16 Mayıs 2007, Bilgi Yönetimi Forumu,&lt;br /&gt;-----, 11 Nisan 2007, Güvenlik ve Teknoloji Konferansı,&lt;br /&gt;-----, Bilgi Dergisi Mayıs 2007, Sayfa: 136-137&lt;br /&gt;-----, Teknik Boyut Dergisi, Mayıs-Haziran 2007, Sayı:61, Sayfa: 40&lt;br /&gt;*** Hürriyet Gazetesi, (22 Nisan, 27 Nisan, 7 Mayıs 2007) ve&lt;br /&gt;Radikal Gazetesi, (5 Mayıs 2007) yayınlanan haberlerden derlenmiştir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-1008227136755791500?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/1008227136755791500/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=1008227136755791500&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/1008227136755791500'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/1008227136755791500'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2007/06/baaramama.html' title='BAŞAR[AMA]MA'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-117448791041755757</id><published>2007-03-21T13:38:00.001-02:00</published><updated>2008-07-12T16:59:35.962-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bilişim'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Teknoloji'/><title type='text'>ÇUVALLADIK</title><content type='html'>&lt;p&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc0000;"&gt;SANAL ALEM'DE ÇUVALLAMIŞIZ !&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ülkemiz çevresindeki gelişmelerin etkisi ile hedeflerinin arasında teknolojiyi almış. Yada bize böyle söylemek bir çok politikacının hoşuna gidiyor. Ama söylenenler ile yapılanlar biri birini tutmuyor. Genelde plansız ve programsız bir ilerlemenin zararlarını toplum olarak çekiyoruz.&lt;br /&gt;2005 ve 2006 yılı teknolojinin zirvesi sayılan ABD'de bazı değişimlerin yasal zemine oturtulması için çalışmaların hızlandığı bir dönem olarak yaşandı. 2007 de genel işlevleri fazla olmasa da çok uç bazı olgular yasal süreçlere dahil edilecek.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Sadece bizler birilerini taklit etmiyoruz. Avrupa Birliği de ve bütünleşme ve tek devlet olma yolunda önünde duran ABD örneğini taklit eden "kopyacı" `lardan biri. ABD de yaşanan yasal zemine çekme süreci 1-2 yıl gecikme ile Avrupa'da etkisini gösteriyor. Mikro dalga fırından kol saatlerindeki çiplere kadar her türlü elektronik devre, dalga, kablo, plastik ve metal sistemli bir form süreci yaşıyor. Bu süreç ülkemizde de 20-30 yıl içerisinde oluşur. Belki de oluşmaz.&lt;br /&gt;Her şey bu kadar yavaş ve aksak mı diye soracak olursanız...&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Hayır değil. Hız konusunda iyi olduğumuz uyumluluk noktaları da var.&lt;br /&gt;Mesela sanal dünya diye 15 yıldır gevelediğimiz internet.&lt;br /&gt;Internette iyi yerlerdeymişiz gibi geliyor. Bir çoğumuz böyle düşünüyor.&lt;br /&gt;Ben de böyle düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Düşünmek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ama birileri çıkıyor... Hayallerimin hepsini tuz buz ediyor.&lt;br /&gt;1971 den bu yana süren MERNİS projesi ile dünyada öncü olduk. TCKimlikNo denilen sistemin işlemeye başladı. Sanal alemde devlet kurumlarının oluşmaya başladı. Güzel gidiyoruz, çok güzel.&lt;br /&gt;Türkiye'de hep özel sektör devletin önündedir. Sanal alemde de böyle umuyordum. Ama yanılmışım.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Türkiye'nin en meşhur E-Ticaret sitelerinden biri, piyasa deyişle sanal mağazası kendisinden beklenmeyecek bir ciddiyetsizliğin apaçık örneğini verdi.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Birkaç gün önce dizüstü bilgisayar almak isteyen bir arkadaşım, araştırdığı marka ve modelleri birer birer bana sorup uygun bir tanesini kendisi için seçmemi istedi. Kendisine; teknolojinin gelişmesi ile birlikte bundan 8-10 yıl öncesindeki kadar farklılıkların kalmadığını söyledim. Tüm markaların aynı ürünlere benzer modeller yaparak piyasaya sürdüğünü söyledim.&lt;br /&gt;Sonuçta seçtiğimiz ürünlerin sayısını rahatça ikiye indirdik. Ürün özelliklerinin dışında fiyat ve temin şekilleri ile ilgilenmeye başlamıştık.&lt;br /&gt;Önümüzde iki seçenek vardı.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ya birkaç yüz metre ötedeki bir mağazanın kapısından girecektik, yada internetin nimetlerinden yararlanıp siparişimizi verecektik.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Hiç tereddüt duymadan ikinci yolu seçtik. Alışveriş için hangi siteyi seçeceğimiz konusunda da aynı kararlılığımız devam etti. Menüden ürünü ve aksesuarlarını seçip fiyatını gördük. Kredi kartı bilgilerimizi girip, taksit seçeneklerini işaretleyerek sipariş işlemimizi tamamladık. Artık heyecanla dizüstü bilgisayarın arkadaşıma teslim edilmesini beklemeye başladık.&lt;br /&gt;Bir gün, iki gün, üç gün.... Derken satış sitesinin yönetimi tedarikçi firmada istediğimiz ürünün bulunmadığını bildiriyor.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Oy oy oooy...&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Bir işiniz de düzgün gitsin!&lt;br /&gt;Madem istenilen mal tedarik edilemeyecek? Neden satıyorsun be kardeşim?&lt;br /&gt;Bu kadarla kalsa neyse. İptal edersin siparişi, başka bir tane alırsın.&lt;br /&gt;Yok ama öyle kurtulmak olur mu? Canımızdan bezmesi hediye!&lt;br /&gt;Onun bedeli yok!&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ne var? Ne oldu diye soranlar cevap hazır. Sanal mağazanın gerçek yetkilisi:&lt;br /&gt;- "Kredi kartınızdan çekilen para ancak taksit döneminde iade edilir" diye GARİP bir açıklama da bulunuyor.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Benim pek sevgili yetkili kardeşim bu incileri telefonda arkadaşıma anlatıyor.&lt;br /&gt;Ama onun aklına hemen kart limiti gibi bir durum geliyor.&lt;br /&gt;(Yani satış işlemi oluşamadı. Ama para hareketi oluşacak.)&lt;br /&gt;- "Neden oluşacak?"&lt;br /&gt;- "Çünkü siz, bizden taksitli alış veriş yapma hatasına düştünüz."&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Şimdi yeni bir bilgisayar alamıyoruz.&lt;br /&gt;Çünkü limitimiz sanal mağazanın işgüzar tutumu yüzünden doldu.&lt;br /&gt;Şimdi biz sanal mağazalara karşı daha bir sevgi ile yaklaşalım.&lt;br /&gt;Onlara zamanımızı paramızı, sinirlerimizi kurban edelim ki; o zavallı beyinleri gelişip 100 200 yıl içerisinde kusursuz birer sanal mağaza sistemi kurmayı başarsınlar.&lt;br /&gt;Deney tahtasındaki elektrik verilmiş kurbağa gibi hissetmemek isteyenlere tavsiye edebileceğim pek bir şey yok. Ama bir şeyler demeden duramayacağım:&lt;br /&gt;"Elle tutup gözle görmek şarttır demiyorum.&lt;br /&gt;Yoğurdu üflemekten zarar gelir de diyemiyorum."&lt;br /&gt;Yinede nasıl biliyorsanız öyle yapın...&lt;br /&gt;Sanal ortamın gerçeküstü varlıklarına ise şunu diyorum:&lt;br /&gt;"Allah nasıl biliyorsa öyle yapsın!"&lt;br /&gt;Hoş kalın.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;strong&gt;Murat SEVGİ&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;Bu yazı,&lt;br /&gt;21 Şubat 2007 tarihinde Çorlu Ticaret sitesinde ( &lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.corluticaret.net/articles.asp?AC=17"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;http://www.corluticaret.net/articles.asp?AC=17&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;),&lt;br /&gt;19 Şubat 2007 tarihinde Bilgi Güvenliği sitesinde(&lt;/span&gt;&lt;a href="http://turk.bilgiguvenligi.com/"&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;http://turk.bilgiguvenligi.com&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:78%;"&gt;) yayınlanmıştır.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-117448791041755757?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/117448791041755757/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=117448791041755757&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/117448791041755757'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/117448791041755757'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2007/03/uvalladik.html' title='ÇUVALLADIK'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-117207184858136847</id><published>2007-02-21T13:30:00.003-02:00</published><updated>2008-07-13T15:39:41.787-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hukuk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Çevre'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Avrupa Birliği'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Siyaset'/><title type='text'>7. ÇERÇEVE PROGRAMI</title><content type='html'>&lt;strong&gt;Avrupa Birliği (AB) Çerçeve Programları Nedir? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AB Çerçeve Programları, Avrupa Birliği’nde çok uluslu araştırma ve teknoloji geliştirme projelerinin desteklendiği başlıca Topluluk Programı’dır. İlki 1984 yılında başlayan Çerçeve Programları (ÇP) çok yıllı programlar olup, kapsamı ve programa ayrılan bütçe miktarı her bir programda artış göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çerçeve Programları’nın başlıca amaçları arasında, Avrupa’nın bilimsel ve teknolojik temelinin güçlendirilmesi, endüstriyel rekabetin desteklenmesi ve ülkeler arası işbirliğinin teşvik edilmesi sayılabilir. AB’nin Mart 2000’de yapılan Zirve Toplantısı’nda belirtilen ve Lizbon Stratejisi olarak adlandırılan strateji kapsamında ise, AB’nin “dünyanın en dinamik rekabetçi bilgi temelli ekonomisi” olması hedeflenmiştir. Bütünleştirilmiş bir Avrupa Araştırma Alanı oluşturmayı hedefleyen ve 2002-2006 döneminde yürürlükte olan 6. Çerçeve Programı (6.ÇP) ve 2007-2013 yıllarında yürürlükte olacak 7. Çerçeve Programı (7.ÇP) AB’nin bu hedefe ulaşması amacıyla şekillendirilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;AB Çerçeve Programları Ne Değildir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AB Çerçeve Programları ülkelere tahsis edilen maddi bir yardım değildir. Çerçeve Programları, AB’nin Lizbon hedeflerinin hayata geçirilmesine katkıda bulunacak ve Avrupa’da ekonomik ve toplumsal katma değer yaratacak “projelere” mali destek sağlar. AB Çerçeve Programları’na katılan ülkelere herhangi bir kota ayrılmamıştır. Mali destek, proje teklif çağrılarında belirtilen şartlara sahip projelerin hakemler tarafından objektif bir şekilde değerlendirilmeleri sonucunda verilir. Bu havuzdan pay almak isteyen tüzel kişiler, milliyetleri ve aday ya da asosye ülkelerde* yerleşik olmaları dikkate alınmaksızın yalnızca projelerinin başarıları temelinde desteklenirler. Diğer bir deyişle Çerçeve Programları’na katılan aday veya asosye ülkeler, AB üye ülkeleriyle aynı haklara ve sorumluluklara sahiptir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;AB 7. Çerçeve Programı (7.ÇP) Nedir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 Ocak 2007’de başlayıp 2013 yılına dek yürürlükte olacak olan 7.ÇP, Lizbon hedeflerini gerçekleştirmek amacıyla, araştırmayla ilgili tüm AB girişimlerini ortak bir çatı altında toplamayı hedeflemektedir. 7.ÇP, Avrupa Araştırma Alanı’nı kurmayı hedefleyen önceki Çerçeve Programı’nın başarılarını daha ileriye götürmek ve Avrupa’da bilgi temelli ekonomi ve toplumu inşa etmek üzere oluşturulmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7.ÇP, İşbirliği Özel Programı, Fikirler Özel Programı, Kişiyi Destekleme Özel Programı ve Kapasiteler Özel Programı’ndan oluşmaktadır. Programlarla ilgili ayrıntılı bilgiye internet sayfamızdan ulaşabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;7.ÇP ile Önceki Çerçeve Programları Arasındaki Farklar Nelerdir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendinden önceki Çerçeve Programları’nın başarıları üzerine inşa edilmiş olsa da 7.ÇP, bir diğer Çerçeve Programı olmaktan öteye gidecektir. İçeriği, organizasyonu, uygulama yapıları ve yönetimsel araçlarıyla 7.ÇP, Lizbon stratejisinin yeniden uygulamaya sokulması için kilit rol oynayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7.ÇP’de yer alan yeni unsurlar şunlardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer Çerçeve Programlardan farklı olarak dört yıl yerine yedi yıl sürmesi&lt;br /&gt;“Araçlar”dan ziyade araştırma temalarına vurgu yapılması&lt;br /&gt;Faaliyetlerin ve uygulama araçlarının basitleştirilmesi&lt;br /&gt;Teknoloji Platformları ve yeni Ortak Teknoloji Girişimleri’nin faaliyetleri aracılığıyla Avrupa endüstrisinin ihtayaçlarını karşılayan araştırma-geliştirmeye odaklanılması&lt;br /&gt;- Avrupa’nın en iyi bilimsel faaliyetlerine destek sağlayan Avrupa Araştırma Konseyi’nin kurulması&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- 4 Özel Program’da uluslararası işbirliğinin bütünleştirilmesi&lt;br /&gt;Bilgi Bölgeleri’nin geliştirilmesi&lt;br /&gt;Araştırma faaliyetlerine özel sektörün katılımını artırmak amacıyla risk paylaşımını içeren bir finansal yapının oluşturulması&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunların yanısıra, 7 tematik alana sahip olan 6.ÇP’den farklı olarak 7.ÇP’de, İşbirliği Özel Programı’nın altında 9 tematik alan bulunmaktadır. Tematik alanlarla ilgili bilgilere internet sayfamızdan ulaşabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;7.ÇP’ye Katılmak Ne Gibi Faydalar Sağlar?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oldukça büyük bir bütçeye sahip olan 7.ÇP, bilginin, yeteneklerin ve uzmanlığın ortaklaşa kullanılabileceği Avrupa çapındaki konsorsiyumlara katılma fırsatları sunmaktadır. 7.ÇP’ye katılanlar, Avrupa’da ve Avrupa dışında yeni ilişkiler ağı ve pazarlar kurma fırsatını yakalayıp teknolojinin en ileri noktasını hedefleyen projelere ortak olabileceklerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;7.ÇP’ye Kimler Katılabilir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çerçeve Programları’na, ulusal/uluslararası kanunlar ve AB kanunlarına göre kurulmuş tüzel ve gerçek kişiler başvurabilirler. Bu kapsamda, üniversiteler, araştırma merkezleri, kamu kurumları, sanayi kuruluşları ve sivil toplum örgütleri Çerçeve Programları’na katılabilirler. Ayrıca, tüzel kişiliğe sahip olan veya olmayan KOBİ’lerin de başvuruları teşvik edilecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;7.ÇP’ye Katılabilen (Eligible) Ülkeler Hangileridir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herhangi bir ülkeden herhangi bir tüzel kişi 7.ÇP’ye katılabilmektedir. Ancak farklı ülke grupları için farklı katılım ve fonlama kuralları bulunmaktadır. Bu konuda ayrıntılı bilgi için Cordis sayfasını ziyaret ediniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;7.ÇP’de En Az Katılımcı Sayısı Nedir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Projelere minimum katılımcı sayısı ve aranan özellikler proje türüne göre değişmektedir. Çerçeve Programları’na yapılan tüm başvurularda aranan ana koşul, işbirliğidir. Programa dahil olan Aday Ülke kuruluşları, üye ülke kuruluşları ile aynı hak ve yükümlülüklere sahiptir. Minimum katılımcı sayısı sağlandıktan sonra projelere uluslararası örgütler ve 3. ülke kuruluşları da katılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel olarak, 7.ÇP projelerinde en az 3 farklı AB üyesi ülke veya asosye ülkeden en az 3 bağımsız kuruluşun yer alması gerekmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışma programında ICPC ülkelerinden* ortaklar alınması gereği belirtilmişse, 2 farklı AB üyesi ülke veya asosye ülkeden ve en az 2 farklı ICPC ülkesinden olmak üzere 4 farklı ülkeden en az 4 bağımsız kuruluşun projelerde yer alması zorunludur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eşgüdüm ve destek eylemleri, araştırmacıların eğitimi ve kariyer gelişimlerini amaçlayan projelerde ise en az 1 tüzel kişinin bulunması gerekmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ne Tür Projeler 7.ÇP İçin Uygundur?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7.ÇP tüm projelere destek sağlamaz. İlgili alanın Çalışma Programı’nda açıkça belirtilen öncelikli alanlarda hazırlanmış, uluslararası ortaklı ve inovatif /yenilikçi) araştırma ve teknoloji geliştirme (ATG) projeleri 7.ÇP için uygundur. 7.ÇP’nin hangi proje konularını kapsadığını ve sizin projelerinize uygun olup olmadığını web sayfamızdaki ilgili tematik alanm bölümlerini inceleyerek öğrenebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Araştırma Ve Teknoloji Geliştirme (ATG) Projesinde Yer Almadan 7.ÇP’den Faydalanmam Mümkün Olabilir Mi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7.ÇP’de ATG projelerinin yanı sıra, ATG projelerini destekleyici nitelikte tematik alanlar kapsamında hazırlanan eşgüdüm ve destek eylemi projeleri ile araştırmacıların eğitim ve kariyer gelişimlerini desteklemeyi amaçlayan projeler de desteklenmektedir. Bu programlar ile ilgili ayrıntılı bilgiye web sayfamızdan ulaşabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;7.ÇP Sizin İçin Uygun Mudur? Test Edin!&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Projelerde dikkat edilmesi gereken çeşitli hususlar vardır. Aşağıda yer alan sorulara ne kadar çok “evet” cevabı verirseniz, projeniz Çerçeve Programları’na sunulmak için o oranda uygun olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Projeniz Avrupa odaklı mı? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Projeniz Avrupa’nın hali hazırda bulunduğu bilimsel-teknolojik duruma katkıda bulunuyor mu?&lt;br /&gt;- Proje sonuçlarının Avrupa’ya faydaları olacak mı?&lt;br /&gt;- Projeniz yenilikçi mi?&lt;br /&gt;- Araştırma projeniz kurumunuzun öncelikleri ve çalışma alanı açısından gerçekten önemli mi?&lt;br /&gt;- Araştırma projenizi kullanılabilir ticari bir çıktı elde etmek ya da yeni bilgi ve en iyi uygulamayı üretmek için mi yürütüyorsunuz?&lt;br /&gt;- Projeniz çok ortaklı olmaya müsait mi ve bundan faydalanabilecek mi?&lt;br /&gt;- Avrupa’daki diğer kuruluşlarla işbirliğinden faydalar elde edebileceğinizi düşünüyor musunuz? (daha büyük pazarlara açılmak, risk paylaşımı, yeni irtibatlar ve yeni uzmanlıklar bağlamında)&lt;br /&gt;- Büyük sorumluluk alacağınız bir konsorsiyumda çalışabilir misiniz?&lt;br /&gt;- Fikri mülkiyet hakları da dahil olmak üzere proje çıktıları konusunda müzakereler yürütmeye hazır mısınız?&lt;br /&gt;- Proje teklifi sunulması ve projenin yürütülmesi aşamalarında Avrupa’nın dört bir yanından konsorsiyum ortakları ile görüşmeler yürütmek için gerekli yönetimsel zaman ve kaynak ayırmaya hazır mısınız?&lt;br /&gt;- Hibenin alınması halinde yönetimsel sorumlulukları yüklenmeye hazır mısınız?&lt;br /&gt;Kuralların karmaşık, prosedürlerin uzun ve başarı oranının oldukça düşük olduğu rekabetçi bir ortamda proje teklifinizi sunmaya hazır mısınız?&lt;br /&gt;- 2 ila 5 yıl sürecek bir projede yer almaya hazır mısınız?&lt;br /&gt;- Projeye kendiniz yatırım yapmaya hazır mısınız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7.ÇP’de Finansman Almak İçin Uygun Şartlar Nelerdir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7.ÇP’de alacağınız mali destek oranı, gerçekleştirdiğini proje tipine göre değişiklik göstermektedir. Proje tiplerinin detayına internet sayfamızdan ulaşabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer taraftan, aşağıdaki şartlardan herhangi birini sağlayan tüzel veya gerçek kişiler Komisyon’dan mali katkı alabilirler:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AB üye ülkesi veya asosye ülkede veya Topluluk kanunlarına göre kurulmuş,&lt;br /&gt;Avrupa ile ilgili uluslararası kuruluş,&lt;br /&gt;Uluslararası İşbirliği Ülkeleri’nde kurulmuş tüzel kişiler.&lt;br /&gt;Aşağıdaki şartlardan herhangi birini sağlayan masraflar, Komisyon tarafından geçerli masraflar olarak kabul edilir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlgili alanda veya çalışma programındaki hükümlerle belirlenmişse,&lt;br /&gt;Projenin ilerleyebilmesi için gerekliyse,&lt;br /&gt;İkili bilimsel ve teknolojik anlaşma ile veya Topluluk ve kuruluşun ülkesi arasındaki anlaşma ile belirlenmişse.&lt;br /&gt;Komisyon tarafından geçerli kabul edilecek masraflar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Gerçek masraflar olmalıdır.&lt;br /&gt;- Sonuç raporlarının masrafları dışında proje süresi içerisinde gerçekleşmiş olmalıdır.&lt;br /&gt;- Ekonomik olmalıdır.&lt;br /&gt;- Ortak kuruluşun kendi muhasebe sisteminin kuralları çerçevesinde yapılmalıdır ve muhasebe kayıtlarında bulunmalıdır.&lt;br /&gt;- Projenin amaçlarına erişmek için yapılmış olmalıdır.&lt;br /&gt;- Finansman konusunda daha ayrıntılı bilgiye internet sayfamızdan ulaşabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;7.ÇP’ye Nasıl Başvurulur?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komisyon, ilgili özel program ve çalışma programlarında belirtilen öncelikler kapsamında yılda bir veya 2 defa proje teklif çağrıları açmaktadır. Çağrılar, 7.ÇP özel bilgi kanalları, internet sayfaları, üye ve aday ülkelerde bulunan ulusal irtibat noktaları aracılığı ile duyurulmaktadır. Çağrılara internet sayfamızdan ve CORDIS'ten ulaşabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Projenizin bu çağrılarda belirtilen önceliklere uyması ve çağrıda belirtilen tarihten önce Komisyon’a sunulması gerekmektedir. Projelerin, 6.ÇP’de kullanılan “Elektronik Proje Teklifi Sunma Sistemi – EPSS” aracılığıyla sunulması 7.ÇP’de bir kural olacaktır. EPSS ile ayrıntılı bilgiye CORDİS'ten ve/veya internet sayfamızdan ulaşabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başvurunuzu yaptıktan sonra, projeniz bağımsız uzmanlar tarafından değerlendirilir ve sonucu proje koordinatörüne Komisyn tarafından iletilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;7.ÇP’de Proje Değerlendirme Süreci Ne Kadar Sürmektedir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa Komisyonu’na sunmuş olduğunuz projenizin Komisyon’un eline geçtiğine dair “alındı belgesi (acknowledgement of receipt)” yaklaşık 3 hafta içerisinde proje koordinatörüne iletilir. Değerlendirme süreci yaklaşık 5-8 hafta sürmektedir. Projeniz desteklenmek üzere seçildiği taktirde Komisyon ile görüşmeler başlamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Tüm Süreç Ne Kadar Sürmektedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Projenizi hazırlamaya başladığınız zamandan kontrat imzalama aşamasına kadar geçen süre 1 yılı bulabilmektedir. Ancak süre daha kısa da olabilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7.ÇP İle İlgili En Güncel Bilgilere Nereden Ulaşabilirim?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7.ÇP ile ilgili en güncel bilgilere CORDİS'ten ve/veya internet sayfamızdan ulaşabilirsiniz.Bunun yanısıra, iletişim bilgilerine web sayfamızdan ulaşabileceğiniz her bir alandan sorumlu Ulusal İrtibat Noktalarıyla da irtibata geçebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;7.ÇP'ye yönelik her türlü sorunuzu fp7@tubitak.gov.tr adresine yönlendirebilirsiniz.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* Asosye Ülke : Norveç, Leichteinstein, İsrail, İsviçre ve İzlanda&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* ICPC ülkeleri: (6ÇP’deki adıyla INCO ülkeleri) : Uluslararası İşbirliği Hedef Ülkeleri (Asya Pasifik Ülkeleri, Afrika, Batı Balkan Ülkeleri, Akdeniz Ortaklığı Ülkeleri, Doğu Avrupa ve Orta Asya, Latin Amerika)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-117207184858136847?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/117207184858136847/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=117207184858136847&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/117207184858136847'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/117207184858136847'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2007/02/7-ereve-programi.html' title='7. ÇERÇEVE PROGRAMI'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-117179953274460348</id><published>2007-02-18T09:52:00.001-02:00</published><updated>2008-07-12T17:01:39.667-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İş Dünyası'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Avrupa Birliği'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi'/><title type='text'>AB YOLUNDA:  İŞGÜCÜ PİYASASI:</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;2. İŞGÜCÜ PİYASASI&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2005 yılı sonu itibarıyla Avro Alanında yaklaşık 1,4 milyon, AB genelinde ise yaklaşık 1,9 milyon ilave istihdam yaratıldığı tahmin edilmektedir. 2006 yılında büyümede beklenenin üstünde bir performans sergilenmesi sayesinde istihdamda da olumlu bir eğilim yakalanmıştır. 2006 yılı sonu itibarıyla istihdamda AB genelinde yüzde 1,4 düzeyinde yüksek bir artış oranı beklenmektedir. 2006 yılı başında istihdam artışı ilk çeyrekte yüzde 0,3, ikinci çeyrekte ise yüzde 0,4 olarak gerçekleşmiştir. Geçmiş yıllarda imalat sanayinde görülen istihdam azalışının sona ermesi ve sektörün iş yaratan bir konuma gelmesi bu artışın altında yatan en önemli etmenlerden biridir. Ayrıca, AB üyesi büyük ülkelerdeki mali hizmetler ile toptan ve perakende satış alanlarındaki büyüme, istihdamı etkileyen diğer bir faktör olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AB genelinde istihdam artışının 2007 yılında yüzde 1,1, 2008 yılında ise yüzde 0,9 seviyesinde gerçekleşeceği tahmin edilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avro Alanında, istihdamın 2006 sonu itibarıyla yüzde 1,4 arttığı tahmin edilmektedir. İstihdamın 2007 yılında yüzde 1,2, 2008 yılında ise yüzde 1,1 oranında artması beklenmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstihdamdaki artış açısından üye devletler arasında önemli farklar gözlemlenmektedir. Örneğin 2005 yılında İspanya’da büyük ölçüde yeni istihdam olanakları yaratılırken, İtalya ve Fransa bu konuda daha zayıf kalmıştır. 2006 yılında ise, İspanya yine en fazla istihdam artışının beklendiği ülkeler arasında yer almaktadır. Lüksemburg ve İrlanda’da da 2006 yılında sırasıyla yüzde 3,8 ve 4,4 düzeylerinde güçlü artış oranları beklenmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2005 yılındaki istihdam artışına paralel olarak, işsizlik oranı da düşme eğilimine girmiş ve AB’de yüzde 8,8, Avro Alanında ise yüzde 8,6 seviyesine gerilemiştir. Bu eğilim 2006 yılında da devam etmiştir. Yıl sonu itibarıyla, işsizliğin AB genelinde ve Avro Alanında yüzde 8 düzeyine gerilediği tahmin edilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2007 yılında ise, büyümenin hız kazanması ile bu rakamların daha da iyileşmesi beklenmektedir. Bu çerçevede, Avro Alanında işsizliğin 2007 yılında yüzde 7,7, 2008 yılında ise yüzde 7,4 düzeylerine; AB genelindeyse 2007 yılında yüzde 7,6 ve 2008 yılında yüzde 7,3 seviyesine gerileyeceği tahmin edilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplamda işsizlik oranında azalma gözlemlenmesine rağmen, uzun dönemli işsizlik (Avrupa’da mevcut işsizlerin yüzde 45’i bir yılı aşkın süredir iş aramaktadır) hala çözülmeyi bekleyen bir sorun olarak yer almaktadır. Uzun dönem işsizlik sorununun yanı sıra, istihdam oranı da Avrupa açısından iyileştirilmesi gereken başka bir göstergedir. İstihdam oranı son yıllarda artarak yüzde 63,5 seviyesine çıkmış olsa da, bu düzey hem Lizbon Stratejisinde hedeflenen seviyenin uzağında kalmakta hem de ABD ve Japonya’ya kıyasla (yüzde 70 seviyelerinde) düşük seyretmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AB ülkelerinde istihdamın sektörel dağılımı incelendiğinde, hizmetler sektörünün istihdamda en önemli paya sahip olduğu görülmektedir. Bu sektörü sırasıyla sanayi ve tarım sektörleri takip etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önümüzdeki dönemde, Birliğe 2007 yılında üye olan Romanya ve Bulgaristan ile aday ülkelerde de işgücü piyasalarının iyileşen büyüme performansından olumlu etkilenmesi istihdamın artması ve işsizliğin azalması beklenmektedir. Bu kapsamda, özellikle Türkiye’de istihdam artışının 2005 yılındaki yüzde 1,4’lük seviyesinden 2007 yılında yüzde 1,9 seviyesine çıkacağı tahmin edilmektedir. Hırvatistan ve Makedonya’da ise 2007 yılında istihdamda sırasıyla yüzde 1,8 ve 3,4 düzeyinde bir artışının olması beklenmektedir. İşsizliğin 2006-2007 döneminde Hırvatistan’da ve Makedonya’da yaklaşık 1 puan, Türkiye’de ise yaklaşık ¼ puan düşeceği tahmin edilmektedir. Bulgaristan ve Romanya’da ise, istihdam artışı azalan işgücünün bir göstergesi olarak daha kısıtlı bir seviyede kalacaktır. Buna göre, 2007 yılında işsizlik oranının Türkiye’de yüzde 9,1, Bulgaristan’da yaklaşık yüzde 7,7, Romanya’da yüzde 7,5 ve Hırvatistan’da yüzde 10,9 olması beklenmektedir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-117179953274460348?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/117179953274460348/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=117179953274460348&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/117179953274460348'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/117179953274460348'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2007/02/ab-yolunda-igc-piyasasi.html' title='AB YOLUNDA:  İŞGÜCÜ PİYASASI:'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-117179939507967729</id><published>2007-02-18T09:49:00.001-02:00</published><updated>2008-07-12T17:02:49.013-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İş Dünyası'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Avrupa Birliği'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi'/><title type='text'>AB YOLUNDA:     BÜYÜME:</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;1. BÜYÜME:&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AB ekonomisi, 2004 yılındaki yüzde 2,4 oranındaki büyümenin ardından, 2005 yılında özellikle dünya enerji fiyatlarındaki artış ile ticaret ve iç talepte gözlenen yavaşlamanın etkisiyle yüzde 1,7 oranında büyümüştür. 2006 yılında AB ekonomisinin yüzde 2,8, Avro Alanının ise yüzde 2,6 oranında büyüdüğü tahmin edilmektedir. AB genelinde 2006 yılının ilk çeyreğinde yüzde 0,8, ikinci çeyreğinde ise yüzde 0,9 oranında büyüme gerçekleşmiştir. Bu oranlar 2000 yılının ikinci çeyreğinden sonra görülen en yüksek büyüme oranları olmuştur. İç talepte gözlenen canlanma, 2006 yılının ilk yarısında gerçekleşen iyileşmenin altında yatan en önemli sebep olmuştur. İç talepteki artışın etkisiyle, 2006 yılının ilk yarısında, ithalatın da arttığı gözlemlenmektedir. Ancak, yılın ilk yarısında ihracatın, özellikle dünya ekonomisindeki büyüme nedeniyle ithalattan daha hızlı arttığı, dolayısıyla dış ticaretin büyümeyi pozitif yönde etkilediği tahmin edilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyümenin AB genelinde, 2007 ve 2008 yıllarında bir miktar yavaşlaması ve her iki yılda da yüzde 2,4 oranında gerçekleşmesi beklenmektedir. Bu yavaşlamayla beraber, artan iç talebin önümüzdeki iki yılda AB ekonomisinin büyümesine olumlu etkisinin olacağı düşünülmektedir. Ancak, iç talebin bileşenlerinde farklı büyüme hızlarının görüleceği tahmin edilmektedir. Örneğin ekipman ve inşaat yatırımları hızlı bir şekilde artarken, özel tüketim daha yavaş bir şekilde artacaktır. Bir yandan özel sektördeki karlılık artışı, diğer yandan hane-halkının harcanabilir gelirlerindeki yavaş büyüme, yatırım ve özel tüketim performansı arasındaki farkın oluşmasında etkili olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AB üyesi ülkelere tek,tek bakıldığında, özellikle Birliğe yeni üye olan ülkeler ve eski üyeler arasında büyüme oranlarındaki farkın dikkat çekici bir seviyede olduğu görülmektedir. 2005 yılında en yüksek büyüme oranının yaşandığı ülkeler sırasıyla yüzde 10,5 ile Estonya, yüzde 10,2 ile Letonya, ve yüzde 7,6 ile Litvanya olurken, en düşük büyüme oranları yüzde 0 ile İtalya, 0,4 ile Portekiz ve 0,9 ile Almanya’da görülmüştür. 2006 yılında da bu sıralamanın değişmeyeceği tahmin edilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Almanya, yaklaşık 2,3 trilyon Avroluk GSYİH’si ile AB’nin en büyük ekonomisi olmayı sürdürmektedir. Almanya’yı yaklaşık 1,8 trilyon Avroluk GSYİH’ye sahip olan İngiltere takip etmektedir. AB’ye yeni üye olan ülkeler arasında ise en büyük ekonomi Polonya’dır. Polonya’nın 2005 yılında 243,8 milyar Avro olan GSYİH’sinin 2006 yılında 269,8 milyar Avroya, 2007 yılında ise 286 milyar Avroya yükselmesi beklenmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birliğe 2007 yılında üye olan Bulgaristan ve Romanya’da ise, 2005 yılında büyüme açısından güçlü bir performans gözlenmiştir. Bulgaristan’da 2004 yılında 19,6 milyar Avro tutarında olan GSYİH, 2005 yılında yüzde 5,5 oranında büyüyerek 21,4 milyar Avroya ulaşmıştır. 2006 yılında ise, Bulgaristan’da GSYİH’nin özellikle özel tüketim harcamaları ve yatırımlardaki artışın etkisiyle yüzde 6 oranında arttığı tahmin edilmektedir. 2007 ve 2008 yıllarında da, yine yatırımlardaki artış ve özel sektördeki yeniden yapılanmanın etkisiyle güçlü bir ekonomik büyümenin gerçekleşmesi beklenmektedir. Yapılan tahminlere göre, Bulgaristan ekonomisi 2007 yılında yüzde 6, 2008 yılında ise yüzde 6,2 oranında büyüyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romanya’da 2004 yılında yüzde 8,4 düzeyinde bir büyüme yaşanmıştır. Ancak, özellikle sellerin olumsuz etkisi ile döviz kurunun yükselmesi ve enerji fiyatlarının artmasından kaynaklanan yapısal değişikliklerin sanayi üretimini etkilemesi nedeniyle 2005 yılında, yüzde 4,1 seviyesinde bir büyüme gerçekleşmiş ve cari fiyatlarla 79,3 milyar Avro GSYİH’ye ulaşmıştır. 2006 yılında özellikle sanayi faaliyetlerindeki artış ile tarım ve inşaat sektöründeki iyileşmenin etkisiyle Romanya ekonomisinin yüzde 7,2 oranında büyüyerek, yaklaşık 90 milyar Avroya ulaştığı tahmin edilmektedir. büyüme oranının 2007 yılında 5,8, 2008 yılında ise yüzde 5,6 düzeyinde olması öngörülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aday ülkelere bakıldığında, Türkiye’de 2004 ve 2005 yıllarında ekonomik istikrar ve dengeli bir büyüme gözlenmektedir. Bu durum 2006 yılında da devam etmiştir. Yıl sonu itibarıyla ekonominin yüzde 6 seviyesinde büyüdüğü tahmin edilmektedir. Türkiye’de 2007 ve 2008 yıllarında da ekonomik faaliyetlerin artması beklenmektedir. Eurostat tahminlerine göre Türkiye ekonomisinin 2007 yılında yüzde 6,4, 2008 yılında ise yüzde 6,3 oranında büyüyeceği öngörülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hırvatistan’da 2004 yılında yüzde 3,8 olan büyüme, büyük oranda özel yatırım harcamaları ve kamu harcamalarındaki artışın etkisiyle 2005 yılında yüzde 4,3’e yükselmiştir. 2005 yılında cari fiyatlarla yaklaşık 31 milyar Avro büyüklüğünde olan Hırvatistan ekonomisinin, 2006 yılında yüzde 4,5 oranında büyüyerek yaklaşık 33 milyar Avroya ulaştığı tahmin edilmektedir. 2007 ve 2008 yıllarında ise, sırasıyla yüzde 4,6 ve 4,5 oranında büyüme gerçekleşmesi beklenmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Makedonya’da, büyüme 2004 yılında yüzde 4,1, 2005 yılında ise yüzde 4 seviyesinde gerçekleşmiştir. İhracat ve yatırımlar ekonominin en önemli dinamikleri olurken, yüksek işsizlik ve düşük kapasite kullanımı büyüme önünde engel teşkil etmiştir. Ayrıca, özel sektör ve kamu tüketim harcamaları düşük bir seviyede kalmıştır. Makedonya ekonomisinin 2006 yılında yüzde 3,8 oranında büyüdüğü tahmin edilirken, büyüme oranın 2007 yılında yüzde 4,5’e, 2008 yılında ise yüzde 5,5 seviyelerine çıkması beklenmektedir.&lt;br /&gt;Aday ülkelerdeki büyümenin önümüzdeki dönemde de ağırlıklı olarak yatırımlardan ve özel tüketim harcamalarından kaynaklanacağı tahmin edilmektedir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-117179939507967729?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/117179939507967729/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=117179939507967729&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/117179939507967729'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/117179939507967729'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2007/02/ab-yolunda-byme.html' title='AB YOLUNDA:     BÜYÜME:'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-117156341234412634</id><published>2007-02-15T16:16:00.004-02:00</published><updated>2008-07-13T15:40:19.991-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hukuk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İnterNet'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Güvenlik'/><title type='text'>!! Syberterrorism !! (Turkish)</title><content type='html'>&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;BİR SUÇ OLARAK: "SİBERTERÖRİZM"&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Durup durup; "E-" ile "M-" ile başlayan kavramları inceleyip, toplumun işin içine girmesine öncülük etmeye çalışıyoruz... Biz anlam ve önemini anlatmaya çalıştıkça toplumun ilgisizliğini fark edip üzülüyoruz. Ama durumdan kar çıkarmasını bilenler için pek böyle değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç gün önce bilişim suçları yasa tasarısının tartışıldığı bir panel düzenlendi. Panelde İngiltere’deki bir güvenlik firmasında uzman olarak çalışan Ferruh MAVİTUNA, hükümet sitelerinde güvenliğin yükseltilmesi gerektiğini ve finansal sitelere, "taciz durumunda" haber verme zorunluluğu konulmasının iyi olacağına işaret etti. MAVİTUNA şöyle konuştu :&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de, E-GÜVENLİĞİ kurmadan E-VATANDAŞI oluşturduk. Sorun bundan kaynaklanıyor. Bu nedenle mesela geçen haftaki Maliye Bakanlığı olayı meydana geldi. İçerden şifrelerin alındığı şeklinde gözüken bu olayın esas nedeni güvenliğe önem verilmemesi. Hükümetin güvenliğe önem vermesi çok önemli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NASA ve Amerikan Askeri sitelerinde, uzaylılarla ilgili bir kanıt arayan bir İngiliz, 2 yıl sonra yakalanabildi. Yakalandığında da “bulamadım” gibi bir şey söyledi.Bu İngiliz, bu sitelere sızmak için ekstra bir şey kullanmadığını söyledi. Herkesin internet üzerinde bulabileceği sızma araçlarını kullandığını açıkladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buraya gelmeden önce güvenlik istatistikleri tutan sitelerden inceledim; son 1 yıl içinde Türkiye’de hacklenmiş devlet sitesi sayısı 500. (Not: 500 sayısı devlete karşı işlenen olay adedidir. Aynı site defa ard arda heckenmiş olabilir.) Bu siteler arasında TC Başbakanlık sitesi, IETT, MSB, Maliye vs var. Hacklenme ile kastettiğimiz sadece sitenin ön sayfasının ya da bir sayfasının değiştirilmesi değildir. Bu yapıldıktan sonra, e-mail trafiği kontrol edilebilir, varsa proje detayları, veri tabanları ele geçirilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nedenle Hükümet, bilgisayar sistemlerinin güvenliğini sağlamak zorundadır. Belli standartların getirilmesi gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;NASA ve Amerikan sitelerine kolaylıkla girilebildiğine göre, Türk devlet sitelerine de girilebilir mi? Hele basit bir kişi değil de, yabancı bir hükümet temsilcileri olursa, ve de güçlü bir destekle, çok daha tehlikeli olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;e-Ticaret sitelerinde de güvenlik eksikleri olabiliyor. Alışveriş ederken, arka planda yeterli teknik eleman tahsis edilmiş mi bilemeyiz. Bunlar suistimal edildiğinde de Türkiye’de saklanıyor. Mesela bir firmanın başına kredi kartları ile ilgili sorun geldi ama detayları öğrenemedik. Prestij kaybı nedeniyle açıklanmıyor. Oysa İngiltere’de finansal firmalar bunları açıklamak zorunda bırakılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ABD’de hükümet siteleri için NSA, NICSS gibi güvenlik kurumları standartlar yayınlar. İngiltere’de bu işi hükümet özel güvenlik şirketlerine vermiş durumda (outsource). İsmine CHECK dedikleri bir sistem kurmuşlar. Her hükümet sitesinin yılda en az 2 kez bu kontrolden geçmesi gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama en önemlisi, batı ülkelerinde vatandaşın bilinci oluşmuş durumda. Çalınma ve hacklenme durumunda, “hizmet satın alıyorum, sorumluluk almaları gerekiyor” diyorlar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-117156341234412634?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/117156341234412634/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=117156341234412634&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/117156341234412634'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/117156341234412634'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2007/02/syberterrorism-turkish.html' title='!! Syberterrorism !! (Turkish)'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-117006900703711406</id><published>2007-01-29T09:08:00.001-02:00</published><updated>2008-07-12T17:05:02.083-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İş Dünyası'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sermaye'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Yatırım'/><title type='text'>YATIRIM PROJELERİNDE: "rOi"  NİN HESAPLANMASI</title><content type='html'>Birçok yatırımın ardındaki itici güç, firma kaynaklarının bugünkü kullanımının yada sarfiyatının gelecekte sağlayacağı finansal karlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sistem projelerinde firma kaynakları için bir rekabet görürüz. Proje yöneticisinin sorumluluğu kullandığı kaynakların diğer beklentiler doğrultusundaki hareketleriyle birlikte projesini başarıyla tamamlamaktır. Buna ek olarak Proje Yöneticisi projesinin finansal olarak değerlendirilmiş olmasını garanti altına almalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Proje eğer başlangıçta ve sonda kaynaklara yaptığı yatırımı belli bir süre sonunda geri alabiliyorsa onaylanacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu finansal getirisi yüksek projelerin diğerlerine göre daha çok onaylandığını da göstermektedir. Günümüzün rekabetçi dünyasında yatırım karlarını en büyük etkileyen etken bu suretle ortaya çıkan kar-zarar hesaplarıdır. Proje Yöneticisi bunu göz önüne alarak kendisine verilen projenin gerçekleştirmeye değer olup olmadığından emin olmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu karar sadece maliyet değerlendirmesine dayanmamalıdır. Bazı yasal zorunlulukların karşılanması yada stratejik bir yön belirleme ve kar adına yapılıyor olabilir. Birçok proje bu değerlendirme sürecini yaşamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birçok firma finansal değerlendirmede standart değerleri kullanır. ÖR. Üç yılda geri dönüşlü, %20 yatırım geri dönüşü vb.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Proje yöneticisi kendi organizasyonunda finans ve yönetim muhasebesi uzmanlarıyla uygun metotları kullanarak değerlendirmeyi yapmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maliyetler:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maliyet, pek istenmeyen bir kelime olarak, geri dönüşü olmayan harcama olarak kabul edilir. Bugün kullanılan tabir ise “yatırım seviyeleri” dir. Bu kullanım yatırımın geri dönüşü ile ilgili daha pozitif bir anlam vermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki tip yatırım seviyesi vardır;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Geliştirme yatırımları – Bir kez yapılır.&lt;br /&gt;· Operasyonel yatırımlar - Sistem içinde ortaya çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu başlıklar altında birçok sermaye ve harcama katogorileri yer alır. Sermaye kalemleri; ödenekler, tahsisatlar ve amortismandır. Bu tip harcama kalemleri muhasebe departmanınca yönlendirilir. Sermaye harcamaları ise firma için bir değer yaratan harcamalardır. Network alımı bir sermaye harcamasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Harcama kalemleri ise kalmayan ve bir yıldan az hayatı olan harcamalardır. Bakım anlaşması, özel ekipman alımı vb.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geliştirme yatırımları iki tip harcama şeklinde karşımıza çıkar;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Dolaysız - Projenin amacına yönelik nakit harcamalardır.&lt;br /&gt;· Dolaylı - Zaten devam eden ve projede de devam edecek olan nakit harcamalarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yatırım Seviyelerinin Tahmini:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Deneyiminize dayanarak kaba tahminde bulunun. 100 milyar, 50 milyar, 10 milyar vb.&lt;br /&gt;2- Benzer büyüklükte ve kapsamda daha önce gerçekleştirilmiş projelere göre değerlendirme yapın.&lt;br /&gt;3- Bilgi işlem ortamına hakim olun; gruplar, online, ekipman tipleri, yazılım tipleri, yazılım ve donanımların uygunluğu.&lt;br /&gt;4- Kapsanacak coğrafik/fiziksel yerleşim sayıları ve bunların gelişim yatırımlarına etkisi. Veri çevrimi ve eğitim ile ilgili ödenekleri unutmayın.&lt;br /&gt;5- İstenen bilgi akışı, bilgi kaynakları, on-line yanıt süreleri, kesinlikler ve zaman dilimleri&lt;br /&gt;6- Elverişli teknik yeteneğin deneyim faktörü&lt;br /&gt;7- İçerde geliştirilmesi gereken sistem bileşenleri ile dış kaynak ihtiyacı&lt;br /&gt;8- Çözüme giderken geçilecek aşamalar.&lt;br /&gt;9- Her aşamanın ayarı ve boyutlandırılması&lt;br /&gt;10- Tahmin temellerinizi dokümante edin ve geliştirme ile ilgili varsayımları yapın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Operasyonel Yatırımlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekleşen harcamalar - varolan sistemlerin çalışırken sarf ettiği&lt;br /&gt;Tahmini harcamalar - Yeni sistemin çalıştırılması için gerekli harcamalar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkisinin arasındaki fark yeni sisteme geçiş harcaması olarak değerlendirilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- İşgücü ( Kullanıcı personeli - sistemi işletmek, sistem personeli-destek bakım)&lt;br /&gt;2- Bilgisayar borçlanmaları (CPU başına vb.)&lt;br /&gt;3- İletişim/Network borçlanmaları&lt;br /&gt;4- Kiralık ekipman&lt;br /&gt;5- Bakım borçlanmaları&lt;br /&gt;6- Disk alanı borçlanmaları&lt;br /&gt;7- Ekipman amortismanı&lt;br /&gt;8- Özel malzemeler/Sarf malzemeleri (kağıt, disket, kartuş)&lt;br /&gt;9- Periyodik ödemeler (Güç sağlayıcılar vb.)&lt;br /&gt;10- Yazılım lisansları&lt;br /&gt;11- Destek hizmetleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Projenin karlarını miktar veya para olarak yatırım seviyeleri kadar tahminlendirmek pek kolay değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Elle tutulur karlar&lt;br /&gt;2- Elle tutulmayan karlar&lt;br /&gt;3- Belirsiz karlar olarak üçe ayrılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Elle tutulur karlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşük riskli tahmin edilebilen ve kolaylıkla ölçülebilen karlardır. İki kaynağı vardır ve en alt kazançları pozitif etkiler. Bunlar;&lt;br /&gt;· Maliyet kalemleri olmaktan çıkan tahminler&lt;br /&gt;· Artan gelirler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çıkarılmış maliyetler tanımlanması nispeten kolay, personel ekipman , malzeme gibi düşünülebilen yada elimine edilebilen maliyetlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artan gelirle oluşan karlar nakit akışın gelişmesi, satış seviyelerinin yükselmesi, kötü alacakların azalması, verimliliğin artması ve çabuk faturalama gibi mekanizmalar sayesinde oluşur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elle tutulur karlara “gerçek kar” da denir. Düşük risk, ölçülebilir olmak ve izlenebilirlik gibi özellikleri vardır. Bu özelliklere sahip olmadığında “görülemeyen karlar” adını alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Görülemeyen Karlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam olarak finansal bir değerlendirmenin yapılamadığı karlardır. Alternatiflerin seçiminde gerçek karlar arasındaki farklılıklar az olduğunda kullanılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Endüstri prestiji- firma imajı&lt;br /&gt;· Daha iyi enformasyon&lt;br /&gt;· Rekabet üstünlüğü&lt;br /&gt;· Firma içi iletişim&lt;br /&gt;· Bilgi yada uzmanlık gelişimi&lt;br /&gt;· Personelin kendini iyi hissetmesi vb.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Belirsiz Karlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görünmeyen karlardan farkı; ölçülmeye çalışılmasındandır. Elle tutulur şeylerdeki azalma yada artma ve buradan elde edilen tasarruflar firmaların iş üzerindeki kontrolünü artırır. Ör.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Bilgi üretimindeki artış karar mekanizmalarının daha iyi işlemesine yarar.&lt;br /&gt;· Ürün yada serviste kalite kontrolün gelişmesi&lt;br /&gt;· Müşteri servisinin gelişmesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilgini gelişmesi, bir tahminde bulunmadan, bir karar etkisinin diğeriyle karşılaştırılabilmesini sağlar. Gerçek hayatta yüksek bir kesinlik derecesinde bunun oluşması mümkün değildir. Çünkü kararlar tek ve özgün ve karşılaştırılmaları için oluşturulmuş bir temel bulunmamaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belirsiz karların değerlendirilme amacı ; sübjektif değerlerin minimize, objektif değerlerin maksimize edilmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karların tahmini&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Proje yöneticisi kar sağlayıcı sistem özelliklerinin tanımlanmasından sorumludur. Fakat gerçek karı sistemin kullanıcısı değerlendirebilir. Sadece kullanıcı kendileri için olumsuz/olumlu yanları ortaya koyabilir. Aşağıdaki diyagram sistem projelerinde karların değerlendirilmesi ve sorumluluklarla ilgili bir yaklaşım ortaya koymaktadır;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1.Aşama: İstenen yatırım seviyelerinin tanımlanması - Proje yöneticisi&lt;br /&gt;2.Aşama: Kar sağlayan noktaların tanımlanması - Proje Yöneticisi&lt;br /&gt;3.Aşama: Noktaların önem derecesine konması - Kullanıcı Yöneticisi&lt;br /&gt;4.Aşama: En fazla karın hesaplanması - Kullanıcı Yöneticisi&lt;br /&gt;5.Aşama: Bu değerlendirme metodu istiyorsa - Proje yöneticisi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;evet - Durun&lt;br /&gt;hayır - Bir sonraki en önemli kar noktasına yönelin - Proje yöneticisi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yaklaşım kullanıcılar en karlı hale gelmelerine yardımcı olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değerleme Metotları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yatırımlar ile karlar arasındaki ilişki ve etkilerin kolaylıkla ve açıkça görülebilmesi için dokümante edilmeleri gerekir. Bu Yatırım/Kazanç Değerlemesi (YKD) ile mümkündür ;&lt;br /&gt;1. Bugünkü operasyonel harcamalar&lt;br /&gt;2. Yapılması düşünülen operasyonel harcamalar&lt;br /&gt;3. Kazanç-Kayıp (1-2)&lt;br /&gt;4. Düşünülen geliştirme yatırımları&lt;br /&gt;5. Nakit Akışı&lt;br /&gt;6. Finansal değerlendirme&lt;br /&gt;7. Kar yapısı (Elle tutulur, görülemeyen, belirsiz)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç; ayrıntılı bilgi dağarcığı sayesinde rasyonel ve ölçülebilir iş kararlarının alınabilmesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yatırımın Geri Dönüşü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sermayenin, beklenen ortalama yıllık kazancının yüzdesel ifadesidir. Kar, girdilerin amortismanlar ve harcamalar düşüldükten sonra ve vergiden önceki halidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ROI = (Ortalama Yıllık Net Gelir / Yatırım Tutarı) x 100&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin;&lt;br /&gt;Yatırım 20 Milyar&lt;br /&gt;Amortisman Hariç 40 Milyar&lt;br /&gt;5 yıllık beklenen gelir&lt;br /&gt;Amortisman Dahil (%100) 20 Milyar&lt;br /&gt;Net 20 Milyar&lt;br /&gt;Ortalama yıllık net gelir 20 / 5 = 4 Milyar&lt;br /&gt;(4 / 20) x 100 = %20 yıl&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç; Yatırımın %20’si geri dönecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geri Ödeme Dönemi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapılan yatırımın geri dönüş süresidir. Harcamaların üstündeki gelirler amortisman ve vergi hariç düşünülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ÖR.&lt;br /&gt;Yatırım 20 Milyar&lt;br /&gt;Yıllık tahmini gelir 8 Milyar/yıl&lt;br /&gt;(Amortisman ve vergi hariç)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yatırımın geri dönüş süresi 20 / 8 = 2.5 yıl&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Problemler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda açıklanan yöntemler çok basit olduklarından ve yeterince açık olmadıklarından çeşitli problemler ortaya çıkar. Çünkü bugünkü 1 TL’nin satın alma gücü bir sonraki günün 1 TL’sinden farklıdır. (enflasyonist etki)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama yukarıdaki metotlar kısa dönemli düşünülerek tekrarlandığında çeşitli faydalar sağlar;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm dönemsel karlılık&lt;br /&gt;Yatırıma sağlanan ödenek ve gelirler&lt;br /&gt;Amortisman&lt;br /&gt;1 TL’nin düşüş değeri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer projelerle aynı temelde karşılaştırma imkanı sağlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Iskonto yaklaşımına ihtiyaç duyulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Iskontolama&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kazancın zaman içinde bugünkü değere indirgenmesidir. Bugünkü TL yarınkinden daha değerlidir. Gelecekteki nakit akışlarının bugünkü değeridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 / (1+I)n olarak hesaplanır. Burada;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I: faiz oranı&lt;br /&gt;n: yıl sayısı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marjinal oran; p&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· projeyi finanse edecek fonları borçlanmasıyla ödenecek olan oran faiz oranı yada&lt;br /&gt;· yatırıma değil de bankaya yatırılsaydı gelecek faiz oranı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu oran, banka oranlarından yaklaşık %1-%4 fazla olacaktır ve firma muhasebecileri tarafından kabul edilebilir bir oran olacaktır. Marjinal oranlar firmadan firmaya %1-2 değişiklik göstermektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Iskonto hesabı “bugünkü değer” gelecekteki elde edilecek parayı bugünkü alım gücünde görebilmemizi sağlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer tüm yatırım toplamları ve tüm ıskontolanmış bugünkü değerler sistem süresince elde edilebilirse buna “net bugünkü değer” adı verilir. Bu ise projeleri karşılaştırarak en yüksek “net bugünkü değer” sağlayanı seçmemizi sağlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İç Geri Dönüş Oranı (Interval Rate of Return (IRR) )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilinen net bugünkü değerden marjinal oranına ulaşılmayı amaçlayan, ıskontolama metotlarının daha geniş bir uygulamasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;IRR = Yatırımın onun hayatı sonunda geri ödemeyi sağlayacak orandır. Yani bu marjinal oran, net bugünkü değeri “0” layan değerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İç değerleme olarak da bilinen matematiksel yöntemle bulunur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;IRR= N1 + ( (P1 x N2) / (P1 + P2) ) Bu eşitlikte;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;N1 = Pozitif bugünkü değer (NBD) veren marjinal oran&lt;br /&gt;P1 = Pozitif NBD&lt;br /&gt;N2 = Marjinal oranlar arasındaki fark&lt;br /&gt;P2 = Negatif NBD (Pozitif NBD’ ye eklerken işareti dikkate almayın)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özet&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Proje Yöneticisi;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Stratejiyi belirleme ; Yüksek dönüşü olan projeyi seçme&lt;br /&gt;2. Proje Başlangıcı; Finansal kontrol mekanizması kurulmalı&lt;br /&gt;3. Aşama sonu gözden geçirmeleri; yüksek riskli projelerde işlerin yolunda gittiğini garanti altına almak&lt;br /&gt;4. Alternatiflerin seçimi; finansal karşılaştırma ile seçilenin en iyi yol olduğunu ortaya koymak&lt;br /&gt;5. Son gözden geçirme; Amaçlara ulaşıldı mı/başarıldı mı yapılması&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-117006900703711406?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/117006900703711406/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=117006900703711406&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/117006900703711406'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/117006900703711406'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2007/01/yatirim-projelerinde-roi-nin.html' title='YATIRIM PROJELERİNDE: &quot;rOi&quot;  NİN HESAPLANMASI'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-117006869343025541</id><published>2007-01-29T09:04:00.001-02:00</published><updated>2008-07-12T17:18:12.857-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Marka'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Teknoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='patent'/><title type='text'>PATENT KAVRAMI</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Markalaşma konusunun irili ufaklı tüm girişimciler için önemle üstünde durulması gereken bir konu olduğunu belirtmiştik önceki yazılarımızda. Artık üretimden çok, üretilenin satılması ve pazarlamasının önemli olduğu biliniyor ticaret yaşamında. Bu da ürünün tanınılırlığı, yaygınlığı ve arzu edilebilirliği ile doğru orantılı bir durum elbette. Markalaşma kavramı bu oluşum etrafında şekillenen, eskilerin tabiriyle o ürünün "alameti farikası" olarak nitelenen bir gerçek.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Eskiden ürün tasarımı, markalaşmadan ayrı tutulan bir süreçti. Hatta ürünün oluşturulması ve pazara sunumundan sonra markalaşması beklenirdi. Şimdi ise, yoğun rekabet ve modern ticaret koşulları, markalaşma sürecini daha ürün fikri ortaya çıkarken planlanmasını, marka stratejilerinin ve konumlanmalarının belirlenmesini gerekli kılıyor. Patent kavramı işte bu noktada beliriyor. Birçok kişi patent ve marka kavramını bir tutabiliyor, kısmen doğru olsa da tam olarak doğru değil. Patent ve marka birbirinden ayrılmayan, birbirini tamamlayan iki kavram. Buna rağmen marka ya da markalaşma kavramı çok daha geniş öznel (soyut) bir alanı kapsarken, patent daha dar ve nesnel (somut) bir alanı ifade ediyor. Kısaca markalaşmayı, patent kavramını da içinde barındıran bir alan olarak düşünebiliriz. Markanın soyut yönü ise, onun daha bir düşünsel ve imaj algısına yönelik olmasını (Ferrari´nin şeytani kırmızısı veya Peugeot´nun -Pejo- yolların kralı aslan amblemi gibi) getiriyor. Ya da akılda kalıcı kelimelerle, sadece kelimeleri kullanan bir "slogan" haline gelebiliyor marka (Coca Cola´nın "soğuk içiniz" veya Efes Pilsen´in "bira bu kapağın altında" gibi)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Patent ise markanın gözle görülür, kulakla duyulur alanının dışında, onun daha somut, teknik ve hukuksal alanını belirtiyor. Ürünün sadece onun üreticisi olan firmaya ait olduğunu, ancak o üretici tarafından tasarruf edilebileceğini belirten yasal ve bağlayıcı bir belge olarak patent, üreticiyi taklit ve marka hırsızlığına karşı koruyan yasal bir koruma ve kazanım sağlıyor. Rekabet şartlarının çetinleştiği, ürünü pazarlamanın iyice zorlaştığı, üstüne üstlük bir de ürünü taklitlerinden koruma çabasının baş sorunlardan biri olduğu bu dönemde patent artık ertelenmez bir ihtiyaç haline gelmiştir. Ülkemiz patent-tescil kurum ve yasalarını çok gecikmiş bir şekilde devreye sokmuş olması nedeniyle, zamanında gerçekleşen kayıpların miktarı ölçülemez noktadadır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bunu sadece parasal, sadece ürünün asıl sahibi olan firmalar tarafından yaşanan bir kayıp olarak düşünmek de yanlış. Patent doğrudan ürünün ilk hali, yani prototipine verilen bir hak iken, bunu ilk düşünmüş, tasarlamış ve üretmiş üretici, girişimci ya da mucidin değil de, o ürünü kopyalamış, dizayn ya da içeriğini çalmış olan başkalarının bundan haksız yere faydalanmasına da neden olmaktadır. Bu, yeni bir ürün, bir yazılım, bir tasarım vs. gibi bir konuda da ortaya çıkabilir. Onun yaratıcısı, mucidi veya üreticisi için engelleyici, ters yönde teşvik edici bir durum bu elbette.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Ülkemizde yılda 200 civarında patent talebi yapılmasının (Gelişmiş ülkelerde, özellikle ABD´de bu rakam yılda 10 binleri bulurken) nedeni de bu patent kavramına olan uzaklığımız zaten. Gerekli yasal düzenlemeler ve Türk Patent Enstitüsünün (&lt;a href="http://www.turkpatent.gov.tr/" target="_blank"&gt;http://www.turkpatent.gov.tr/&lt;/a&gt;) çalışmaları, patent anlayışının gelişmesi, girişimci ve mucitlerin daha çok ve yetkin yeni ürünler yaratmasına, dolayısı ile Türk markalarının dünya pazarlarında tutunabilmesi ve zorlu rekabet şartlarına karşı koyabilmesine en büyük dayanak olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;a href="http://muratsevgi.blogspot.com/"&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-117006869343025541?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/117006869343025541/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=117006869343025541&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/117006869343025541'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/117006869343025541'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2007/01/patent-kavrami.html' title='PATENT KAVRAMI'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-116543241719902122</id><published>2006-12-06T17:13:00.000-02:00</published><updated>2006-12-06T17:26:35.553-02:00</updated><title type='text'>Hayata dair</title><content type='html'>Herkesin, çevresinde olanlar ile ilgili -Hazım sorunları ile- dolu&lt;br /&gt;olduğu bir gerçek. Bizler de bu sancılarımızın iniltisini&lt;br /&gt;birileri ile paylaşmaya çıktık. Ama bu gerçeklerin herkesçe&lt;br /&gt;biliniyor olması, "&lt;strong&gt;DUR&lt;/strong&gt;", "&lt;strong&gt;Yahu ne yapıyorsun?&lt;/strong&gt;", "&lt;strong&gt;olmaz&lt;/strong&gt;" deme&lt;br /&gt;cesaretini otomatik bir refleks olarak sağlamıyor.&lt;br /&gt;İşte bazı insanlar burada gerekli. Durumlarını, konumlarını yada&lt;br /&gt;mevcut imtiyazlarını yok sayıp (kaybetme riskini alıp)&lt;br /&gt;haykırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle haykıran bağıran insanlar ne kadar artarsa yamuklar azalır.&lt;br /&gt;Yamuklar azalınca da bağırıp haykıranlar azalır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısır döngü denilen meret bazen iyiye de işler....&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir durum daha var ki duyduklarımla gördüklerimle; "Böyledir bu."&lt;br /&gt;diyebiliyorum. Bence çevresinde sesler yokken bile haykıracak, ayağa&lt;br /&gt;kalkıp bağıracak cesaret. Cesaret diyorum çünkü gerçekten cesur&lt;br /&gt;olmak gerekir. Korkmamak gerekir..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle haykıran adamlar olmalıdır. Olacaktır. Hep oldu. Çünkü&lt;br /&gt;böyle geldi böyle gidecek. Bunu engellemeye bir Tanrının gücü&lt;br /&gt;yeter O da bunu yapmaz zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kahramanlık da bu gibi anlarda başlar. Ve geri dönmeyi&lt;br /&gt;düşünmeyenler ile devam eder. Yükselir, yükselir.... patlar en&lt;br /&gt;tepelerde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnşallah bir kahramanlıktır bu gidişin sonu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadan gelebilecek kadar dahi cesurum diyenler varsa ben de varım.&lt;br /&gt;Belki en önde olmam gerekmiyor. Belki de olamıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama en azından varım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Var`olduğumu hissetmek için..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#cc0000;"&gt;Yaşadığımızı bilmek için..&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;diğer yazılar için &lt;a href="http://www.corluticaret.net/article.asp?A=575"&gt;http://www.corluticaret.net/article.asp?A=575&lt;/a&gt; adresini ziyaret edebilirsiniz.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-116543241719902122?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/116543241719902122/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=116543241719902122&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/116543241719902122'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/116543241719902122'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2006/12/hayata-dair.html' title='Hayata dair'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-115540540835017111</id><published>2006-08-12T15:51:00.006-02:00</published><updated>2008-07-13T17:27:44.718-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Projeler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İnterNet'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Portal'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gelecek üzerine'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='e-Ticaret'/><title type='text'>e-’den m-’ye:Hayatın Elektronik Ortama Taşınması ve Sürecin Toplumlara Getireceği Yenilikler</title><content type='html'>&lt;p align="right"&gt;&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="right"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-family:Verdana;font-size:130%;color:#cc0000;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="color:#cc0000;"&gt;Siz, hiç imalatta kullandığınız torna makinelerinin akşam işletmeden gittiğini gördünüz mü?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;ul&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="color:#cc0000;"&gt;Peki, kullandığınız makinenin ürettikçe daha değerli bir makine haline geldiği oldu mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;li&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="color:#cc0000;"&gt;Ya çikolata makineniz, bir gün artık cips yada ayakkabı da üretebilse ne yaparsınız?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/li&gt;&lt;/ul&gt;&lt;p align="justify"&gt;* Kısa bir süre önce tanıştığımız elektronik, hayatın her aşamasında yerini aldı. Sağladığı kolaylıklar yanında yeni bir yaşam tarzını da beraberinde getirdi. Bu yaşam tarzının ilk safhası, hiçbir direniş ile karşılaşmadan toplumun tüm kesimleri tarafından benimsenmeye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlet kurumları ve iş dünyasının etkin firmaları en ön saflarda yerlerini almak için yarışıyorlar. Yeni yaşam tarzında; elektroniğin yerinin, iletişimin ötesine geçtiğini ve etki alanındakileri yeni bir sürecin içine çektiğini çoğumuz fark edemiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süreç yüksek yoğunluklu bilginin işlenmesini ve kontrolünü içeren yeni araçların ihtiyacını ortaya çıkartıyor. Bu ihtiyacın giderilmesi ile ilgili talipler hiçbir ihale yada komut beklemeksizin kendiliğinden devreye giriyor ve süreç içinde bilgi işleyicisi oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık bürokrasinin, klasik ticaretin ve iktisadi sistemlerin terk edilmesi (yada bunu dillendirmeye cesaret edemeyenler için şimdilik; “yeniden şekillendirilmesi” diyelim.) kaçınılmaz hale gelecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilgi teknolojileri üretip geliştiren ve kullanılabilir araçlar haline getiren kuruluşlar portakal sandığı üretip, satan kuruluşlar gibi basit ticaret kuralları ile yönetilemez. Bilgi işleme işinin bir numaralı makinesi olan akıl; ticaretin; mal ve hizmet tanımları ile değerlendirilemez. Aklın, sadece insanın tekelinde olduğu günümüzde dahi farklı bir tanımlama yapmak gerekir. Kaldı ki bu yeteneğin bilgisayarlar tarafından taklit edilmesi an meselesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yeni süreç, ticaret ile yada klasik iktisat teorilerinin bildik kurallar ile açıklanamaz. Yepyeni ve farklı bir ortama geçiş yaşanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Binlerce yıllık durağanlığın ardından; “tarımdan endüstriye” geçiş bu sürecin ilk işaretiydi. “buhardan petrole”, “katot lambalarından transistöre”, “mikrodan nanoya” doğru geçişin yaşandığı 20. yüzyıl, misyonunu “maddeden akla(1)&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;” olan sürecin tohumlarını atarak tamamladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık endüstri devriminin metal canavarlarının, yerlerini yeni aktörlere bırakma zamanı! Yaradılıştan buyana elimizin altında olup da kullanmasını bilmediğimiz bir canavarın sahne sırası geldi. Canavar deyişimizdeki sebep gücünün ve ihtişamının büyüklüğünden. Yoksa canavarlığı kötülüğünden kaynaklanmıyor. Bu müthiş güç akıldan başka bir şey değil.&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;Günümüz dünyasında; akıl ve yegane malzemesi olan bilgi, yaşamın odağına yerleşmeye başladı. Bu yeni durum, daha tohum halindeyken bile iktisadın sınırlarını çoktan aştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akıl ve bilgi üzerine kurulu süreç, yaşam tarzı ve kurallarını da tıpkı birkaç gramlık bir tohumun yüzlerce metrelik bir ağaca can vermesi gibi sırasıyla ve yeri geldiğinde kendisi oluşturmakta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapay kuralların işlemeyeceği bu sistemin tüm kurallarını yine sistem kendisi koyacak. Hem de bunun için bir tasarımcıya yada planlamacıya taslak da hazırlatmadan. Sürecin ilk adımları; “Paranın terk edilişi(2)&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;” ile 20. yüzyılın son çeyreğinde başladı. “Kişilerin terk edilmesi(3)&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;strong&gt;” ile devam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük değişim süreci bazılarının “sanal ortam” yakıştırmalarının aksine kendi somutlarına sahip. Ortam, yepyeni bir “dünya” olarak şekillenmekte.&lt;br /&gt;Yakından bakıldığında pek bir şeye benzetilemese de, bu fetüs; muhteşem bir devin ilk dakikaları...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni bin yılın ilk bebeği büyüyüp geliştikçe kendi kurallarını ve kanunlarını yine kendisi tasarlayacağı için klasik iktisadın mal ve para bazlı hantal süreçleri eskide kalacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süregelen sistemleri, yeni sürece adapte etmeye çalışmaktansa saygıyla anıp, tarihin tozlu raflarına dizmek çok daha ekonomik olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıpkı, artık iş görmeyen eski çamaşır makinenizin evinizin bodrumdaki yerini alması gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama burada da süreç, kendi dinamik yapısına ulaşıncaya kadar boşluklar oluşturmamak için klasik yaşam tarzlarını devam ettirip, süregelen sistemler ile paralel yaşamaya devam edecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sürecin hayatımızda yerini alması, birinin “Ben şunu-bunu kaldırıyorum.” şeklinde hüküm vermesi ile olmayacak. Böyle bir tasfiye işini yapacak, tasarımcı-taslakçı sistemin hiçbir aşamasında yok. Çünkü mevcudun hantal ve işlevsiz organları yerlerine geçen dinamik yapıların gölgesinde ilgi ve işlev yoksunluğunun verdiği kansızlıkla kuruyup yok olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atlı arabaların otomobiller karşısındaki yok oluşu gibi.&lt;br /&gt;Posta sisteminin kargo şirketleri karşısındaki çöküşü gibi. Sistem kullanmadığı uzvuna kan vermez. Bunu bir tasarımcının öngörüler ile yapması gerekmez. Yani kimse “Kargo sistemini kullanın. Posta sistemi iptal oldu.” yada “Kartpostal da neymiş! Bundan sonra SMS at.” Demedi. Ama toplumsal eğilim sanki bir komutla hareket edercesine tercihlerini yapmaktadır. Bizim süreç dediğimiz de bu eğilimlerin bütünleşmiş bir yansıması.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;________________&lt;br /&gt;1- Maddeden Akla : İnsanoğlu çevresinin farkına varıp sosyalleşmeye başladığı ilk günden ihtiyaçlarını diğer insanların sahip oldukları ile gideremeyeceğini fark etti. Böylece mal kavramı oluştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Takas ve hak etme mantıklarının gelişmesi ticaretin de temellerinin atılmasını sağladı. Bu temeller üzerine kurulu süreç 20. yüzyıla kadar kesintisiz devam etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- Paranın terki : Firmaların veresiye sistemleri ile başlayıp elektronik bankacılık ile olgunlaşan ve global kredi kartlarının bugünkü şeklini alması ile devam eden bir süreç. Klasik hayatın en önemli aygıtı olan paranın maddesel varlığını bırakarak elektronik ortama geçişi ilk işaretlerden biri. Günümüzde ticaretin bir kısmı paraya el sürülmeden yapılmaya başladı. Bu süreç paranın tamamen terk edilmesi ile tamamlanacak. Böylece “para” madde duvarını aşarak akıl bölgesine geçmiş oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3- Kişilerin terki : Klasik hayatın süreçlerinde kişi varlığını ortaya koyar. Anlaşmalarda, mahkemelerde, banka ve devlet dairelerinde kendini bedeni ile temsil eder. Bu temsil alanlarından birçoğu elektronik ortama geçiş ile birlikte bedenin gerekliliğini ortadan kaldıracak. Bir web kurumuna evden nikah kaydı yapılabilecek. Yada bilgisayar karşısında hiç görmediğiniz (bedensiz) biri ile önemli bir anlaşma yapabileceksiniz. Bireyin var olma zorunluluğu kalkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karşında görünmeyen bir muhatabı var. Bu kişiler ile ikili ilişkiler oluşmaya başlayacak. Sonuç olarak bilgisayar yazılımları ile oluşturulmuş bir muhatap karşısında olup olmadığımızı bilemeyeceğiz. Bu durum kişinin varlık gereğini ortadan kaldırıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bireye yeni bir tanımlama yapmayı da zorunlu kılacak. Bu gün için yavaş yavaş sayısal imza, kişinin varlığını üstlenmekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elektronik ortamda yapılan anlaşmalar (elektronik hukukunda) sizi bağlayacak. Bu imzanın muteber bir değer taşıması tamamlanınca noter ve mahkeme gibi hukuk kurumları da ortadan kalkacak. Çünkü elektronikte hükümler mutlaktır. Maddesel yasalardaki gibi bir sava, mütalaaya ve yargıcın yargısına gerek yoktur. Geçişin son aşamasında mahkeme ve ceza mekanizması da tamamen iptal olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-115540540835017111?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/115540540835017111/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=115540540835017111&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/115540540835017111'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/115540540835017111'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2006/08/e-den-m-yehayatn-elektronik-ortama.html' title='e-’den m-’ye:Hayatın Elektronik Ortama Taşınması ve Sürecin Toplumlara Getireceği Yenilikler'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-115540471014805063</id><published>2006-08-12T15:43:00.003-02:00</published><updated>2008-07-13T15:44:05.391-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Projeler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İnterNet'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Portal'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='e-Ticaret'/><title type='text'>E-Ticaret 07 Internetin fayda getirici bir araca dönüşümü</title><content type='html'>&lt;strong&gt;VII. Sonuç&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A. Reklam:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sayfalarda yan sütunlar (kule) ve tepe olmak üzere üç reklam alanı kurgulanmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu reklam alanları sektör sayfaları ve genel görüntülenmeye bağlı olarak satışa sunulacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müşteri: -“Ben gıda sayfalarında görünmek istiyorum.” Diyebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;B. E-ticaret:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sayfa içlerinde içerik arasına gömülü ürünler linkler vasıtasıyla satış sistemine yönlendirilmeli. (SEPETE EKLE) (SATIN AL)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Satış sisteminde kullanıcının önüne az ve öz bilgi sıkmadan telaşlandırmadan sunulmalı. En önemlisi SSL’in timeout süresi kısa tutulduğu için kullanıcı sıkboğaz edilmemeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu işi bankacılar kendi sistemlerine girerken doğru düzgün yapıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama satış sistemlerinde yükü site kodcularına yıkıp kolaycılığa kaçıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;C. Raf satışı:&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Büyük marketlerin tedarikçiye sahada raf kiralaması sisteminin sanal şekli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Satışa konan ürünler ile ilgili de reklam muamelesi yapıp tedarikçiden reklam bedeli istenilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm hizmetler yine bizim tarafımızdan hazırlanıp önlerine sunulacak. (”Siz zahmet etmeyin” sloganı)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumda satışın linki tedarikçiye de yönlendirilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SiSTEM, büyük markalarda güven verir. (Tedarikçinin güvenmesi değil / kullanıcının güvenmesi önemli)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;D. E-shop’çuluk:&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Üretici / tedarikçi elindeki malları SiSTEM üzerinde satışa sunabildiği gibi bunun için kendi satış sisteminin oluşturulmasını da talep edebilir. (aslında projenin esası bunu isteyecek üretici ve tedarikçilerin bir çatı altında toplanmasını sağlayacak sistemin oluşturulabilmesi üzerine kurulu)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumda SiSTEM’in yoğun içeriğinin sağladığı HiT[1]’ler, tedarikçinin önüne sunulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hem de müşteri bağımlılığı (işlek caddeye dükkan açmak) şeklinde sağlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- “SiSTEM’i aylık 100.000 kişi ziyaret ediyor. Bunlardan 7000’i ticari giriş yaptı.” Diyebiliyorsanız, üretici/tedarikçi karşısındaki pazarı daha rahat algılayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;___________&lt;br /&gt;1- SiSTEM tanımlarına bakınız : “ HiT”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/32625094-115540471014805063?l=muratsevgi.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://muratsevgi.blogspot.com/feeds/115540471014805063/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=32625094&amp;postID=115540471014805063&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/115540471014805063'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/32625094/posts/default/115540471014805063'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://muratsevgi.blogspot.com/2006/08/e-ticaret-07-internetin-fayda-getirici.html' title='E-Ticaret 07 Internetin fayda getirici bir araca dönüşümü'/><author><name>Murat SEVGI</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07050579498342666570</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_VF0_vXilQJQ/SLAbWz7fvJI/AAAAAAAAAB8/SFM-FpOBXb4/S220/murat01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-32625094.post-115540419021398422</id><published>2006-08-12T15:34:00.004-02:00</published><updated>2008-07-13T15:49:19.389-02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Projeler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İnterNet'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Portal'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='e-Ticaret'/><title type='text'>E-Ticaret 03 İnternet Yayıncılığı</title><content type='html'>&lt;strong&gt;III. İnternet Yayıncılığı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A. Ajanda&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Ajanda, iskelet yapısı takvim yönetimine bağlı bir kullanıcı bilgilendirme servisi şeklinde çalışır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Masaüstü ajanda hizmeti veren (Mage, Microsoft® Outlook, Lotus Notus, CyrDesk gibi) yazılımların takvim öğeleri ile de ilişkilendirilmek mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece SiSTEM’in bazı özelliklerinden kullanıcıları off-line olarak da bilgilendirme imkanı sağlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Servis, kullanıcının her gün SiSTEM’e girmesini zorunlu kılacak bilgileri vererek bağımlılık yapmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bağımlılık sürecinde hedef çevresine ilgili olmak isteyen masa-başı elemanları ile orta ve üst düzey iş profilindeki bilgisayar kullanıcılarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kullanıcı önüne sunulan içeriği esnek bir şekilde sınıflandırabilir. İstediği kategoriler için ilgi merkezli sunumlar ile dikkati aktif tutulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Verilen içerik istenildiğinde “detay” olarak irdelenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerekli olan; klasik bir kullanıcının defterinde yer alacak bilgilerdir. Bunlar; doğrudan, sade bir sunumla yönlendirerek, ekranına çıkartılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Takvim sistemi ile; kullanıcı iş programlarını, çalışma süresince paralel götürmesi gereken kişi ve guruplar ile paylaşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buraya kadar olan özellikler gurup çalışması yönetimi yapan birçok yazılımın (parça parça da olsa) sunduğu özellikler. Asıl önemlisi yöneticinin, yönetme işlevinin bir parçası olan “izleme” unsuru.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İş programlarını paylaşan kullanıcı bu paylaşımdan diğerlerinin bilgi sahibi olup olmadığını sorgular. Takvim öğesi içerinde plan bilgileri ekranına gelen kullanıcılar, bunları onaylayarak bilgilenmeleri kabul ederler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kullanıcının ekrana gelen öğe akıllı içerik yönetim ara yüzü kullanılarak öğeyi oluşturan tarafından istenildiği şekilde kurgulanır. Butonlar ve bilgi kutucukları ile birlikte giriş yapılabilecek kutucuklar da eklenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;{Örneğin:&lt;br /&gt;Fuar firması : 16 Kasım: 11:00-20:00 / 17 Kasım: 10:00-20:00&lt;br /&gt;18 Kasım: 10:00-20:00 / 19 Kasım: 10:00-18:00 şeklinde dört günlük bir “promosyon fuarı” etkinliği kaydı yaptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kayıtlar 4 ayrı öğe olarak girilebilir. Ayrıca kesintili program olarak, tek öğe gibi de girilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaydın detay bilgilerini tanımlarken, “Fuar”, “Hediyelik”, “Promosyon”, “Ajanda”, “Kalemlik”, “Takvim” kelimelerini tanımına ekledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca 13, 14, 15 Kasım tarihlerinde de yukarıda tanımlı öğelerin linklerini içeren birer öğe daha oluşturdu. (Saat kaydı girmeden (00:00))&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kullanıcı 13 Kasımda SiSTEM’İNİ açtığında; o günkü programının en başında “Promosyon Fuarının linklerini gördü. ([&lt;tamam&gt;] yada [&lt;;İptal&gt;] diyerek tıkladı) (Bu öğe bilgi öğesi olduğu için arşivlenmedi ve unutuldu)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kullanıcı 16 Kasımda SiSTEM’İNİ açtığında; o günkü programın içinde saat 11:00 ile 20.00 arasında görevler listesinde “Promosyon Fuarını” gördü. Öğeyi tıkladı (Öğe görüntülendiğinde içeriğin en altında [&lt;tamam&gt;], [&lt;iptal&gt;] ve [&lt;sil&gt;] butonları var.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[&lt;tamam&gt;] tıklanırsa : Kodlanan faaliyet sayfası gelir. Sanal fuar bileti satışı, rezervasyon, program bilgisi vb. bilgiler kurgulanabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[&lt;iptal&gt;] tıklanırsa : Öğe sessiz moda geçer. Kullanıcı o etkinlik için oturum boyunca bir daha uyarılmaz ama listede kalır. Ancak etkinlik süresi bitmeden tekrar oturum açarsa uyarılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[&lt;sil&gt;] tıklanırsa : Etkinlik öğesi o kullanıcının kişiselinden silinir. Öğe fuar firması tarafından kesintili program olarak girilmiş ise sadece o parçası silinir. Zamanı geldiğinde diğer öğeler aynı uyarıyı yapar.&lt;br /&gt;}&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Bu Gün:&lt;br /&gt;§ Gün içinde olacak etkinlikler zaman cetveli üzerinde sırasıyla görüntülenir.&lt;br /&gt;§ Kullanıcı sadece daha önce ilgileniyorum diyerek tanımladığı kategorileri görür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Bu Hafta:&lt;br /&gt;§ Önümüzdeki bir hafta içinde olacak etkinlikler listelenir.&lt;br /&gt;§ Kullanıcı isterse listeyi gün gün yada saatlik olarak görüntüleye bilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Bu Ay:&lt;br /&gt;§ Önümüzdeki bir ay içinde olacak etkinlikler listelenir.&lt;br /&gt;§ Kullanıcı isterse gün gün görüntüleye bilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu SiSTEM, en az SMS kadar popüler bir mesajlaşma tarzı olacak. Ama şu an dünyada web üzerinde bu tip bir takvim sunucusu hizmeti yok.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=32625094#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;· Görev Defteri:&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Ticari kullanıcılar takvim cetvelinde görev butonuna basarak açtığı ekranda kendisi için görevler ve etkinlikler tanımlayabilir. Bununla ilgili bir görev / etkinlik kartı&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=32625094#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt;; öğesi oluşturur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu etkinliklere;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;§ Etkinlik adı&lt;br /&gt;§ Başlangıç tarihi ve saati&lt;br /&gt;§ Bitiş tarihi ve saati&lt;br /&gt;§ Etkinliğin yeri&lt;br /&gt;§ Etkinlik ile ilgili ayrıntılar gibi bilgileri girer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oluşan Görev / etkinlik kartını kullanıcının isteğine göre;&lt;br /&gt;· Herkes ile&lt;br /&gt;· Sadece üyeler ile&lt;br /&gt;· Sadece seçili sektörler ile&lt;br /&gt;· Sadece kendisi ile paylaşabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paylaşılmış bu görev / etkinlik kartı siteyi ziyaret eden seçilmişlerin takviminde görüntülenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekranda; “özel ajandama ekle” ve “Outlook’uma ekle” linkleri /butonları olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ziyaretçiler isterlerse linkleri TIK’layarak bu faaliyeti özel ajandalarına aktara bilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;o Benim programıma ekle (Verilen tarih, saat aralığı için ajanda bir Outlook öğesi oluşturur bunu tıklayan Outlook’una ekler)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;o Bunu herkese duyur (Sizin oluşturduğunuz bir program ajandada yerini alır.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;· Kronoloji:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önemli olay, sosyal etkinlikler, faaliyetler, tarih cetvelinde eksiksiz yerini alır. İlgili kategoriler belirtilir. Bu sayede benzer olaylar kronolojisi süzme ve ilişkili öğeleri görüntüleme imkanı verilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kronolojinin omurgasını oluşturacak geçmişten günümüze yüz binlerce olay içeren veri tabanı hazır. (Yaşam öncesi, Tarih öncesi ve Tarih çağları ile ilgili 20. Yüzyılın sonuna kadar kapsamlı içerik var.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B. Sektörel Bölümler ([İŞ] Butonunun altında)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sektörler ana başlığı altında SiSTEM içerisinde sunulacak tüm ürünlerin (malzeme, hizmet, makale ve yazıların..) sınıflandırılacağı bir indeks. Ürün, işlevi ve getirileri göz önüne alınarak sektörlerden ilgili olanları ile ilişkilendirilebilir. Ayrıca gerekli durumlarda yeni bir sektör oluşturmak da düşünülebilir. Yeni sektör oluşturma SiSTEM yönetiminin iradesine bağlıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ambalaj, Bilgisayar, Elektronik,&lt;br /&gt;Endüstri, Enerji, Gıda,&lt;br /&gt;Güvenlik, İnşaat-Emlak, Kimya,&lt;br /&gt;Laboratuar, Mobilya-Dekorasyon, Otomasyon,&lt;br /&gt;Teknoloji, Tekstil-Deri, Tıp,&lt;br /&gt;Turizm, Yönetim-Planlama, Ziraat&lt;br /&gt;Bilim Ekoloji Felsefe&lt;br /&gt;Hukuk Kalite Tarih&lt;br /&gt;Uzay-Havacılık&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ambalaj: (Malzeme / Mevzuat)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sektör çok esnek ve her yere kıyısından köşesinden dokunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gıda gibi mevzuata gömülü işletmelerin yanında üretim kayıplarının çok olduğu (dolayısıyla verimlilik konusunda fayda sağlamanın kolay olduğu) işletmeler var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paketlemeyi de içine alırsak satışa sunulması çok kolay, teknik malzemesi bol ürünler var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başta depo kontrol sistemleri olmak üzere, paketleme sistemlerinde OTONOM, “MentalSQC&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=32625094#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt;” ve “Pera Paketleme” gibi sunulabilecek ürünler proje partnerleri olarak içimizde de mevcut.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilgisayar: (Donanımlar / Bilgi sistemler / Uygulamalar)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alternatiflerin çok olduğu sektörlerin başında bilgisayar geliyor. Bu sebeple tercih edilmeyi sağlayacak en önemli etken farklı olmak. Bu biraz zor. Ancak imkansız değil. {Örneğin: kritik bilgiler verilerek, püf noktaları, güvenlik açıkları önemli alt başlıklar olabilir. }&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dış haberler iyi takip edilebilirse sansasyonel açıklamaları ilk duyuran olma şansı yakalanabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyun yazılımları ile ilgilenen bir editör (Güncel donanımları da iyi bilecektir zaten) bu sektörü ayakta tutar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama ana sayfada hep endüstriyele yönelik bir imaj çizilmeli. Mesela: CAD-CAM, CATIA, SyBase, Oracle, AutoDesk ürünler ile ilgili haberler gibi haberler oyun ve ekran kartı haberlerinin önünde olmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu alanda da AutoDesk VIZ ve Mental RAY&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=32625094#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt; gibi ürünler ile varlık göstermek mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnternet üzerinden test ve bilgi yarışması tarzı faaliyetler yapılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Enerji : (Elektrik Sistemler / Enerji / Üretim teknolojileri)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elektrik ve enerji sektörü bol sıfırlı projelerin ve haberlerin çok olduğu bir alan. Bu alanda; ABB, Siemens, Honeywell, gibi büyük firmalardan bu tür bilgiler toplamak kolay.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güncel konuların başında “Nehir santralleri&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=32625094#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt;” ve “Nükleer Enerji&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=32625094#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[6]&lt;/a&gt;” var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yarı bilimsel bir çok yazı ve makale kendini duyurmak isteyen yazar/yazmaz! Herkesin elinde biraz politika gibi oldu bu iş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela nükleer enerji, rüzgar yada güneş enerjisi tartışmaları şu an için güncel. Ekolojiciler ile ekonomicilerin felsefe savaşı. Materyaller iyi irdelenip suya sabuna dokunmadığı kesinlik içeren yazı ve makaleler rahatça yayınlanabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun yanında güneş panelleri, Jeneratörler, Elektrik şalt malzemeleri de satılacaksa tanıtımları da bu alanda olmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elektronik: (Teknolojiler / Ürünler / Uygulamalar)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Advantech / Siemens / Termoelectronica gibi sektörlerden bağımsız olarak elektronik kontrol ve proje ekipmanları örnek projeler ile birlikte burada sunulabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci hedef kitle; daha çok ilk defa/bir tane alacak, tasarımcılığa soyunmuş, yerel firmalar. Bunların teknik elemanlarına ürünü kullanabileceği bir yada iki varyasyon projesi sunulabilir. (Advantech‘in “proje hikayeleri” benzeri.) Bunu da oturup biz yapmayacağız. Ürünü yapan örnek projesini verir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sektörde ürünleri olan ama bilgilendirmesi yetersiz firmalar rahatça bu sayfalara taşınabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hedef müşteri kitlesinde talebi oluşturmak için ürün ile ilgili ipucu tarzında, yazı ve makaleler ile teşvik edici etkileşim oluşturulmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fabrikalarda ufak tefek projeler üreten bakım müdürü, teknik müdür gibi bazı kişilerin ihtiyaçlarını hedefleyerek işlevli ürünler ön plana sunulmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci hedef kitle; çevremizde her gün görüp durduğumuz girişimciler. Kendi çevresine satış yapma şansı yüksek, elinden bir iş gelenler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uydu anten sistemi kuracak, oto aksesuarı montajlıya bilecek yada hırsız alarmı&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=32625094#_ftn7" name="_ftnref7"&gt;[7]&lt;/a&gt; kurabilecek. Tekniker, teknisyen, usta... Becerikli bir kitle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Endüstri: (Malzeme / Teknolojiler / Uygulamalar)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sektör gözetmeksizin işletmelerde sağlanabilecek fayda ve kolaylıklar bu alanda sunulabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MentalSQC ile istatistik çözümü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;OTONOM, Pera kalite kontrol yada depo sistemleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Verimlilik analizlerinin yapılması ve verim arttırıcı tedbirler ve uygulama.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşletme içi süreç sorunları ve çözümleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu alanda çeşitli danışmanlık firmalarının verdiği hizmetlerin satışları da yapılabilir. Bu tip danışmanlık paketlerinden bazıları: Anderson, BALTAŞ, Kalder, MPM, Prometheus vb. tarafından verilen danışmanlıklar gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Organizasyon geliştirme ve performans planlaması.(OD/PIP),&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekip Oluşturma Ve Geliştirme Programı,&lt;br /&gt;BENCMARKING, Kıyaslama,&lt;br /&gt;Kararlılık verimlilik analizi,&lt;br /&gt;Katılımcı performans (başarı) değerlendirme,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnternet üzerinden eğitim satın-alma sağlanabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elektronik sektöründe olduğu gibi Endüstri sektöründe de; fabrikalarda ufak tefek projeler üreten bakım müdürü, teknik müdür gibi bazı kişilerin ihtiyaçlarını hedefleyerek işlevli ürünler ön plana sunulmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;{Mesela: ISO adayı bir fabrikaya taslak halde bir kalite el kitabı satılabilir. 100-150 YTL bu kitap için çok yüksek bir fiyat. Ama 50 YTL’ye verse, satıcı için yinede iyi bir fiyat. Kalite kitabını alan firma DİYALOG üzerinden on-line danışmanlık hizmetini personeli için satın alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gıda: (Üretim Yöntemleri / Prosesler / Yardımcı )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gıda sektörü; hem yerel, hem de endüstriyel olarak ihtiyaçlarını giderebileceği kaynaklara ulaşmalı. Bireysel üretim ile ilgili (doğal gıdalar dışında) pek bir şey yapma şansı yok.&lt;br /&gt;Doğal gıdalar ile ilgili çıkış noktası iki cepheli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Radikal bir üslup kullanılarak sentetik gıdalar ve özelliklede gıda katkı maddeleri ile ince bir politika oluşturmaktan geçiyor. (Toksikoloji ve Ambalaj sektörü de gıda katkı maddelerindeki gibi kalıntı özellikleri ile incelene bilir.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başlıca beş kolda endüstriyel üretimi paket bombardımanına tutabiliriz. İlk dördünde KOBİ yoğunluğu var. Ama son bölüm finansal yönden tekstili aratmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dondurulmuş sebze meyve: Mobil satış, ürün takip sistemleri, depolama sistemleri. En önemlisi de depo optimizasyonu ihtiyaçlarının başında geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Unlu mamuller: Depolarda nem kontrolünün önemli olduğu bir alan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayvansal ürünler: Üretim takip sistemlerinin klasik kurallarının işlemediği bir alan. Üretim sürecinde firenin ve form değişimlerinin çok olduğu bir alan. (İnek girer sucuk çıkar! 120 civarında ara ve son ürün var.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yemek üretimi: Küçük işletmelerin %97 gibi olduğu bir üretim alanı yemek. Birkaç büyük firmanın (Divan, Ayso vb.) dışında markalaşma yok. Ama ekonomik ürünler ile girilebilecek bir pazar. İnsan gücünün yoğunluğu yüksek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yemek servisi, e-ticaret için boş olan alanlardan bir tanesi. Yapılacak olan; semtlere yayılmış üreticileri ve sipariş veren ev, işyeri gibi tüketicileri buluşturmak. Bu sistemde iki fayda uygulaması var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;q Sipariş ve ödeme sistemi çekirdek olarak geliştirildikten sonra semtlerdeki üretim firmaları hedeflenerek pazarlanır. Süreli bir hizmet alımı şeklinde yapılacak pazarlama ile hem süreklilik hem de gündemde kalma sağlanmış olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;q Diğer bir uygulama da yemek çekleri uygulamasındaki gibi sipariş ve ödeme uygulaması tamamen SiSTEM üzerinde yapılır. Bir çeşit içsel franshise markalandırması gibi. Kullanıcı siparişini verir. Ödemeyi, isteğine göre kredi kartı ile, kontür ile yada yerinde yapabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paketleme endüstrisi: Sektör otomasyonu, teknolojiyi, standardizasyonu iyi kullanan işletmeler ile dolu. Ürün hazırlama için kullanılan süreçlerde elimizde mevcut olan; sıvı kimyasal otomasyonu, toz madde tartım otomasyonu, depo ve benzeri sistemler rahatça sunulabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güvenlik: (Bilgi İşlem güvenliği / Fiziki güvenlik)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilgi-işlem güvenliği: Sektör çok profesyonel ürün ve hizmetlerden uzak. Genelde anti-virüs ve güvenlik duvarı yazılımlar ile tatmin olmuş durumda. Daha fazlasını tanıyanın oranı çok düşük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Network Topolojileri, Network Performans Analizi, Trafik Optimizasyonu, Veri Güvenliği, Veri İzolasyonu, Yetki Paylaşımı, Duruş Kontrol Analizi, gibi teknik çözümler yerli yazılımcıların el sürmeye cesaret edemediği alanlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun yanında daha masa üstü çözümler sayılabilecek; Kriz Yönetimi, Acil Durum Yönetimi, Bakım Yönetimi, Arıza Takip Sistemi gibi yönetim uygulama sistemlerini her türlü işletmenin tanıması sağlanmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En önemlilerden bir tanesi Kritik Nokta Analizi. Büyük şirketlerin yurtdışındaki sayıları toplam üç adet olan danışmanlık firmasına yaptırdığı, bir analiz. Niye yapıldığını pek bilen de yok.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=32625094#_ftn8" name="_ftnref8"&gt;[8]&lt;/a&gt; Ama müşterileri istiyor diye bu hizmeti(!) alıyorlar. Bu analiz sonrasında işletmede yılların emeği ile oluşmuş tüm “Know-How” ‘ı (Ne kadar varsa!) adamlar gelip öğrenip gidiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fiziki güvenlik: Alarm sistemleri, kamera izleme sistemleri ve detektörler gibi geniş bir alan. Hem malzeme hem de proje ve uygulama metotları ile yüksek cirolu bir iş dalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnşaat / Emlak: (Malzeme/Proje/Mimarlık/Emlak)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Malzeme: Ekipmanlar, inşaat malzemeleri, el aletleri, gereçler. (Elektrikli testere, matkap satılabilir.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Proje: Üretilen projelerin teknik özellikleri ile bütünü sunacak şekilde birbiri ile yarıştığı bir arena olarak kurgulanabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mimarlık: İnşa teknolojileri, sanat akımları, stiller, tasarım araçları, yazılımlar ve mühendislik gereçleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emlak: Pazara sunulan gayri menkuller, fiyat fonksiyon kıyaslamaları, m2 karşılaştırmaları, aksesuar detayları...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SiSTEM satış işine direkt girebileceği gibi sunucu firmalara müşteri ara yüzü olarak da hizmet edebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada SiSTEM’in sunucu firmalara sağladığı avantaj; kıyaslanabilme şansı sağlaması ve içerik konusunda alacağı hizmetlerin farkı olmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnşaat firması SiSTEM’in partneri olmayı müşterisine lanse edebilmelidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni bir teknoloji olarak internet uygulamalarında kullanılabilecek IPIX&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn9" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=32625094#_ftn9" name="_ftnref9"&gt;[9]&lt;/a&gt; görüntü sisteminden kullanıcılar için çok hoş bir çözüm sunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimya: (Malzeme / .. )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gıda, tekstil, deri dediğimizde zaten içinde kimya diyoruz. Paralel içerik paylaşımı&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn10" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=32625094#_ftn10" name="_ftnref10"&gt;[10]&lt;/a&gt; ile rahatça içi dolar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Laboratuar: (Metotlar / Uygulamalar)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimya, tekstil ve otomasyon; içinde olduğumuz başlıca sektörler. Laboratuar kategorisi iç içe olduğumuz bir alan.&lt;br /&gt;Laboratuar set üstü cihazlar, sarf malzemeleri, ölçüm ve analiz cihazları. Daha ne varsa!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elimizde bol materyal olan sektörlerden biri laboratuar. Hem teknik doküman hem de malzeme sorunu olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mobilya Dekorasyon: (Üretim/Tasarım/Teknolojiler)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Klasik bilgisayar dergilerinin; PC parçaları için uyguladığı kıyas sistemi. Ürünlerin özellikleri ve fonksiyonlarını karşılaştırması benzeri ulusal ve butik markalar tablolar ile kıyaslanabilir.&lt;br /&gt;Hedef markaların&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn11" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=32625094#_ftn11" name="_ftnref11"&gt;[11]&lt;/a&gt; SiSTEM’DEKİ verilerinin güncel tutulması sağlanmalı.&lt;br /&gt;Tekstil ile de dolaylı ilişkilendirilerek ürün-ilgi bağlantısı kurulabilir.&lt;br /&gt;Döşemelik kumaş, halı, perde, sektörleri Anadolu firmalarının ortak iştiraki oldu. Halıcılar mobilyaya, mobilyacılar halı ve tekstile girdiler.&lt;br /&gt;{Örneğin: Bellona, İstikbal, Merinos, Çin!&lt;br /&gt;}&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otomasyon: (DAQ / Üretim / Kalite kontrol / İzleme / Uygulamalar)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DAQ (Digital AcQusition) Sahadan Sayısal Veri toplama işi, bu işin standartlarını da koymayı beraberinde getirecek bir alan. DAQ kısaltmasını Türkiye’de zikreden sadece iki firma var!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Advantech, Festo, Honeywell, Keithley, National Instruments gibi markalar ile yapılmış sayısız makale ve uygulama dokümanı mevcut.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu markaların gerek üreticileri ile gerekse Türkiye mümessilleri ile ilişkilenerek çözümler yapılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazıları kendi aralarında iç çatışmalar yaşıyor. Çatışma işsizlikten değil! Türkiye pazarının paylaşımından. Yüksek cirolu, bilgi, çok bilgi ve medeni cesaret gerektiren bir alan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Advantech gibi bazı ürünler satış için de değerlendirilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Endüstriyel Yönetim ve Planlama Sistemleri:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DAQ&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Data AcQuisition)&lt;br /&gt;Sayısal Veri Toplama Sistemi&lt;br /&gt;QCS&lt;br /&gt;(Quality Control System)&lt;br /&gt;Endüstriyel Kalite Kontrol Sistemi&lt;br /&gt;SCADA&lt;br /&gt;(Supervisory Control And Data Acqusition)&lt;br /&gt;Sayısal Veri Toplama ve Kontrol Sistemi&lt;br /&gt;SQC&lt;br /&gt;(Statistical Quality Control)&lt;br /&gt;İstatistiksel Kalite Kontrol Sistemi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teknoloji: (Hayaller ve Gerçekleşenler)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslına bakarsanız böyle bir sektöre gerek de yok diyecek kişiler çok olacak. Çünkü zaten sektörlerin tümü bu ana başlığın altındaymış gibi duruyor. Ama teknoloji terimini biraz metodolojik olarak da ele alabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha teoriye dönük, diğer sektörlerde tanıtılan öğeleri teknik olarak da irdeleyebilen bir misyonu olabilir. Sonuçta elimize gelecek malzeme ile ilgili bir tercih!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada okul / akademi bağlantıları biraz devreye sokulabilirse imzalı malzemeler. (görüş ve yorum) ilk aşamada çok yararlı olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonrasında büyük teknoloji şirketleri de (SIEMENS, CISCO gibi ) yavaş yavaş birer ikişer dökülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amaçlarımızı iki maddede sıralayabiliriz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Yeni ürünler ve metotları tanıtmak, uygulayıcılar bulmak için uygun bir zemin oluşturmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Yenilikleri ilk duyuran yer olmak. (Bu hemen olmaz. Ama birer ikişer oluşacak, emek gerektiren bir olgu.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tekstil/Deri: (Moda / Üretim sistemleri / Pazarlama)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fuar sistemi ile katalog ve katalog sistemlerini internet üzerinden fabrikalar/depolar ile entegre edilebilirse benzersiz işler çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;B2B, B2C, C2C’yi harmanlayarak yepyeni bir isim ile “mesela: W2W&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn12" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=32625094#_ftn12" name="_ftnref12"&gt;[12]&lt;/a&gt;” sunulursa (hep dedik ya “farklı olmak” diye) yeni bir çığır açılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıp: (Tetkik / Tanı / Tedavi)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elimizdeki laboratuar ürünleri / hassas terazi benzeri cihazları aralara serpiştirebileceğimiz bir alan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıbbi cihazların sarf malzemeleri (formlar ve kağıtlar)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alternatif tıp, farmokustik, etken madde biyolojisi, histoloji, mikrobiyoloji gibi fazla suya sabuna dokunmadan, çok analitik konularda, yüzeysel kalmadan, hekimlere bile okutacak bir şeyler bulunur. Ama hüküm vermeden! (çok önemli: hüküm yok!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Serbest radikaller, anti-oksidanlar gibi içini hekimlerin bile kolay dolduramadığı güncel kritik unsurlar var. Bunlar iyi analiz edilip doğru ve gerçekçi irdelemeler yapılırsa sunulabilecek kaliteli bilgi mevcut. Bu bilgiyi doyurucu ve kontrollü bir dozda üyelerin hizmetine sunabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıbbi cihazlar; sıcaklık ve nem sterilizatörleri, nem tayin cihazı, hassas terazi, elektronik pipet ve benzerler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Örneğin: Almanya’da, Sivas’tan kaçırılan dermatolog balıklar internetten satılıyor.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Spor Tıbbı: Tıbbi cihaz ve ekipmanların günlük gereçler gibi kullanılabildiği bir sektör. Pazara hem bireysel hem de kurumsal ekipmanlar var. Ortopedi ve fizyoterapi (hekimlik) alanına girmemeye özen göstererek ürünün pazarlamasından çok tanıtımı ön plana çıkarılacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alternatif Tıp: Editöryel bir süzgeç içerisinde şekillendirilebilecek, her türlü metot ve uygulamayı gözü kara benimsemeyen, seçici, eleştirel bir bakış açısı ile bilimsel kuralları işleterek, akupunkturdan, masaja (SPA), bitkisel ilaçlardan, şifalı sulara ve kaplıca turizmine kadar işi dolduruldukça başlı başına sektör olabilecek bir alan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Satışa sunulabilecek başlıca ürün ve hizmet kanalları:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Organik ürünler. (Gıda sektöründe de sunuluyor).&lt;br /&gt;· Şifalı bitkiler. (Bilgili bir aktar tedarikçisi olmalı)&lt;br /&gt;· Cihaz ve ekipmanlar. (Bireysele yönelik)&lt;br /&gt;· Cihaz ve ekipmanlar. (Klinik ve hekimlere yönelik)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlıklı Beslenme: Bu başlık “Doğal gıdalar”, “Alternatif tıp”, “Zayıflama”, gibi konuları ile diğer sektörler ile de entegre edilebilir. Gıdaların kalori, protein, karbonhidrat değerleri tüketim disiplinleri GIDA sektörü ile de entegre olabilecek yazı ve makaleler ile ansiklopedik bilginin ötesinde bugünü sunacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğal gıdalar; gıda, kimya ve laboratuar sektörleri ile ilişkilendirile bilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zayıflama: Pazarda sunulan ürün ve metotları teknik yönden destekleyen tamamlayıcı olarak SiSTEM aktif bir işlevi rahatça üstlenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Satışa sunulabilecek başlıca ürün ve hizmet kanalları:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Zayıflama metotları, diyetler.&lt;br /&gt;· Zayıflama araç gereçleri.&lt;br /&gt;· Zayıflatıcı malzemeler. (ilaç olmamak şartıyla!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Turizm: ([TUR]ism)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Popüler turistik yöreler, oteller, her girişimcinin hedefinde olan sektörler. Ama farklıyı aramak, farklı olmak. Ön planda olmanın en ucuz yolu; ilk olmak. Neler yapabiliriz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlık turizmi tesisler katalogu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç yıldır, klasik turizmin dışında oteller marifeti ile sağlık turizmi iyice yol aldı. Son adım, klinik tıbbın turizm gibi işletilmesi. Burada uluslararası da düşünülebilir. (İngilizce, Almanca gibi)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Festivaller katalogu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bırakın il ve ilçeleri neredeyse her belde festival düzenliyor. Burada bütçesi olan festivallere iyi yatırımlar yapılıyor. Organizasyonu ihtişamlı gösterebilmek için birçok tanınmış sanatçı (Sanatçı dediysek şarkıcı!) tutuluyor. Sunucular bile TV kadrolarında seçiliyor. Ama ulusal basın bunlara karşı biraz duyarsız. Gerçi İstanbul dışı magazine pek ilgi de duymuyorlar. Her belde bunları duyuracağı mecraları mumla arıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki biz bunu niye yapacağız? Simitçiden valiye her bireyin kafasında bir memleket var. Kendi memleketi. Herkes kendi köyünü kasabasını bir yerlerde görmekten hoşlanır. Biz de SiSTEM’İN omurgasını oluşturan takvim sisteminin içinde bu festivallerden bilgi vereceğiz. Fazlasını arayan da sektör sayfalarının altında bununla ilgili detayları bulacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada sağlanacak bir başka fayda da REKLAM! Bu da iki yolla olacak:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Festival organizasyonu ile ilgili sponsorlardan alacağımız reklamlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Haber ve tanıtımların içeriğini kullanmak isteyecek yayın organlarından sağlayacağımız reklamlar.&lt;br /&gt;(Burada finansal sorunlar içindeki yayıncılara da kolaylık olarak sunulacak bir seçenek var: “BARTER&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn13" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=32625094#_ftn13" name="_ftnref13"&gt;[13]&lt;/a&gt;”)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seyahat ve konaklama hizmetlerinde ön palana çıkan bilgi işlem hizmetlerinden başlıca:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;RRS&lt;br /&gt;(Room Reservation System)&lt;br /&gt;Konaklama Rezervasyon Yönetim Sistemi&lt;br /&gt;GTM&lt;br /&gt;(Global Travel Management)&lt;br /&gt;Küresel Seyahat Yönetim Sistemi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yönetim/Planlama: ( Liderlik / Kontrol / Analiz / Karar verme süreçleri / Metotlar )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Klasik Yönetim ve Planlama Sistemleri:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CMR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müşteri İlişkileri Yönetim sistemi&lt;br /&gt;DOC&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belge Yönetimi Sistemi&lt;br /&gt;ERP&lt;br /&gt;(Enterprice Recorce Planing)&lt;br /&gt;Kurumsal Kaynak Planlama Sistemi&lt;br /&gt;HCM&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan Kaynakları Yönetim Sistemi&lt;br /&gt;MRP&lt;br /&gt;(Material Resource Planing)&lt;br /&gt;Malzeme İhtiyaç Planlama Sistemi&lt;br /&gt;MRP II&lt;br /&gt;(Manufacturing Resource Planing)&lt;br /&gt;Üretim Kaynak Planlama Sistemi&lt;br /&gt;QCS&lt;br /&gt;(Quality Control System)&lt;br /&gt;Genel Maksatlı Kalite Kontrol Sistemi&lt;br /&gt;SCM&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tedarik Zinciri Yönetim Sistemi&lt;br /&gt;SQC&lt;br /&gt;(Statistical Quality Control)&lt;br /&gt;İstatistiksel Kalite Kontrol Sistemi&lt;br /&gt;WFC&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İş Akışı ve Proses (Algoritma) Yönetimi Sistemi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yönetmek! Zaten açıklıyor. Yazacak bir şey bulamadım!&lt;br /&gt;Temel işimizin yönetim yazılımı üretmek olduğunu düşünürsek; Fazla söze de gerek var mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ziraat: (Tarımsal Üretim / Hayvancılık)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tarımsal üretimin endüstriyel metotlara geçmesi gelecekte gıda maddelerinin yeterli ve ucuz temini için zorunlu bir seçenek.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu söz belki 20 yıl önce söylenmiş belki de 50 yıl. Ama kesin olan bir şey varsa o da gelecek denilen günler geldi de geçiyor bile...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Otomasyon ve izlenebilirlik tarım ve hayvancılık için başlamak zorunda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hem bunun propagandasını, hem de çözüm yollarının tanıtımını yapacak bilgi odaklarına ihtiyaç var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ziraat sektörü içinde olduğumuz sektörlere göre çok basit çözümlerle kazanç elde edilebilecek bir sektör.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sektör ile ilgili yapılabileceklerin bazıları:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Süt Kombinası Otomasyonu. (Elimizde mevcut olan Sıvı Dozajlama! Sistemi uyarlanabilir.)&lt;br /&gt;· Besi Kombinası Otomasyonu. (Elimizde mevcut olan toz boya sistemi Yem Tartım Sistemi. Olarak uyarlanabilir.)&lt;br /&gt;· Soyağacı Otomasyonu. (Hayvan Sicil İzleme Sistemi.)&lt;br /&gt;· Mandıra Otomasyonu. (Üretim İzleme Sistemi.)&lt;br /&gt;· Sera Otomasyonu. (Klimatoloji Sistemi.)&lt;br /&gt;· Mezbaha Otomasyonu. (Et Üretim Takibi ve İşletme İzleme Sistemi.)&lt;br /&gt;· Kümes Otomasyonu- I (Piliç Tartım Sistemi.)&lt;br /&gt;· Kümes Otomasyonu- II (İnsansız kümes kalite kontrol sistemi.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar dışında tarım ve hayvancılık ile ilgili alet, araç-gereç, metot ve uygulama materyalleri ile çok çeşitli bir ürün ve hizmet seçeneği sunulabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haber Sistemi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sektörlerin kullanıcıları tarafından girilen haber (ürün tanımlama ve tanıtım spotları, yazılar, makaleler ile beraber tüm medya malzemesi) ve içerikler tüm ziyaretçiler ile paylaşılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ürün tanıtım spotları ve haber içeriği önceden mizampaji yapılmış haber formatlarında; (Buna tema, template, plug-in yada skin diyebiliriz.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Haber silme, ekleme, değiştirme&lt;br /&gt;· başlık, (3-5 kelime)&lt;br /&gt;· manşet, (beş 10 kelime)&lt;br /&gt;· özet, (25- 30 kelime)&lt;br /&gt;· içerik (500 kelime) ve&lt;br /&gt;· 3-4 resim şeklinde SiSTEM’e yüklenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güncel haberleri vermek için basit bir sistem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Haber silme, ekleme, değiştirme&lt;br /&gt;· Spot için başlangıç ve bitiş tarihi belirleme&lt;br /&gt;· Bu sisteme dışarıdan haber girilebilme&lt;br /&gt;· Eğer bir üye haber girdiyse otomatik olarak adı yazılıyor&lt;br /&gt;· Eğer haber giren kişi üyemiz değilse “misafir” olarak haber gönderebiliyor. (Bu durum editörlerin onayını gerektirecek)&lt;br /&gt;· Haber sistemi kategorilidir&lt;br /&gt;· Her haber kendi kategorisine girilir&lt;br /&gt;· Kategorisel olarak haber listelenebilir&lt;br /&gt;· Haber arama&lt;br /&gt;· Kategori ağacı var&lt;br /&gt;· Haber aramada sonuçlar; aranılan kelime renklendirilerek verilir&lt;br /&gt;· Haber sisteminde, bütünün bir parçası olarak kategoriler (sektörler) bulunur&lt;br /&gt;· Sektörlerde de alt kategori açılabilir&lt;br /&gt;· Alt kategoriler ayrı bir sektör gibi yönetilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SiSTEM her biri için referans kaynak olarak gösterilebileceği çok sayıda sektöre hizmet edebilir. Proje içerisinde özel bir bölüm olarak incelenen sektörler sayıca fazla olsa da her biri için yeterli altyapı var. Ama illa hepsi olsun değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuçta binlerce sayfalık bir veri yığını ortaya çıkardığımızda, bunu tasnif ederken; ister sektör bazını ele alalım, ister hobi / eğlence / sanat / spor... Yaptığımız iş; bir derginin işlevi ile aynı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dergi = “Haber” + “Reklam”&lt;br /&gt;Yada&lt;br /&gt;E-Kütüphane = “Bilgi” + “Yayın” + “Paylaşım”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada kelimelere istediğimiz anlamı yükletmek bize kalıyor aslında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;{Örneğin; yazlık için bahçe mobilyası alacaksızın. Sektör dergisini yada kataloglardan birini elimize aldığımızda (Caurfour, IKAE, Metro, TEKZEN vb. ) sayfaları çevirir, fiyatları çizer, çarpar/böler, belki başka bir ürün daha ekleyip taksitler bütçeme uyuyor/uymuyor analizi yapar, kararlıysak dergiyi çantanıza koyar yada sayfayı yırtıp cebinize atarsınız. (Yok ben aklımda tutarım diyene de eyvallah.)}&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kullanıcı ara-yüzü size bunların hepsini sağlıyor. Yani: Yok sana kalem-kağıt / Al işte ekran-klavye! Almayı düşündüğünüz ürün için arabaya atlayıp dergi yada broşürdeki yere gitmenize de gerek yok!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biliyorsunuz ki SiSTEM kapınıza getirecek! Alo yok. Call center’ın lay lay lom.. bekleme melodileri yok. Evinizden, büronuzdan, tıkı tık. Tım. Tamam yaptım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elektronik, kağıda son verecekse o gün bugün işte!&lt;br /&gt;Yarın, yarın olmayabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelelim; “Nasıl haber?”, “Nerde reklam?”, “Neden ticaret..?” meselesine:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haber: Sektör sayfaları ana başlıkların altında, o sektörün ticari hedeflerine yönelik olarak oluşacak, içerik bilgilerinin şekil değiştirmiş bir hali kullanıcı ile yüz yüze.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;{Mesela:&lt;br /&gt;Model uçak sayfalarına ister spor sektöründen ulaşın ister hobi sektöründe / ister eğlence sektöründen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yada yönetim sektöründe makalenin sayfalarını çevirirken satır arasında gördüğünüz bir linkten ERP ürünlerinin kritiklerine / fiyatlarına / sistem gereksinimlerine / referanslarına / kullanıcılarının görüş ve eleştirilerine ulaşın.&lt;br /&gt;}&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Reklam: Web, klasik anlamda bir dergi sayfasında yapılamayacaklara sahip!&lt;br /&gt;Reklamın muhatabı ile karşı karşıyayız!&lt;br /&gt;Telefonu kaldırmasına gerek yok.&lt;br /&gt;O an ne lazımsa hepsi orada: Özellikler, kataloglar, e-tanıtım, e-destek ve e-ticaret, hepsi bir arada.&lt;br /&gt;Bir sayfadan, sade ve temiz bir ara-yüz ile önünde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ticaret: Dükkan tamam, mal tamam, müşteri içeri girmiş, rafların arasında dolaşıyor. Başını size doğru çevirdi. “Bakar mısınız!” diye bir ses. “Satışın yüzde ellisinden fazlası”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn14" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=32625094#_ftn14" name="_ftnref14"&gt;[14]&lt;/a&gt; diyorlar bu duruma!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boyalı basında klasik bir laf var. “Kolunun altına iki dergi sığmaz!”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn15" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=32625094#_ftn15" name="_ftnref15"&gt;[15]&lt;/a&gt; Yani: Tek bir dergi yetmeli! Böyle daldan dala gezerken amaç da bu zaten. Ama adam 3000 sayfa yada 5000 sayfa yazıyı bir çırpıda LAP! Diye kucağına alamayacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;760 X 400 piksel bir alanda, yukarı aşağı olmadan, (aynı: işletme için yaptığımız programlama gibi) her şeye tek sayfadan erişim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıpkı bir kitap gibi. Sadece sayfayı çevir.&lt;br /&gt;Yani: ( [ ileri &gt;&gt; ] )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C. Sanat: ([HOBİ] ve [EĞLENCE] butonunun altında)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanat bölümü; Estetik / Fotoğraf / Grafik / Tasarım gibi konularda yazı ve makaleler ile içerik kaygısından uzak bir bölüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sanatsal” olmanın klasiklerinin yerine daha modern ve güncele yönelik sanatlara öncelik verilerek SiSTEM için işgücü faydası haline de dönüştürülebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada anlatılmak istenen birinci sanat: grafik. Grafikerlik, amatörlerin çok boy gösterdiği bir alan. Sektör editörlerinin profilinde olası özelliklerden biri olarak işlevli bir hale getirilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;{Örneğin:&lt;br /&gt;Bir web projesini SiSTEM’in azametli otoritesi kullanılarak hiç işletme maliyeti yaşamadan tamamen dışarıya yaptırıp birçok kişiye de iş alanı yaratabiliriz.&lt;br /&gt;}&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada hem fason siteyi yapan freelance web programcısı, hem de sitesini bize yaptırdığı için övünen müşteri mutlu olur.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asıl hedeflenen, profesyonel kalitede ürünler çıkara bilen amatör kitlenin işlevli hale getirilmesi için bir vitrin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca ticarete dönüştürülebilecek alanlar da var. Ama en önemlisi; faaliyetler ile ilgili bilet ve davetiye satış sistemi.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn16" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=32625094#_ftn16" name="_ftnref16"&gt;[16]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BiletiX büyük bilet organizasyonlarını alarak alanımızı iyice daraltmış durumda. Ama bu alan zaten iddialı olacağımız alanlardan değil. (Bunu proje boyunca; bir tek burası için söyledim!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kulis: Sinema / Konser / Tiyatro gibi etkinliklerin yer, tarih, yönetmen, sanatçı, bilgileri ile tanıtıcı bilgilerinin yer aldığı künye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Galeri: Çeşitli fotoğraf, illüstrasyon, grafik ve web çalışmalarından oluşan bir galeri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resim sergileri, Müzelerde yapılan teşhir ve sergiler, fotoğraf sergileri sanatçısı, sanat akımı, sergi ve tarihi ile ilgili teknik bilgiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sergilenen eserlerden örnekler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ArtShop: Etkinliklerin bilet ve davetiyeleri temin edilebilecek bir büfe.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;D. Kitap: ([HOBİ] butonunun altında)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her kitabı değil, sadece ilgi alanlarımıza girenleri tanıtıp sunacağız. Bir kitabın SiSTEM’E eklenebilmesi için ilgili bir yazı yada makale olması tercih sebebimiz olacak. Tavsiye etmeye değer bulmamız önemli. Sonuçta bir otorite sunucusu hizmeti sağlamak planlanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yayınlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitap servisine editör olarak tanımlanan kullanıcılar, vizyon ve listelerdeki kitap isimlerini güncelleme (Ekleme / Silme / Değiştirme) yapabilecekler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ticari kullanıcılar: yayın evi ve kitapevleri, ürünler de: kitaplar. Yani senaryo aynı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ticari kullanıcı / Editör şifresi ile siteye giren kullanıcı her türlü bilgiyi gerçek zamanlı olarak güncelleyebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Kitap resimleri on-line olarak up-load edebilir.&lt;br /&gt;· İsimleri, metinleri değiştirebilir.&lt;br /&gt;· Yönetici olarak girdiğinde “ekle/sil/değiştir” butonları gözükecektir.&lt;br /&gt;· Bu sayede site kontrolünü hızlı şekilde sağlamış olur.&lt;br /&gt;· Bunun yanında her türlü içeriğe liste halinde de kavuşur.&lt;br /&gt;· Ziyaretçiler, makaleler, kitaplar, üyeler... ek olarak.&lt;br /&gt;· Gurup-List (bir özelliği de eski guruplarını arşivler ve sonradan da kullanılabilir)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;o Özel Gurup-List (Kendi oluşturdukları liste)&lt;br /&gt;o Abonelik Fiyatları ve daha fazlası&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yayınevleri:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seçilmiş yayınevlerinden çıkan kitapların satışı ve tanıtımı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;· Yönetici kitapların hepsinin bilgilerine ve resimleri FTP olmadan güncelleyebilirler (Ekleme / Silme / Değiştirme)&lt;br /&gt;· Her kitaba üyeler yorum yazabilir&lt;br /&gt;· Eğer varsa kitaptan parçalar okunabilir.&lt;br /&gt;· Kitabın yazarı ve kitap hakkında bilgiler kitap sayfasında bulunur&lt;br /&gt;· Editör özel kitap seçimi yapabilir&lt;br /&gt;· Arkadaşına tavsiye et&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;E. İçerik:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ürünler:&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SiSTEM’e eklenen, tüm ürünler; “Paralel İçerik Paylaşımı” kullanılarak sektörlerin tümünü içeren kategori tablosunda, uygun (ilgili / ilişkili) olduğu alanlara göre tasnif edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazı ve Makaleler:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazı ve makale web üzerinden güncellenebilir. (Ekleme / Silme / Değiştirme)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazar ve editörlere yetkili alanlar tanımlanıp bu alanları kullanarak okura ulaşmaları sağlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yayınlar üyelere güncel (link) olarak gönderilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üye tipine göre girişlerinde içerik farkı oluşturulur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha detaylı analitik ve içerikli bilgiye ulaşmanın en kolay yolu (üyelik) teşvik edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SiSTEM’e eklenen tüm yazı, haber, makaleler, “Paralel İçerik Paylaşımı”kullanılarak sektörlerin tümünü içeren kategori tablosunda uygun (ilgili / ilişkili) olduğu alanlara göre tasnif edilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylece öğeler, ilgili sektörlerin tümünde
